Archive for October 14, 2010

Gezi Notları 2

Gelelim şu meydandaki en ilgi çekici yere. Astronomi saati. Bu saat Belediye Sarayı’nın duvarındadır. 15. yy’da sipariş verilmiştir. Saati yapan ustanın gözleri, bu şaheseri başka bir yerde bir daha tekrarlamaması için kör edilmiştir. Bu hikayeyi dünyadaki bir çok eser için duydum. Ne kadar doğru bilmiyorum ama saat gerçekten bir şaheser. Saatin yapımcısı, dünyayı evrenin merkezine yerleştirmişti. Saatin amacı sadece doğru zamanı değil, ay ile güneşin dünya etrafında dönüşlerini de canlandırmaktır. İbre aynı anda 3 zamanı birden gösterir şekilde ayarlanmıştır: Arap rakamları ile eski Bohemya saati; Roma rakamları ile bildiğimiz, günümüz saati; kadranın mavi bölümü ile de gökyüzünün görünen kısmı gösterilir. Saatte ayrıca zodyağın 12 evinden geçen güneş ile ayın hareketleri de belirtilmiştir. Her saat başında bu saatin önünde yüzlerce turist toplanır. Biz de akşam 8’i gösterirken neler olacağını izlemek üzere kalabalığa karıştık.. Önce saatin solunda bulunan ve ölümü simgeleyen iskelet,  sağ elinde tuttuğu ipi çekmeye başladı. Ölümün öteki elinde ise ters çevirdiği bir kum saati vardı. Ardından yukarıdaki küçük pencere açıldı ve 12 havari, bir daire çizerek sağdan sola doğru yavaşça dönerek geçtiler, herbiri penceden aşağı bakıyor gibi oluyordu. Bu sırada hareket eden başka figürler de vardı. Mesela sağdaki başını sallayıp duran Osmanlı figürü. Rehberin anlattıklarına göre aslında Osmanlılar buraya hiç gelmemişler ama halkı korkutup, bastırmak ve sindirmek için Osmanlılar çok sık tehdit olarak kullanılmış. Sonra bir de aynada kendine bakan bir insan figuru vardı. Bu kibiri simgeliyormuş ve bir de elinde para kesesi taşıyan bir Yahudi tefeci; o da açgözlülüğü simgeliyormuş. Bu gösterinin bitiminde çan çalıyor ve turistler alkışlıyorlar. İzlemesi çok keyifli ve ilginçti. Mutlaka görülmesi gereken bir şey bence.

Ertesi gün sabahtan rehberimiz bizi Prag kalesine götürdü. Şimdi nehrin diğer tarafındaydık. Anlatılanlara göre Çek Cumhuriyeti’nde başkan ve tüm devlet adamları halktan biri gibi korumaları olmadan, normal vatandaş standardında yaşıyorlarmış. O yüzden çalışma binalarında filan hiç öyle olağanüstü güvenlik önlemeleri yok. Biz de kendi halimizi düşündük ister istemez. Gecenin bir yarısı Altunizade’de bomboş yolda saatlerce bekletilmiştik, başbakan o yoldan geçip evine gidecek diye. Üzüldük halimize.

Prag kalesi, yüksek bir tepeden Vlatava nehrine bakıyor. Aziz Vitus Katedrali, muhteşem görkemli yapısıya bu alanın ortasında bulunuyor. Geyik hendeği denen çok derin bir hendek kaleyi çevreliyor. Eski zamanlarda düşmanlar bu hendeği geçip kaleye ulaşamasınlar diye bu alanda yılan, aslan, kaplan gibi envai türlü vahşi ve yırtıcı hayvan beslerlermiş. Katedralin çörtenleri garip yaratık figürleri şeklinde. Bu yaratıkların kiliseyi koruduklarına inanılırmış. Ne kadar ürkütücü olurlarsa, düşmanlar o kadar korkarmış. Katedralin girişindeki vitray gül pencerede Yaradılış’tan sahneler betimlenmiş.Katedralin arka kapısında Son Yazgı mozaiği var. Işıl ışıl taşlardan ince ince işlenmiş harika bir çalışma. O kapının hemen karşısında ise Kraliyet Sarayı yer alıyor. Öyle saray denildiğine bakmayın, sıradan bir bina görünümündeydi ama içi çok geniş. Salonun muhteşem kaburga tonozları var, burası eski Bohemya parlementosu olarak kullanılmış. Bu binanın içine giriş de çoğu yere olduğu gibi ücretli. Buraya insanlar 23 Mayıs 1618 tarihinde yaşanan pencereden atılma olayının gerçekleştiği odayı görmek için giriyorlar.  Protestanlar Habsburg’luların zulmünden bıkmışlar ve saraya yürümüşler. Orada kargaşa çıkmış ve 2 Katolik vali ve sektreterleri Protestanlar tarafından pencereden aşağıya atılmış. Valiler 15 metreden hayvan dışkısı yığınının üzerine düşerek hayatta kalmışlar. Bu olay Otuz Yıl Savaşları’nın sinyalini vermiş, Katolikler ise valilerinin kurtuluşunu meleklerin müdahalesi olarak yorumlamışlar ve halk üzerinde daha da ezici bir üstünlük kurmuşlar.

Efendim, bu kalenin içi öyle kalabalık ki, rehberi kaybedince bulmak gerçekten çok zor oluyor. O yüzden biz de gruptan pek ayrılmadık. Ama kale muhafızlarının olduğu alanda inanılmaz güzel bir Prag manzarası var. Orada uzun bir mola verip bol bol resim çekmek gerekiyor. Kalenin içinde ve civarında çok çeşitli yapılar var. Krala yakın olmak isteyen ve dönemin varlıklı aileleri kendilerine küçük küçük saraylar inşa ettirmişler. Örneğin Schwarzenberg sarayı… Bu yapının ön cephesi, uzaktan piramit şekilli bir taş işçiliğiyle kaplanmış gibi görünüyor, ama yakından bakıldığında, bunun düz duvara yedirilmiş sgraffito desenlerinin yarttığı bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Bu sarayın önündeki meydanda Çek Cumhuriyeti’nin ilk başkanının (Tomas Masaryk) heykeli vardır. Kaleye çıkmışken görmeniz gereken bir diğer yer de Altın Yol’dur. Adını 17. yy.’da burada yaşamış kuyumculardan alan bu kısa, darack sokak inanılmaz güzellikte. Küçük renkli kutu gibi evler sıralanmış, Kafka’nın da bir zamanlar yaşadığı bir ev var burada. Tam bir kartpostal gibi. Çok yorulmuştuk, artık kaleden yavaş yavaş iniyorduk, biraz koşturmacalı bir gezi oldu istediğimiz kadar zaman ayıramadık bu bölgeye ama yine de en temel görülmesi gereken yerleri gördük. Size tavsiyem bu bölgeye yarım günden fazla ayıracak şekilde plan yapmanız. Aksi takdirde aklınız kalabilir.

Öğlenden sonra ise Yahudi Mahallesini kendi kendimize gezdik. En dikkat çekici yer, eski Yahudi mezarlığıydı. Bu eski mezarlıkta üst üste binlerce (evet binlerce) mezar taşı vardı. Bu alan 300 yıldan fazla bir süre Yahudilere ayrılmış olan tek mezarlıkmış. Yer darlığı yüzünden, insanların birbirinin üzerine 12 kat gömülmesi gerekmiş. Küçücük bir alana sıkışmış tam 12 bin mezar var. Ama aslında yaklaşık yüz bin kişinin bu alana gömüldüğü söyleniyor. Mezarlığın çevresi kalın ve yüksek duvarlarla çevrilmiş. İçeriye giriş ücretli. Yahudilerin ölülerinin üstlerinden bile para kazanmayı düşünmeleri bize ilginç geldi. Buraya resmini koymak istemiyorum ama görmek isteyenler Prague Jewish Cemetery diye arayıp resimlerini görebilir. Karmakarışık, eğri büğrü, yüzlerce mezar taşı. Çok etkileyici bir görüntüsü vardı. Oradan çıkıp Rudolfinum’a yürüdük. Burası Vlatava kıyısındaki en etkileyici yapılarından birisiydi. Çek Filarmoni Orkestrası burada çalıyormuş. Sonra oraya çok yakın Les Moules’te yemek yedik. Prag’da bira sudan ucuz (sözün gelişi değil gerçekten!) ama lezzetinin pek iyi olduğunu söyleyemem. Les Moules’te satılan Belçika birası çok daha lezzetli özellikle de yanında gelen bir kilo haşlanmış, özel soslu midye ile tadına doyum olmuyor.

Prag’daki son günümüze Karel Köprüsünden başladık. Karluv Most denilen Prag’ın bu en ünlü anıtı, Eski Şehir’i Küçük Mahalleye bağlıyor. 1741’e kadar Vlatava üzerindeki tek geçiş noktası olan bu köprü 520 m. uzunluğunda ve harca yumurta karıştırılarak güçlendirildiği söylenen kumtaşı bloklarından yapılmıştır. Köprü üzerinde sağlı sollu heykeller var.  Aziz Jan Nepomucky’nin şehit edilişini anlatan bir rölyef var. Bu rölyefe dokunanların tüm dileklerinin kabul olacağına inanılıyor. Herkes dokunduğu için aziz ışıl ışıl parlıyor rölyefte. Bir diğer dikkat çekici şey ise 17. yy. Çarmıhı. Çarmıh, 200 yıl boyunca köprüde durmuş. Çarmıhta İbranice “Kutsal, Kutsal,Kutsal Tanrı” yazıyor. Bu yazıt, Tanrı’ya küfreden bir Yahudi’ye ödetilmiş. İlginç bir ceza.

Öğlenden sonra Vaclav Meydanı’na geçtik. İstanbul’un Taksim’i gibi olan bir yer.

Gezi notları

Sevgili dostlar, geziye çıkmadan önce öyle bol keseden atmışım. Gün gün takip edin yazarım vs. demişim. Nerdeee! Uçaktan indik bir koşturma başladı. Önce Prag arkasından Viyana ve sonra da Budapeşte. Her anımızı dolu dolu yaşamak istedik, o yüzden sadece geç saatte otele döndük. Sabah 9’dan gecenin 10’una kadar sokakları arşınlayınca da insanda bir satır yazacak hal kalmıyormuş bunu anladık. 

Geziye gitmeden önce ne yapılır, nerelere gidilir diye araştırmak isteyenlere rehber olmasını umarak Prag ile ilgili izlenimlerimi ve öğrendiklerimi aktarmak istiyorum.

Prag 1993 yılında kurulan Çek Cumhuriyetinin başkenti ve Bohemya bölgesinin merkezidir. Çek devletinin kuruluşunda önemli rol oynayan Prens Vaclav 929 yılında kardeşinin emriyle öldürülür. Çek halkı için çok değerli olan bu Prensin adı birçok yere verilmiştir. Çek tarihinde bir diğer önemli şahsiyet ise Reformcu Jan Hus’tur. Jan Hus yoksul bir ailenin çocuğudur, zamanın en önemli din bilginlerinden biri olmuştur. Katolik kilisesinin yoz uygulamalarına, servetine ve müsrifliğine yönelttiği eleştiriler nedeniyle 1415 yılında sapkın ilan edilerek kazıkta yakıldı. Çek halkının gözünde şehitlik mertebesine yükselmiştir. Engizisyon mahkemeleri, çoğunlukla “ihbar” müessesesi üzerine kurulmuştu. Eğer bir kişi kendi günahlarını gelip bir ay içinde itiraf ederse ve “özür dilerse” affedilirdi. Jan Hus bunu yapmadı. Yakılarak can verirken, papaza “Sana 40 gün veriyorum. Sen de 40 gün sonra öleceksin. Onu ölüme mahkum eden Krala ise sana da 1 yıl veriyorum. 1 yıl içinde cezanı çekeceksin ve öbür dünyada buluşacağız” demiş. Gerçekten de Jan Hus’un söylediği süreler içinde hem papaz hem de kral Jan Hus taraftarları tarafından öldürülmüştür.

Prag’a indiğimizde hava kararmak üzereydi. Rehberimiz bizi Vlatava Nehri’nin kenarında indirdi. Eski saat meydanını tarif etti ve serbest zaman verdi. Akşam 10’da buluşup otele gitmek üzere herkes dağıldı. Hava çok soğuk değildi, Vlatava nehrinin kenarında romantik bir yürüyüş yaptık. Mission Impossible filminin en heyecanlı sahnelerinden birinin çekildiği yerlerde puslu ay ışığına ve kartpostal güzelliğinde manzaraya karşı her gördüğümüzü aklımıza kazımaya çalıştık. Vlatava nehrinin sağında ve solunda çok güzel aydınlatılmış 13. yy’dan kalma yapılar var. Bunları görebilmek için bir tekne gezisi yapmanızı tavsiye ederiz. Bizim indiğimiz yerde en son yemekli tekne turu saat 8’deymiş. Biz o turu kaçırmıştık bu yüzden Eski Şehir Meydanı’na doğru yöneldik. Köprüden meydana giden yola Paris caddesi  deniyormuş. Sağlı sollu ünlü markaların mağazaları var. O hafta da moda haftasıymış diye ortaya bir yere podyum kurmuşlardı. Çok geçmeden meydana ulaştık. Sağda faytoncular, tam karşımızda ışıl ışıl masalarla sokağa taşmış cafeler solumuzda ise  Jan Hus anıtı vardı.  Heykelin tam arkasındaki alanda, yere gül yapraklarıyla muhteşem bir desen çizmişlerdi. Bu desene yukarıdan bakabilmek için bir platforma çıkılıyordu. Gül yapraklarının kokusu gecenin seriniyle birleşince insanda sanki bir bahçede yürüyormuş hissini uyandırıyordu. Bu meydandaki en ilgi çekici yapılarından birisi Eski Belediye Sarayı’dı. Bu sarayın 69’5 metre yüksekliğinde bir kulesi vardı. Yaklaşık 8TL. karşılığında  asansörle kuleye çıkılıyor. Merdivenle çıkmayı kimsenin gözü kesmiyor. Kulenin nefes kesen bir manzarası var. Kiremit çatılar, tüm büyük ve ihtişamlı binalar, kilise kuleleri ve her yer ayaklar altında.