Archive for September 19, 2008

BabyTV yasaklandı!

Zeka için çocuklara tv yasağı geldi

22/08/2008 -RADİKAL

Fransa’da radikal karar: 3 yaşın altındaki çocukların tv seyretmesi yasaklandı

PARİS – Fransa’da üç yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Yasaklama sadece yetişkinlere yönelik programları değil, Baby TV, Babyfirst TV gibi bebeklere yönelik televizyon kanallarında yayımlanan programları da içeriyor.
Fransa Medya Yüksek Konseyinden yetkililer, yaptıkları açıklamada, üç yaşın altındaki çocukların televizyonun zararlı etkilerinden korunması gerektiğini ve onları korumak için böyle bir yasa çıkarıldığını açıkladı. Bu kanalların sadece kablolu yayından yayımlanması gerektiğini söyleyen Fransa Kültür Bakanı Christine Albanel bebeklere yönelik kanalların çocuklardaki olumsuz etkisinden söz edip, bu kanalların çocuklar için büyük tehlike oluşturduğunu, farkettirmeden kendilerini saatlerce izlettirdiklerini açıkladı. Yetkililer, televizyonun üç yaşın altındaki çocukların zekâ gelişimini olumsuz etkilediğini düşünüyor. (ap)

İSTANBUL – Bankacı Evin Çetin Özgül, biri üç buçuk, diğeri iki aylık olan iki çocuk annesi. Özgül, çocuklarının; dil gelişimini ve yaratıcılığı desteklediği öne sürülerek pazarlanan ‘Dahi Bebek’ gibi DVD’lerle Baby TV, Baby First gibi bebek kanallarını belli sürelerle izlemesini tercih eden çok sayıda anneden biri. Önceki gün Fransa’dan gelen bir yasak kararıysa, çocuklarına bu kanalları izleten Çetin gibi pek çok anne ve babayı endişelere sokacak cinstendi.
Fransa’da Yüksek Görsel-İşitsel Konsey, bebeklere yönelik program yapan kanallara, üç yaşından küçük çocukların gelişimini olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle yasak getirdi, anne babalardan çocuklarını bu kanallardan uzak tutmalarını istedi. Türkiye’de bebeklere yönelik Baby TV, Baby First, Bebeğim TV, Luli TV adlı dört kanal var.
Çoğu anne baba, çocuklarının gelişimine destek olmak için bu kanalları izletirken, sonucun tam tersi olması ihtimali var mı, diye görüştüğümüz uzmanlar, ortak bir noktaya dikkat çekti: “Bebek kanallarını yarım saatten fazla izletmek sakıncalı.”

‘0-2 yaş hiç izlemese daha iyi’
Pedagog Güzide Soyak ABD’li konuşma ve dil terapistlerinin kriterini örnek veriyor: “Amerikan terapistleri, 0-2 yaş arası çocuklara, dil gelişimi açısından hiç televizyon seyrettirilmemesi gerektiğini söylüyor. Tek taraflı alıcı durumunda ilişki yoktur, bağımlılık yaratırsınız.” Soyak, anne babaların iki yaş öncesi çocuklarına hiçbir şekilde televizyon seyrettirmesini önermiyor, bunun yerine çocuklarıyla oyun oynamalarını, konuşmalarını tavsiye ediyor.
Soyak, iki yaş sonrası içinse televizyon karşısındaki vaktin günde 15-20 dakikayı geçmemesi gerektiğini vurguluyor: “Çocuk ısrar ediyor, yemek yemesi sağlanıyor diye televizyon seyrettirilmemeli. Televizyon, zararı yokmuş gibi görünse de bilgisayar bağımlılığına, başka bağımlılıklara zemin oluşturur. Yasak olmamalı, aileler bilinç-lendirilmeli.  Aileler izlesin ve yöntemi öğrenip çocuklara uygulasın.”
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Füsun Çuhadaroğlu da yasaklanmadansa, saatlerin kontrol edilmesi gerektiği kanısında. Çuhadaroğlu; “Birşeyler öğrenilebilir ama  anne babalar, üç yaş öncesi çocuklarını, yarım saatten fazla tele-vizyon karşısında oturtmamalı” diyor.
Digiturk’ün İçerik ve Alımlar Departmanı Sinyal Teslim Kanallar Yöneticisi Sibel Özorhon ise “Yasak sadece Fransa’da gerçekleşti. Digiturk’te iki bebek kanalı var. Bakış açımız bebeklerin gelişimini sağlamak. İsteğe göre şifreyle kısıtlama yapılabilir. Tüketici, kanalı bebeklerin gelişiminde istediği gibi kullanabilir” açıklamasını yaptı.
Oğlu Poyraz’a bebek kanallarını izleten Çetin ise, bilinçli kullanıldığı, bebekle oynayarak, kitap okuyarak da zaman geçirildiği sürece olumsuzluk olmayacağı görüşünde: “Bu ürünler bebeğin yaratıcılığına faydası var,  diye pazarlanıyor. Poyraz erken konuştu, işitme engelli teyzesiyle de rahat iletişim kurabiliyor. Çocuğu televizyon karşısına bırakıp, ne öğrenirse öğrensin demediğimiz için zararlı yönünü görmedik. Kitap okuyarak, kartlarla, oyunlarla desteklediğimiz için olumsuzluk olmadı.”

‘Anne’ demeden reklâmı öğreniyorlar 
Pediatrik konuşma ve dil uzmanı Birgül Çay’a göre, bebek kanalları dil gelişimine hiç bir şekilde fayda etmiyor: “Edindiğim tecrübe doğrultusunda, Baby TV gibi kanalların ve bebeklere yönelik DVD’lerin saatlerce izlenmesini ne dil gelişmine, ne de sosyal gelişimine faydası var.
Üç yaş altında bir çocuğun televizyon karşısında geçirdiği zaman günde yarım saati geçmemeli. Bu süre de gün içinde bölünmeli. Çocuklar, saatlerini bu kanallar karşısında put gibi kalarak geçiriyor, kendilerini soyutluyorlar. Reklamlarda da görüntüler gürültü, çocuklar ‘anne, baba’ diyemeden “Turkcell’le bağlan hayata” diyor!
Çocuklar sosyal iletişimden çok uzak, içe kapalı, elektroniğe bağlı gelişiyor. Dil gelişimini olumsuz etkiliyor. Yemek yemeyen çocuğu televizyon karşısına oturtuyorlar. Ailelere, televizyonu kapatın, önüne su koyun, suyla oyalansın diyorum.”
Arkadaşlar bu haber bende de ŞOK etkisi yaptı. İpek yemek yerken LuliTV izliyor, bir sürü hayvan gördü, hep onunla konuştum ve artık zebra, ördek, fil, tavşan filan diyebiliyor, bu hayvanları tanıyabiliyor. Televizyon olmasa bu hayvanları hareket halinde hiç göremeyecekti. Ne yapmalı acaba, kafam karıştı:(

12-18 Ay Beslenme

 

 

12-18 AYLIK DÖNEM
Kendi başına beslenmeye hazır olduğunun işaretleri
• Usta bir şekilde olmasa bile kaşık kullanabiliyorsa…
Ne vermeli-Yağlı süt
-Diğer süt ürünleri: yumuşak pastorize peynir, yağlı yoğurt ve inek-koyun peyniri-Ailenin yediği yemeklerden ezilmiş veya minik lokmalara bölünmüş şekilde 

-Demir emilimini arttıran gıdalar (pirinç, arpa, yulaf, buğday,karışık tahıl)

– Tam buğday ekmeği, makarna, pilav

-Yeni meyveler: kavun, kayısı, papaya, üzüm ve artık narenciye de verebilrsiniz. 

-Yeni sebzeler: brokoli, karnabahar (dallarıyla birlikte) 

-Protein: (yumurta, et, kılçıksız balık, tofu, fasulye, tavuk, hindi, ekmeğe az miktarda sürülmüş yerfıstığı ezmesi.

-Narenciye ve diğer meyvelerin suları

-Bal artık verebilirsiniz

Günde ne kadar
– Süt ürünleri günde 2-3 porsiyon (1 porsiyon yarım kase süt,  1/3 veya yarım kase yoğurt veya peynir
• 4 – 6 porsiyon tahıl ve diğer baklagiller (1 porsiyon ¼ – 1/3 kase tahıl, ¼ kase makarna veya pilav, ¼ – ½ dilim ekmek)
• ¼ – ½ kase meyve�
• ¼ – ½ kase sebze
• 2 porsiyon protein
 

 

babycenter.com’dan çeviri

İkinci Bebek İçin Doğru Zaman Ne Zaman?

Bu soruya en iyi cevabı siz verebilirsiniz. Bir bebek sahibi olmak demek aile yapısını değiştirmek demektir. Her yeni bebeğin, sizin yaşam tarzınızı , bütçenizi, işinizi, ilişkilerinizi ve tabi ki diğer çocuklarınızı nasıl etkileyeceğini iyice ölçüp biçmeniz gerekmektedir. Çoğu ebeveyn, “2. çocuk yapalım mı yapmayalım mı?” yerine “2. çocuğu ne zaman yapalım” diye kendilerine sorarlar. Alan Guttmacher Enstititüsü’ne göre Amerikalı kadınlar için birinci ve ikinci doğum arasında geçen ortalama süre, 30 ay. Bazı bilimsel veriler de şöyle söylüyor:

– Amerikan Tıp Derneği Dergisine göre, birinci doğumun üzerinden 18 aydan kısa veya 5 yıldan uzun bir süre geçmişse ikinci bebeğin premature veya düşük doğum ağırlıklı doğma gibi riskler söz konusu olabilir. İkinci doğum çok çabuk olursa, annenin vücudu ilk doğumun stresinden ve yorgunluğundan kurtulamamış oluyor (beslenme ve vitamin stoğu açısından). Ara verilen dönem 5 yıldan fazla olursa, birinci doğumdan sonra doğurganlık kademeli olarak gerilediği için doğurganlıkla ilgili sorunlar ortaya çıkıyor.

– New England Tıp Dergisine göre ise tekrar hamile kalmak için doğumdan sonra 18 ila 23 ay beklemek yeni bebeğin sağlığı için çok önemli. Beklenen süre 6 aydan kısa olursa bebeğin prematüre veya düşük doğum ağırlıklı doğma riski %40 artıyor; 10 yıldan fazla olursa bu risk ikiye katlanıyor

– California Universitesi’nde yapılan bir çalışma yine bebeğin sağlığı açısından iki doğum arasındaki ideal süreyi 24 ila 35 ay olarak belirlemiştir.

– Jeannie Kidwell’e göre ise ideal zaman birinci çocuğunuzun 1 yaştan küçük veya 4 yaştan büyük olduğu zamandır. 1 yaşın altındaki çocuklar henüz üstün pozisyonlarının farkında olmadıklarından yeni geleni dışlamazlar ve 4 yaşın üstündekiler ise anne ve babanın ilgisinden yeterince faydalanmıştır ve artık kendine ait bir yaşamı vardır.

Çocuğunuzla iyi kötü bir düzen oturttunuz mu? Bebeğinize kimin bakacağını ayarladınız mı? Gecenin sonunda herkes uyuyor mu? Sonunda eşinizle birbirinize az da olsa vakit ayırmayı başarabildiniz mi? Belki işe geri dönmüşsünüzdür ve iyi de olmuştur! İşte yeni bir bebek yaparken bütün bunları düşünmelisiniz. Yeni doğmuş bir bebeğin ihtiyaç duyacağı zaman ve enerjiye sahip misiniz? İlk çocuğunuz bu olayı sizce nasıl karşılar? Yeni çocuğun aileye maddi açıdan bir külfet getireceği de inkar edilemez; buna hazır mısınız?  Yaşınız 38’den büyükse ve iki çocuk daha istiyorsanız, herbiri arasında 3 yıl bırakma lüksünüz malesef yoktur. Ancak 30 yaşından gençseniz ve hamile kalmanızı zorlaştıracak bir sağlık sorununuz yoksa biraz daha esnek davranabilirsiniz. Bu konuyu eşinizle tartışın. Unutmayın, hem eşiniz hem de siz hazır olmalısınız. Sonuçta oturup sayfalarca artı eksi hesabı yapabilirsiniz ama bu öyle bir karar ki son sözü kalbiniz söyleyecektir. Eğer siz de eşiniz de ikinci bir bebek istiyorsanız, o zaman şimdiden iyi zaman yoktur!

Kavgacı Bebekler

Bebeğiniz bazen diğer çocukların canını mı yakıyor? Bu hiç şaşırtıcı değil, erken çocukluk döneminde çoğu çocuk böyle davranır. Bunu oyun arkadaşlarına acı çektirmek için yapmadığını bilmek rahatlatıcıdır. Arkadaşının saçını çeken bir çocuk bu davranışı, ya karşılığında çok ilginç bir tepki aldığından ya da başka bir çocuğu taklit ettiğinden yapıyordur. Başka bir çocuğu bağırtmak veya ağlatmak bu dönemde bebeğiniz için çok eğlencelidir. Bu davranışa en uygun tepki, yumuşak ama kesin bir şekilde acı verici davranışı durdurmak ve çocuğun dikkatini başka bir şeye yöneltmektir. Bebeğiniz sizi kışkırttığını farkederse bu davranışı daha sık tekrarlayacaktır.

Kuzenler

Bir zamanlar “Çabuk uyu, bak iğneci geliyor!” diye korkuttuğumuz, yemeklerini yedirmek için peşlerinden koştuğumuz, bizden küçük oldukları için oyunlarımıza almayıp “peynir ekmek” saydığımız, peşimize takıldıklarında gıcık olduğumuz küçükler zaman perisinin sihirli dokunuşuyla kocaman genç kızlar, delikanlıklar oldular. Şimdiyse biz onların peşine takılmak istiyoruz, gençliklerinin ateşinde biraz ısınalım, gözlerindeki yaşam enerjisinden aydınlanıp, biraz canlanalım diye… Onların yanında, zamanın ruhlarımızda açtığı derin izleri siliyor, bolca gülüyor, hayat doluyoruz. Herbirinin yaptıklarıyla gurur duyuyoruz. Artık dizimizin dibinde olmasanız da kalbimizin başköşesindesiniz gençler. İşte gözbebeklerimiz:

Ahmet: Nuran teyzemin en büyük oğlu. Asabi görünümünün arkasında altın gibi bir kalp vardır. Son derece şefkatli,  düşünceli, olgun ve ama bazen de çılgındır. Taklitleri ve esprileri müziğe olan yeteneği ile birleşince köydeki muhteşem eğlence gecelerimizin vazgeçilmez adamlarından oluyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi.

Sinem: Kız kardeşim. Yaratıcı fikirleri, insanı hayrete düşüren gözlem yeteneği ve koparan esprileri, nefis mantarlı risottosu ve tabi ki büyüleyici sesi ile insanın hep yanında olmak isteyeceği türden bir dost ve kardeş. En üzgün anınızda öyle bir şey söyler ki bütün acınızı unutup kahkahlara boğulursunuz. Stil uzmanı;dekorasyondan güzelliğe ailemizin Meydan Larousse’u. Mersin Üniversitesi sınıf öğretmenliği son sınıf öğrencisi.

İbrahim: Naime teyzemin oğlu. Etkileyici bestelerin ve udun üstadı. Her zaman son derece şık, temiz ve bakımlıdır. Yumuşak huylu ve dost canlısıdır. Askerliğini Hakkari Çukurca’da yaptığı dönemde tüm ailenin adrenalini tavan yapmıştır. İş hayatına atılmış olması onunla geçirdiğimiz vakti azaltsa da kalitesini hiç azaltmıyor, İbrahim’in tiplemeleri unutulmuyor. Mustafa Kemal Üniversitesi İşletme bölümü mezunu.

Yiğit: Erkek kardeşim. Zeki, komik, dost canlısı, ailesine düşkün, duygusal ve öz-güvenlidir. Bize verdiği ilginç bilgiler sağda solda satmak için çok işe yarar:) Spor sever ve son derece yakışıklıdır. Kız kardeşler olarak tek amacımız okulu bitirene kadar kızları ondan uzak tutmaktır. (Bence pek başarılı olamayacağız) Galatasaray hastası, müzik tutkunu, PS ustasıdır. O bi’tanedir. Benim gözümde hala bir somun ekmek kadar boyu olan sevimli tombik kardeşimdir. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisidir.

Mehmet: Teyzem’in ikiz oğullarından sarışın olanıdır. Son derece becerikli ve çalışkandır. Elinden her iş gelir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardır. Hayvanları sever ve onlara çok iyi bakar. Ailesine düşkün, güvenilir birisidir. Bizi çok sever ve bize herşeyini vermek ister. Müziğe yeteneklidir ve süper davul çalar, herkesi coşturur, yardıma muhtaç olanların da yardımına koşturur. Şanlıurfa Anadolu Lisesi son sınıf öğrencisidir.

Hasan: Teyzem’in ikiz oğullarından esmer olanıdır. Küçüklüğünden beri tamir edemediği şey yoktur. İpek ve Dilşah’ın hastası, şefkatli, ilgili, on numara bir kuzendir kendisi. Cüssesi kavgaya korkmadan girebilmenizi sağlar ama kendisi ruhen pek kavgacı değildir, işlerini konuşarak halletmeyi sever. O zaman da pes edersiniz zaten. Akıllı, zeki ve çalışkandır. Mehmet ve onun kullanmayı bilmediği motorlu taşıt yok gibidir. Şanlıurfa Fen Lisesi’nden Şanlıata kolejine transfer olmuş, son sınıf öğrencisidir.

Aşağıdaki resim Rastgeldi ailesinin genç iş gücünün resmidir:) Soldan sağa: Zeynel, Mehmet, Kemal, Ahmet, Yiğit, İbrahim, Hasan. Bebişler İpek ve Dilşah.

 

İşte geldik bu ekibin sazından çıkmış muhteşem esere!  Fatih Erkoç’un “Canevimden” isimli parçasını yorumlayan gençlerimiz bizi canevimizden vurdular. Şarkı çok yer kapladığı için buraya ancak bir parçasını ekleyebiliyorum. Tümünü indirmek isterseniz ……… tıklayabilirsiniz. Bu parçanın düzenlemesinde çok emeği geçen kardeşimiz gibi sevdiğimiz bir gencimiz daha var: Mesut Rastgeldi. Onu da anmadan olmaz! Hepinizle gurur duyuyoruz gençler! Sağolun, var olun! Ellerinize dillerinize sağlık:)

Ak Kedi Kara Kedi

Crna macka, beli macor – Black Cat, White Cat

Emir Kustrica’nın bir yaşam tarzını her şeyiyle gözler önüne serdiği, son derece eğlenceli ve komik bir film! Her karesinde göze çarpan absürd bir tip, hayattan zevk alan neşeli insanlar ve ilginç olaylar bu filmi unutamayacağınız filmler arasına koyacak. Her izleyişimde başka bir ayrıntı dikkatimi çekiyor, daha da çok gülüyorum. En sevdiğim tip, altın dişli tekerlekli sandalyedeki dede. Favori sahnem ise foseptik çukuruna düşen adamın kendini orada kendi halinde gezen bir kazla temizlediği sahne. Kediler, kazlar, çılgın müzik ve komik dans. Canınızın sıkıldığı bir günü güzelleştimek için çerezinizi alın, çayınızı demleyin, ayaklarınızı uzatın ve kendinizi Goran Bregoviç müzikleri eşliğinde kahkahalara bırakın.

Sadabad Parkı

Bugün (14 Eylül Pazar) önce Profilo Alışveriş Merkezi’ne sonra Sadabad Parkı’na gittik. Profilo’da en üst kattaki Rumi tam bir aile dostu lokanta. Konforlu mama sandalyeleri var, çocuklar için oldukça donanımlı bir oyun köşesi var. Kaydırak, labirent, top havuzu, plastik oyuncaklar, jetonlu arabalar, balonlar,salıncak vs. İpek’i oldukça cezbetti ve böylece biz de rahat rahat lezzetli bir yemek yiyebildik. Ancak alt açma ünitesi yok, herhalde AVM’de bebek odası bulunduğundan gerek görmemişler. Yemeğin ardından o çok zamandır aradığım bisiklete bakmak için Joker’e gittim. Malesef orada da bulamadım Winnie bisikletini. Tam çıkarken kapının yanında çok şirin Hello Kitty bisikletini gördüm. Evde çok yer kaplamayacak, sevimli ve kullanışlı bir şey olduğunu düşündüm ve Winnie The Pooh’dan vazgeçip bu sağdaki bisikleti aldım. Hem de kampanya varmış, 89 YTL yerine 39 YTL’ye satılıyormuş. Eve gelir gelmez bisikleti kurduk ama İpek öyle yorgundu ki hiçbir şey yapamadan hemen sızdı, canım kızıma sabah güzel bir sürpiz olacak! İpek’in sızmasındaki en büyük etken Sadabad Parkı’nda harcadığımız 2 saat oldu. İşte ayrıntılar:

Sadabad Parkı, Kağıthane Belediyesi’nin yanında oldukça büyük ve yeşillik bir yer. İçinde (çoğu kimsenin göl dediği) büyük bir havuzu, lunaparkı ve kır kahveleri var.  Belediye tarafından girince bir dizi minik ev görünümlü stand karşılıyor sizi. Bu standlarda yiyecek, giyisi, takı, parfüm vs. satılıyor. Sonra lunaparkın kapısına varıyorsunuz. Çocuklar için atlıkarınca, tırtıl, uçak, tren, dönmedolap vs. büyükler içinse büyük dönmedolap, kamikaze, crazy park, sallanan kayık, çarpışan arabalar vs. var. Tren İpek için çok hızlı geldi, biz de birlikte dönmedolaba bindik ama üşüdük. Lunaparktan sonra yeşillik alana giriş yapabilirsiniz. Girişte sizi bir deve, bir eşek ve bir at karşılıyor. Bir de fayton var. İsterseniz bunlara binebilirsiniz. Daha ileride şişme balon parkı ve zıplama alanı var, onların yanında da küçük bir çocuk parkı. İpek oralarda var olan tüm enerjisini tükettiği için park içinde tur atmak üzere bindiğimiz trende hiç yaramazlık yapmadı. Ördekleri, geniş çimenleri, uzun ağaçları, eğlenceli etkinlikleri, kır kahveleri ve satılan ürünlerin çeşitliliği ile Sadabad Parkı’na gitmenizi tavsiye ederim. Güzel bir değişiklik oldu. İnşallah gittiğiniz gün mangal yapan, çekirdek kabuklarını etrafa atan, ayakkabılarını çıkarmış top oynayan insanların sayısı daha az olur da gezinizin tadı daha iyi çıkar. Çimenlere yayılacaksanız örtü getirmeyi unutmayın! Minderini, halısını kapıp gelenler bile vardı, ayağını da uzatmış öyle hanımın sırtına… Ohh, gel keyfim, gel. Çok güldük:)

Mısır Çarşısı-Alışveriş

Hamdi’den çıktıktan sonra Mısır Çarşısı’na yöneldik. Yolda büyük bir oyuncakçı vardı. Vaktiniz olduğunda böyle yerleri iyice bir araştırın derim. Joker, Toyz Shop’da filan bulamayacağınız kadar çeşit, çok uygun fiyatlara burada. Markalı oyuncaklar da var, markasız oyuncaklar da var. Taa benim çocukluğumda oynadığım küplü yap-bozu da gördüm, son teknoloji lazımlığı da.  İpek’e tahtadan yapılmış, çok değişik oyuncaklar aldım. Üzerinde hayvan resimleri olan küpler, yap bozlar, tekerlekli bir eşek… Bir de babasının isteğiyle değişik, renkli, teknolojik bir ksilofon aldık İpek’e. Ha bir de yavaş yavaş zamanı geliyor diye keçeli kalemler ve pastel boya… Üzerinde “non-toxic” yazıyordu ama yine de dikkatli olmak lazım. Bu arada, bu tahta oyuncaklar Çin malı ama arkasında CE etiketi olunca AB ülkelerinde satılabiliyormuş, yani belli standartlara göre üretilmiş olduklarından alırken tereddüt etmedim. Aradığımız bisikleti belki buluruz umuduyla İrem Bebe’ye yöneldik. Yaşasın, yolumuz Mısır Çarşısı’ndan geçiyordu!:)

Mısır Çarşısı uzun zamandır almak istediklerimi bulabileceğim en güzel yerdi. Tabi ben de bu fırsatı kaçırmadım. Kemal, çarşıda bir anda gözümün parladığını söyledi 🙂 İşte aldıklarım: 

-Turkish safran diye sattıkları bir ot var (kg. 80 YTL). Bizim orada her baharda dedem bu otu toplar, azar azar kızlarına, torunlarına dağıtırdı. Sağda gördüğünüz sarı-kırmızı olan, işte o! Gerçek safran değil, çünkü gerçek safran tamamen kırmızı ve farklı bir çiçekten elde ediliyor ve tabi ki çok pahalı. Bu muadili:) Bu otu Zerde yaparken kullanabilirsiniz. Yemeklere verdiği sapsarı renk, doğal bir gıda boyası. Beyaz çorbaların üzerine gezdirdiğim yağ, nanenin içerisine bir tutam da bu ottan koyuyorum, harika oluyor! Ayrıca pirinci kavururken biraz da bu ottan kullanırsanız pilavınızın çok tatlı sarımtırak bir rengi olur, hele de 10-15 Antep fıstığı da eklerseniz buna, muhteşem bir davet pilavı yapmış olursunuz.

– Pilavın üzerine de kakuleli kahve ikram ederseniz, misafirleriniz bu daveti asla unutamaz:) Yukarıda soldaki kakule. Unlu mamullerde, ekmek yapma makinasında yaptığınız ekmeklerde, yemeklerde baharat olarak ve tabi ki kahve olarak kullanabileceğiniz bu baharatın benim için bir de ruhsal terapi yapan yönü var. Kurumuş kabukları sallayınca içindeki tohumların çıkardığı ses ve koku beni küçüklüğüme götürüyor. Kendimi dedemin kakule kokan küçük odasının önündeki yer yatağında, ninemin sakız gibi çarşaflarının serinliğine bırakmışken, “Acaba hangi yıldız benimkiydi” diye düşünürken görüyorum. Gel de bu anı unut! Uyumadan önce ninemin ellerimize yaktığı kınanın kokusu bile hala burnumda… Neyse, Bu kakuleleri azıcık ezin,  sonra çok az kavurun, sonra tohumlarını (kimileri yapraklarını da çekiyor)  makinada iyice çekin, ve kavanozdaki türk kahvesinin içine katın. Bekledikçe kahve ile kakule kokusu birbirine karışacaktır. İlk defa yapıyorsanız, çok az kakule kullanın, beğenirseniz kakule miktarını arttırabilirsiniz.  Sonra ver elini saklı kalmış anılar:) İpek için de büyüdüğünde onu çocukluğuna götürecek bazı belirgin kokular ve rutinler olsun istiyorum. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Belki henüz erken ama bunu ileride mutlaka yapacağım.

– Bir de (elma, limon, gül, portakal, böğürtlen vs. parçacıklarından oluşan) karışık çay aldım. İçindeki her parçayı görebiliyorsunuz ve muhteşem bir tadı ve kokusu var. Denemek için az almıştım ama artık müdavimi olacağım bir tat yakaladım, kolay kolay peşini bırakmam, her gün içerim. Hem sağlıklı, hem lezzetli. Sonra Ünal turşucusundan turşu ve çarşı içinden Trabzon tereyağı aldık. İkisi de nefis!

Sonunda İrem Bebe’ye gittik, Chicco’nun Caddy baston pusetini aldık. Hem küçük hem pratik. Bebekler biraz büyüyünce eski, konforlu ama hantal bebek arabalarını değiştirmek ihtiyacı doğuyor. Kullanımını merak ediyorum, inşallah iyi bir şey yapmışızdır ve farkedilir kolaylık yaşarız; yoksa evde bunları koyacak yer kalmadı.

Kısacası Eminönü büyüleyici bir yer. Tenha zamanlarını bulabilir de giderseniz, hem güzel şeyler alır hem de mistik atmosferin tadını çıkarırsınız. Eminim bebişiniz de rengarenk Mısır Çarşısı’na bayılacak, hele de eline ordaki tezgahlardan alınan taze bir parça cezerye verirseniz… Ama bu geziye mutlaka babaları da götürmek gerek, aksi takdirde eve, hevesle aldığınız çayı demleyemeyecek kadar yorgun ve tükenmiş bir halde dönebilirsiniz.

Sevgiler

Vesile

Eminönü’den Ramazan İzlenimleri

Bugün (13 Eylül Cumartesi) neye niyet neye kısmet günlerimizden biriydi. Evden çıkarkenki niyetimiz İpek için aradığımız Winnie The Pooh bisikletini Haşim İşcan Geçidi’ndeki bisikletçilerden almak, hazır oralara gitmişken de Aksaray’ın meşhur Urfalı kebapçılarında kebap yemekti. 

 Önce Haşim İşcan Geçidi’ne ilişkin bir kaç not: Uslanmadık, yaklaşık 3 keredir birşeyler almak için oraya gidiyoruz ama genellikle elimiz boş dönüyoruz. Sadece bir kere Chicco Poly mama sandalyesini oradan aldık. O da İrem Bebe’deki adamların tavrını beğenmediğimizdendi. Haşim İşcan’da bütün dükkanlar sözleşmiş gibi aynı şeyleri satıyor, fiyatlar da bütün dükkanlarda aynı, taş çatlasa 5, hadi süpper pazarlıkçısınız diyelim, 10 YTL indiriyorlar, o da nakit. Kredi kartında hiç birşey olmuyor (abla)!. Sakın yolun karşısını merak edip üst geçitten geçme zahmetine katlanmayın, orada da görecekleriniz aynı kaba esnaf, sorduğunuz sorulara uyduruktan cevap veren tipler.  Genellikle 10-17 yaş bisikletleri için seçenek bol. Daha küçükler için ise Pilsan bisikletler, şu tenteli, saplı bisiklete benzer bebek arabaları, normal bebek arabaları, bazı markaların egzersiz halıları, aktivite masaları filan var. Ama bunların çoğu zaten büyük bebek mağazalarında yaklaşık aynı fiyata bulunuyorlar.  Bence bebekliler için o alt geçidin egzoz dolu havasını solumaya ve miniklerimize solutmaya değmez. Sanırım bir daha gitmeyeceğiz oraya.

Haşim İşcan’dan çıkıp Aksaray’a yöneldik ama yolları karıştırıp Fatih, Akşemsettin’e gitmiş bulunduk. Sonra baktım orada bir bal dükkanı. Sadece bal satılıyor. İpek için iyi bir bal alacaktık zaten, Hayat Bal dükkanına girdik. Satıcı işinin ehli bir kişiydi, hangi balın ne işe yaradığını, nereden gelen balın tadının nasıl olacağını, vs. güzelce anlattı ve kendi ürünleri olan Bitlis’ten gelen çok özel, süper, olağanüstü bir bal tavsiye etti. Bu arada balı kaynar suyun veya sütün içine atarsanız bütün özelliğini ve vitaminini kaybediyormuş. İçeceği biraz ılıtıp öyle atmak gerekiyormuş. Sonra kahvaltı için yine Bitlis’in Mutki balını (petekli) tavsiye etti. Bütün Almanlar bunu alıyormuş.  (E alsınlar, onlar bal uzmanı mı?) Ayrıca bir de başka bir çeşit bal daha önerdi İpek için, benim kafam karışmıştı, onu hatırlamıyorum. Neyse bu üçünü aldık, nedense adama çok inanasım geldi. Günde 1 tatlı kaşığı ver bak çocuğuna çok faydalı olacak, filan dedi. İnşallah bakalım, dişe dokunur bir değişiklik gözüme çarparsa size haber veriririm. Bilgi: Süpper bal kg. 50 YTL, Mutki Kg: 25 YTL, Diğer bal kg: 30 YTL.

Aksaray’a gidemeyince şeytan kör etti, Eminönü’deki Hamdi Restaurant’a gidelim dedik. Park yeri açısından oraya girebilmek zaten bir ölüm. Teras kata çıktık, oturduk. Bize bakan orta yaşlı, asık suratlı, kel garsonun suratından Ramazan ayında bir restoranda çalışmanın ne kadar korkunç bir şey olduğu okunuyordu sanki. Garson her zaman mı öyle yoksa o gün bize mi denk geldi bilmiyorum ama kendimizi lüks bir restorandan çok bir aşevinde hissettik. Gelen tatsız tuzsuz gavurdağı salatasının kenarındaki kıl da bu hislerimizi pekiştirdi. Biz uyarınca, garson hiç bir mahcubiyet göstermeden tabağı alıp değiştirme zahmetinde bulundu. Ardından istediğimiz kuzu şiş ve haşhaş kebabı da menüde göründüğünden çok farklı ve yavan bir şekilde servis edildi.  Kaskatı gelen lavaş, kurumuş bulgur pilavı derken yemek konusunda buranın hiç de öyle bir zamanlar anlatıldığı gibi lezzetli olmadığını üzülerek gördük. Belki de Ramazan ayında oruç olmayanlara verilen bir çeşit cezaydı bu: kötü servis ve yemeklere sağlam bir hesap ödemek. Ayrıca biz orada yemek yerken bütün garsonlar bir şu masayı çekiyor, bir bu masayı çekiyor, örtüler seriliyor, sandalyeler yerleştiriyor, sanki taşınan bir evde yemek yedik. Tamam iftar hazırlığı var ama neden bunu sabahtan yapmıyorsunuz? dedik kendi kendimize. Neyse, hiç mi güzel bir şey yoktu? Olmaz mı? İpek’im kuru tahtadan mama sandalyesinde çok uslu durdu, huysuzluk etmedi ve İstanbul, güzel İstanbul, ayaklarımızın altında bize tüm güzelliğini sundu. Yukarıdaki resmi Hamdi’den çektim. Bu güzelliğe bakınca insana herşeyi yediririz demişler herhalde, haksız da değiller 🙂

Oradan çıkıp Mısır Çarşısı’na gittik. Ayrıntılar, diğer mesajda.

2 Kadının Hikayesi

12 Kasım 2002,

Buz gibi elinin yanağına değmesiyle bir anda irkildi. Yine sabah olmuştu. Sanki bir el uzanmış ve onu bembeyaz bulutların üzerinden karanlık odaya doğru hızla çekmişti.

Aynı şehirde, takvim yapraklarının aynı günü gösterdiği başka bir evde ise jaluziler yavaş yavaş yukarı doğru kalkıyor; güneş ışığı, parfüm kokulu odaya süzülüyordu. Yorganı ne kadar başına çekse de gözkapaklarının üstünden aydınlığı silemiyordu. Kalkması gerekiyordu.

Kalktı, hemen yamalı yorganını katladı. Nemden üzerinde kara kara lekeler olan duvarın dibine koydu kirli döşeğini, yorganını ve yastığını. Pencereye doğru gitti, hırsla yukarı baktı. Bir taş atıp parçalamak istedi camı. Perdeleri çıkarmıştı. Zaten az gelen güneşi kim bilir belki de bu cam engelliyordu.

Tüylü terlikleri giydi, muslukları sonuna kadar açtı. Buhar banyoyu yavaş yavaş kaplarken aynaya baktı. O düşünce yine gelip yerleşmişti beyninin baş köşesine.

 “Allah’ım neden ben?” dedi. “Neden?”

Elini karnına götürdü. Bir an, bu karnı parçalamayı, parmaklarını daldırıp o kisti çıkarmayı istedi.

Demir gibi suyun yüzüne çarpmasıyla kendine geldi. Ellerini neredeyse sudan daha soğuk olan havluyla kuruladıktan sonra hemen mutfağa yöneldi.

 Süt ve bal karıştırdığı aromalı sıcak su bayağı rahatlatmıştı onu, küvetten çıkmak istemedi. Ama bugün yapacağı çok iş vardı, çekimlerden önce doktora görünmesi de gerekiyordu. “Offf, ne zaman bitecek bu işler?” dedi. “ Ne zaman rahata ereceğim?”

Akşam yemeğini şimdiden hazırlaması gerekiyordu, kocası ondan önce gelirse yemek hazır olmalıydı. Dolaptakilere baktı, dün pazardan topladığı domatesler, marullar ve portakallarla dolap ne kadar da dolu görünüyordu. Tamamen çürüyüp suları akmadan bi güzel bamya yapayım bari bu domateslerle dedi. Biraz daha iyi durumda olanlarını dolabın arkasına dizdikten sonra ezik domatesleri alıp dolabı kapattı.

Öyle güzel bir kahvaltı yapacak vakti yoktu. Biraz sucuk dilimlemişti kendine, biraz da eski kaşar koymuştu masaya. Salatalık, zeytin ezmesi, ne bulduysa çabucak bir sandöviç yaptı kendine. Çiçekli bornoza sucuğun yağı damlamıştı. “Tüüh! Amaan neyse!” dedi. Kuşum Aydın’ı izleyerek sıcak sütünü yudumladı ve sandöviçini yemeye koyuldu.

Yemek pişerken o da bir çay içti. İçi ısındı, güneş yavaş yavaş yükseliyor, evin içi de hafiften ısınıyordu. Sevindi. “Sobayı boşaltayım bari” dedi. Dün akşamdan kalan küller sobanın kapağının açılmasıyla hafiften havalandı. Eşarbını burnuna kapayıp asıldı kovaya, kaldırıp bahçeye çıktı. Kapının önündeki ayakkabıları giydiğinde karnına bir ağrı saplandı. Yere çöktü.

“Üzgünüm Aydın’cığım seni kapatmak zorundayım, gitmem lazım” diyerek televizyonu kapattı.. Kapıdan çıktığında “Acaba bu blûz bu pantolona gitti mi?” diye düşündü. Saatine baktı. Değiştirmeye vakti yoktu. “Aman neyse, bir de bununla uğraşamam çok işim var, olmazsa uyan bi tane aldırıveririm sette” dedi. Güneşli olmasına rağmen havada titreten bir soğuk vardı. “İyi ki uzun kürkü giydim, yoksa bacaklarım donardı” diye düşündü. Garajın kapısı yavaş yavaş açılırken sabırsızlanarak söylendi. “ Hadi yaa hadi, zaten geç kaldım. Bari trafiğe takılmasam…”

Nihayet binebilmişti. Hemen koltukla kapının yanındaki boşluğa giriverdi. İçeri sıcak ama havasızdı. Gözü dışarıya takıldı. Buğunun arkasındaki biçimsiz ve bulanık dünyaya bakarken “ Bu kaçıncı” diye düşündü.

“ Son zamanlarda iyice arttı. Nazmiye abla sıkı giyin geçer dedi ama geçmiyor ki. Kanamalar da arttı.”

“ İlerleyelim beyler, bakın yolcular binemiyor!”

“ Haydi beyler, sağlı sollu ilerleyelim lütfen.”

Bir homurtunun yükseldiği otobüste, duraktaki son yolcunun da binmesiyle kapanan kapının ardından tekrar bir sessizlik oldu.

“ Ayy, yemeği kapattım mı acaba?” dedi.

Bir anda hızlanan kalbi, yine bir anda rahatladı.

“Haa, tamam! Acaba bu yemek etsiz nasıl olur diye düşünürken kapatmıştım ya” dedi, güldü kendi kendine. Gözü yine dışarıya takıldı, otobüsteki hava iyice ağırlaşıyordu.

 İçerinin havasızlığını görünce,“bu ne yaaa! Havalandırın biraz burayı. Saç yaptırmaya mı geliyoruz, zehirlenmeye mi?” diye bağırdı. Doktor sigara içilen ortamda bulunmaması gerektiğini söylemişti.

“Bak Fuat, sana geleceğimi önceden söylüyorum. Bu konuda hassas olduğumu biliyorsun. Ne olur burada sigara içirmesen?”

“Afedersin abla ya! Oldu bu seferlik. Söz, bir dahaki sefere yaparım dediğini.”

“Oğlum, aç bakalım bu pencereleri, bana bir de sade nescafe.”

“ Saçlar nasıl olacak?”

“ Çok havalı olmasın, hastaneye gideceğim buradan sonra. Yap işte bir şeyler. Zaten akşamki çekimde yeniden yapılacak”

“ Tamam abla, sen bana bırak. Nasıl olacak, dur bak şimdi…”

Tıklım tıklım otobüs durdu. Kendini kapıya zar zor attı. İnmesiyle beraber yüzüne çarpan soğuktan bir an afalladı. Neyse ki hemen dükkanlardan taraf yürümeyi akıl etti. Geçen gün yoldan geçen arabaların üstüne sıçrattığı çamuru temizlemek için epey uğraşmıştı.

Pasaja vardığında dükkanların çoğu açılmıştı. 2 kat alta indi, Salih Ağabey çay ocağını her zaman olduğu gibi erkenden açmış, çayı da demlemişti.

“Hoş geldin kızım” dedi.

“Hoş bulduk ağabey. Kusura bakma geç kaldım, otobüs geç geldi.”

“ Bir şey olmaz, sıkma canını. Hemen önlüğünü giy de servise başla bari.”

“Tamam ağabey, sonra da katları paspaslarım.”

“Gerek yok, böyle iyi. Sprey sıka sıka saçım ne hale geldi” dedi.

“ Nasıl istersen abla.” “Oğlum aynayı getir bakalım”

“ Ellerine sağlık Fuat, teşekkür ederim.” deyip kalktı. Aynanın önünde dönerek kendine baktı. Koltuktan çantasını almak üzere eğildiği anda karnına bir ağrı saplandı.

Gözleri fal taşı gibi açıldı, yere çöktü. Derin nefes alarak “Çabuk olun doktor çağırın” dedi.

“Nasıl oldun, kız?”

“İyiyim çok şükür Nazmiye abla. Hele bu sancılar da bi kesilse.”

“Geçmedi mi hala?”

“Yok valla, kalın giyiniyom filan ama hiçbir şey kâr etmiyo sankim”

“Bi doktora görün bari”

“Bakarız abla, hele bir belimizi doğrultak da.”

“Belimizi doğrultmaya baksak ölürüz be!”

“Doğru söylüyon”

“ Doğru mu söylüyorsunuz, doktor?”

“ Evet, madem bu kadar rahatsızlık vermeye başladı, bu kisti bir an önce alsak iyi olur. Gerçi kötü huylu olmadığını daha önce de söylemiştim, korkulacak bir şey yok, telaşlanmayın.”

“ Aman Allah’ım. Yarabbim sen yardım et. ”

“ Yarın hastanemize yatsanız iyi olur.”

“ Bu kadar çabuk mu?”

“ Evet, dediğim gibi. Aslında endişe edecek hiç bir şey yok. Çok basit bir operasyon. Hastanemize ve ekibimize güvenebilirsiniz.”

“Pekala, dediğinizi yapacağım”

“Yaptın mı kızım?”

“Yaptım ağabey, katlar bitti.”

“Ellerine sağlık, hadi şimdi bi ara ver.”

“Sağ ol ağabey, şu ördüklerimi bi Belkıs Abla’ya göstereyim, geliyorum” deyip çıktı. Pasajın çıkışında yere yığıldı. Etrafında insanlar toplanmıştı. Onların arasından Nazmiye’yi güçlükle seçebildi. Eteği kana bulanmıştı. Yüzü de akan kan gibi kıpkırmızı kesilmişti. Kendine gelince,“Yok, Nazmiye abla, bir şey olmaz. Valla, bak şimdi iyiyim. Geçti hepsi. Sen beni eve götür yeter” dedi sıkılarak. Hastaneye gitmek istemedi. Nazmiye onu evine götürdü. Nazmiye’yi gönderdikten sonra içeri girdi. Sobayı yaktı.

“Allah Allah, ben ne yaparım eğer kadın hastalığı çıkarsa? Ameliyat masasında bacaklarını açarak yatmak kolay mı? Rezil olurum ben eğer böyle bir şey çıkarsa” diye söylendi bamyayı sobanın üzerine koyarken. “Nazmiye’ye kalırsa git baktır. Hem nerde bizde o para? Nasıl baktıracan, kime baktıracan? Allah göstermesin yataklara düştükten sonra eve kim bakacak? Ya’rabbim sen yardım et. Ele güne karşı utandırma beni.”

“Yok” dedi. “Ölürüm de gitmem. Utanırım rahmimden ameliyat oldum demeye. Aman kimseler duymasın.”

 

15 gün sonra…

 

         Kız, Nazmiye, Gülsüm nerede? Niye 2 gündür gelmiyor?

         Salih Ağabey, sen duymadın mı? Karnındaki kist mi ne patlamış otobüste. Hastaneye kaldırmışlar ama çok kan kaybetmiş. Durumu çok fenaymış, komadaymış. Allah şifa versin…

 

Hava çok soğuktu, poyrazın uçurduğu yırtık bir gazete parçasından şunlar okunuyordu:

 

23 Şubat 2003

 

Hürriyet

 

“ Geçtiğimiz hafta, ameliyatla sol yumurtalığındaki kisti aldıran ünlü sanatçı Gülben Aydın, önceki geceki şovunu aksatmadı. Programı daha önce ayakta sunan Aydın için stüdyoya koltuk getirildi. Program sırasında blûzunu kaldırarak ameliyat yerindeki bandajını gösteren sanatçı, “Seyircime saygımdan dolayı buradayım. Çıkmazsam kendimi rahat hissetmeyecektim. Çok zorlandım ama sağlığım şimdi iyi” dedi.   

 

Vesile Yılmaz