Archive for August 20, 2010

KIYIKÖY :)

Cumartesi günü çıktık yola. Kilyos’a gidelim, çocuklar biraz yüzsün, tuzlu su isliklerini pişirsin dedik. Sonra Maslak civarında öyle bir esti kafamıza “Haydi Kıyıköy’e gidelim, oraları da bir görelim dedik.”  İstanbul’dan 165 km. uzakta güzel bir köymüş. Zaten çocukları uyku basmıştı, çevirdik yüzümüzü Kıyıköy’e. Yolun büyük kısmı rahattı. Çerkezköy’ü filan geçince yeşillikler içinden ince, kıvrılan yollarla biraz daha ilerledik. Yol üstünde Bahçeköy’de taze peynir, manda yoğurdu vs. satılan yerlerden sonra Kıyıköy’e ulaştık. Önce köyün merkezindeki çay bahçesinin yanındaki pansiyonun altındaki restorana gittik, pansiyonda yer yokmuş ama biz yemek yerken gelen birisi, “İsterseniz gelin bir bakın, bizim bir odamız var.” dedi. Önümüze düşen beyefendinin evine gittik, çok tatlı bir eşi vardı, çok beğendik evlerini ve odamızı, anlaştık. Sonra Kıyıköy’ü gezmeye çıktık. Bizden sonra gelenler hep kalacak yer soruyorlardı,  havalar o kadar sıcaktı ki herkes İstanbul’dan kaçıp buraya gelmişti sanki. Çocuklarımız olduğu için, “Liman tarafındaki plaja gidin.” dediler bize, orada çok dalgalı olmayan bir yer varmış. Dalgaların ne kadar fena olduğunu plaja inince anladık. Gerçekten de çocuklar için korunaklı bir alan vardı ama o kadar kirliydi di hiç yaklaşmak bile istemedik. Şiddetli rüzgar ve adamı sersemleten dalgalara rağmen eğlendik. Kızlar babalarıyla kıyıda dalgalarla oynaştılar, kumdan kale yaptılar, bir tatil havası yaşadık. Akşama oradaki marketten hazır yemekler alıp odamızda pişirdik. Oda diyorum ama aslında tek gözlü bir ev. Mutfak, banyo, tuvaleti var, ayrıca iğneden ipliğe her türlü eşya da mevcut. Sonra mahallede düğün varmış. Roman havası eşliğinde bir yürüyüş yaptık, bahçelere, evlere baktık. İnsanda çok güzel duygular oluşturan bir yer Kıyıköy. Kendinizi turistik bir yere misafir olarak gitmiş, tedirgin ve tedbirli değil de, bir parçası olduğunuz, huzurlu rahat bir ortamda sanki zaten hep orada yaşıyormuşcasına mutlu hissediyorsunuz. Bu yönüyle Kıyıköy’ü çok sevdim. Akşam çocuklar uyuduktan sonra Kemal’le biralarımızı alıp serin bahçeye çıktık. Eşimle böyle başbaşa, kalbimizde huzur, keyif ve sevgi ile bir Kıyıköy gecesinde konuşurken aklıma bir şiir geldi:

Sadakati seyrettim gözlerinde
Yıllarca sabrı tahammülü.
Bulut oldun yağmur yağdırdın
Karanlık günlerimde.

On iki sene dile kolay
Bak, ikimizin de ağardı saçlarımız.
Aldırma oynaşıyor ya sokakta
İki erkek kedi gibi çocuklarımız.

Bizim de kızlarımız içeride uyuyordu. Güneşten yanmış yanakları al al, yüzlerinde denizde dalgalarla oynamanın tatlı yorgunluğu, derin bir uykuda kimbilir hangi rüyalardaydılar. 

İkinci günümüz çok keyifliydi. Sabah kızlar ve babaları harika lezzeti olan Kıyıköy domatesleri, peynir, karpuz, yumurta ve ekmek alıp geldiler. Güzel bir kahvaltıdan sonra bu sefer önce Aya Nikola Manastırına gittik. Kayalara oyulmuş bu kilisenin duvarlarına dokundum, gözlerimi kapatım, ellerimdeki serinlik, burnuma ulaşan hafif bir küf kokusu, beni alıp götürdü ve bilmemkaç yüzyıl önce yapılan ayinlerin sesini duydum kalbimde. İpoş ve Defne’nin birbirlerini kovalarken attıkları keyifli çığlıkların yankısıya açtım gözlerimi. Kiliseden çıktık, arabaya doğru giderken minik bir yılan gördük yolda. Parlak siyah renkteydi başında da yine parlak sarı bir desen vardı. Oranın darbukalı, Romen “Pekçisi” çok hoş bir ağızla “A be gece karanlık demeden biz de şuracıkta uyuyoruz. Allahtan bu güne kadar bir şey olmadı.” dedi. Sonra Belediye plajına gittik. Çok kalabalıktı ama deniz harikaydı. Öyle yüzdük, dalgalar arasında oynadık, öyle eğlendik ki saatler nasıl geçti bilmiyorum. Sonrasında içimizde çok güzel geçmiş bir hafta sonunun keyfi, tenimizde Karadeniz’in tuzlu kavrulmuşluğu, koyulduk yola. Çok fena bir dönüş trafiği olsa da bu kısa kaçamak bize öylesine yaramıştı ki hiç keyfimiz kaçmadı. En kısa zamanda görüşmek üzere hoşçakal Kıyıköy, merhaba İstanbul 🙂

2010 Yazı

Günler, aylar geçiyor. Zaman, kızlarıma güzellikler ve tabi ki değişik tutumlar, davranışlar ekliyor. Bana da onlardaki gelişim ve değişimleri gözlemleyip, uygun yanıtlar vermek düşüyor. Hayat bu; inişler, çıkışlar, mutlu ve kederli günler ve tüm diğer duygu halleri ile dolu bir zaman akıp gidiyor. “Bir gün daha bitti, artık geri gelmemecesine” deyip yeni günün mutlulukla doğmasını umut ediyoruz.

Yaz tatilimiz çok güzel geçti. İlk önce Antalya’daki Voyage Sorgun Otel’e gittik. Çocuklar için en iyi oteller arasında yer alan bir otel. Bu unvanı hak etmek icin cok sey dusunulmuş; bunun yanında yetişkinler de son derece rahat ediyor. Harika bir yer! Artık her yaz başinda gunlerimi tuketen otel arayısı zahmetine girmeye gerek kalmadı. Bir aksilik olmazsa sonraki yıllar da oraya gitmeyi istiyoruz.  Antalya’dan sonra Tarsus’a geçtik. Babaanne,dede ve amca ile İpek doya doya oynadılar, hasret giderdiler. İnsanın böyle her zaman sevgi ve hasretle karşılanacağını bildiği bir yerlerin olması şüphesiz çok güzel. Üçüncü ve son durağımız da Şanlıurfa idi. Orada da Tülmen’in bütün nimetlerinden yararlandık. Temiz hava, envai çeşit yiyecek, sessizlik, huzur, yeşillik, gün batımları, gün doğumları ve tabi ki baba toprağının o hiç doyulmayan buram buram mutluluk kokan sıcaklığı. Yaşadıklarımıza, her geçen günümüze şükrediyoruz. Tülmen’de bizimkilerle olmak benim için bir budist tapınağında nirvanaya ulaşma yolculuğuna çıkmak gibi bir şey. Nuran teyzemi tanıyan herkes onun ne kadar özel bir insan olduğunu bilir. Girdiği ortamlarda etrafına saçtığı pozitif enerji neredeyse gözle görülecek dalga boyutuna çıkıyor. Bilir misiniz, aslında mutlu olduğumuz için güldüğümüzü sanırız ama asıl gerçek güldüğümüz için mutlu olduğumuzmuş. İşte teyzem geldiğinde dilinden dökülen her kelime sizi güldürür. Kriminal Hasan, Lojistik Mehmet, Krizantem çiçeği, Harcü vs. şeklindeki lakapları beyninizde değişik ve yeni bağlantılar oluşturur. Daha önce hiç düşünmediğiniz bir kelime ile bir kişiyi tarif etmesine şaşar ama bir yandan da aslinda bu kelimeyle tarifin ne kadar da yerinde olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Babam ise tam bir alem. O baş keşiş olmalı. Hayat ile barışık, mutlu, huzurlu. Sabah gün doğmadan kalkar, ördekleri, tavukları yemler, yumurtaları toplar,çiçekleri,maşaraları sular, bostanda olgunlaşmış ne varsa toplar, hasır şapkasının içine doldurur ve sevinçle bize taşır. Toprakla uğraşmanın getirdiği bir olgunluk, ermişlik var babamda. O da aynı toprak gibi verici, bereketli ve sevgi dolu. Canım babam benim. Annem, Sinoşum ve Yiğit’imi anlatacak kelime bulamıyorum. Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir parçam benim. Onları ayrıca yazarım sonra. Onlarla hayat çok güzel. Aslında seven ve sevilen insanlarla olmak çok güzel. Arada ne kadar mesafe olursa olsun, isminiz geçtiğinde sizi özlem ve sevgiyle anan kalplerde yaşamak hayatın özü. Canım büyük ailem, hepinize sevgiler…