Archive for February 25, 2011

Yaşar Kemal’den

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’ dan

Sanki Tülmen’i tarif ediyor:

”Vasili, denizin, tanyerleri ağarırken süt beyaz olmasını, arkasından da güneş ilk ışığını gönderdiğinde de bin bir renkte menevişlenmesini, seher yelleri eserken incecik, insanı esrikleştiren bir kokuyla kokmasını, baharın ucu göründüğünde ikiz tepelerin yamaçlarına gün vurduğunda da ilk açan sarı çiçeklerin dünyaya sarı, mis gibi kokularını yaymasını, pembe kiraz, şeftali, yabangülü çiçeklerinin buğulu buğulu açmasını, denize yansımasını, denizin pespembe dalgalanmasını ister.”

”…

Onlar, yaşadıkları sürece, bir kuytuda bitmiş som mavi bir çiçeğe dokunmaya kıyamadan, gözleriyle olsun bir kezcik hiç okşamışlar mıdır, iliklerine kadar sevinçten titreyip, iliklerine kadar bir mavi sevince kesmişler midir? Bir yağmur yeli sonrası, inen iri damlalar dünyayı toprak kokusuna boğmuşken, içleri pır pırr ederek, derin derin bu dünyanın güzel kokusunu ciğerlerine köküne kadar çekmiş, şu dünyaya, doğacak güne, toprağı yaran filize, açtı açacak tomurcuğa, bir çocuğun kapıp koyverdiği gülüşüne hayran kalmış, yaşama bir kez minnet duymuş, çok şükür dünyaya gelişimize, demişler midir? Şu deniz beyazken yaratılışın, ışığın, tanyerlerinin yeliyle birlikte esmesinin güzelliğinde, tadında eriyip, bu tansığa karışıp uçmuş gitmişler midir?”

İşe Başlamadan Okumalı!

Köyümü, Tülmen’imi, güzel insanları anlatan bir yazı yazıyorum. Bir türlü son halini veremedim. Üzerinde çalışacağım. Şimdilik bir şiir koydum. Her sabah işe başlamadan okumalı, yorgunluğun işte değil kafamızda olduğunu keşfetmeli. En sevdiğim yeri de başlangıcı. Sevgilerle…

Adamın Biri

Çifte koştuğun öküzler,

Senin kadar yorgun değil kardaş!

Sen ki kış ve yaz düşünceli

Sen ki kış ve yaz yalınayak!

Ne esnaf ne tüccar ne efendi

Senin kadar değil düşünceli

Senin kadar yorgun değil kardaş!

Sen ki kış ve yaz düşünceli

Sen ki kış ve yaz yalınayak!

Sevmesi sana mahsustur

Yüreğin hükmedince,

Boynun damarları kabararak

Türkü söylersin söyleyince,

En iyi sen gülersin,

Ölürsün öl deyince,

Sana mahsus çalışmak.

Sen ki kış ve yaz düşünceli

Sen ki kış ve yaz yalınayak!

CAHİT KÜLEBİ

Ne zaman anlayacağım?

Elim kolum yetmiyor, herkes ağlayarak içini boşaltıyor benimse yazmaktan başka yapabilecek bir şeyim yok.

Hayatın içinde yaşadığımız andan ibaret olduğunu, zamanın acımasızca akıp gittiğini, genç yaşlı demeden sevdiklerimizi her an kaybedebileceğimizi, hiç kimsenin ölmek için çok genç olmadığını, her günü son günümüzmüş gibi kutsayıp insanların kalplerine hiç keder ve üzüntü vermemiz gerektiğini ne zaman anlayacağım? Çalan bir telefonun ucundaki ses her an çok dengeli görünen hayatınızı allak bullak edip size dünyanın en üzücü haberini verebilir.

 “Şu dünya bir pencere, her gelen bakar gider.” Bakır abimiz de gitti. Bir hafta önce öğrendik hasta olduğunu, vedalaşma için bir hafta verdi bize Tanrı, ona da yetişemedik. 55 doğumlu, sanatkar, neşeli, iyi yürekli, iyi niyetli, “hulku geniş”, yardımsever, çocukla çocuk, dertli ile dertli, garip dostu Bakır abi. İri yarı, tatlı dilli, yardımsever… Mekanın cennet olsun, toprağın bol olsun, Tülmen’in toprağı seni de bağrına bastı demek. Yerin altındaki sevdiklerimizin sayısı gün be gün artıyor. Biz yeryüzündekiler ağlıyoruz, ah ediyor, vah ediyoruz arkanızdan. Her birinizle bir parçamızı biz de gömüyoruz çimen kokulu toprağa. Gün gelip de kavuşursak iyi bir “boş gece” ederiz öteki tarafta. 

Sensiz de devam edecek hayat Bakır abim. Acımız asla bitmeyecek belki ama hafifleyecek. Oğullarını evereceğiz, bahçene gelip kahve içeceğiz, diktiğin ağacın altında serinleyeceğiz. Çocuklarımız, briketlerini elinle sıvadığın havuzun etrafında oynayacaklar. Sanki bahçe duvarının ordan tozlu ayakkabıların ve elinde bağ makası ile çıkagelecekmişsin gibi aklımıza düşeceksin bir an. İşte o an içimizde bir şey cız edecek. Çok derinlerde bir sızı… Böyle böyle ölmekten korkmaz olacağız. Toprağın üstündeki tanıdıklarımızın sayısı toprağın altındakilerden az olunca artık biz de gün sayacağız. Sıramız gelince de gözlerimizi yumup Tülmen’in çamlı yolundan geçecek, Hacı abinin uzun kavaklarının serinlettiği, saman, tezek ve zahter kokulu boz renkli toprağın altına, yanınıza geleceğiz. Her gece ruhumuz bir yıldız olup kapkaranlık gecelerini aydınlatacak Tülmen’in. Işıl ışıl yanacaksın hep gökyüzünde ve kalbimizde. Allah seni rahmet eylesin, nur içinde yat. Kimsenin arkandan söyleyecek kötü bir şeyi yok, ne büyük mutluluk. Ruhun şad olsun…

İlhan Selçuk’un Son Yazısı

Bu yazı üstüne ne söylenebilir ki? Toprağın bol olsun İlhan Selçuk.

14 Nisan 2008 tarihinde gazetesindeki “Pencere” isimli köşesinde ameliyat olmadan önce kaleme aldığı son yazısı…

“Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar:
“Yol kapalı.”
Bozulursun..
Ama yapacağın bir şey de yoktur.
Bugün pazar!..
Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler…
Son haftalarda “nalları havaya dikmek” deyişini çok kullanmaya başladım. Benim hoşuma gidiyor; kimisi sevimsiz buluyor; ama, Türkçe mizahın başyapıtlarından biri…
İnsanlarla hayvanlar arasında eşitlik de sağlıyor…
Bektaşi’ye demişler ki:
– Nalları havaya dikenin nesine bakarsın?
– Sırtına.. demiş..
– Nasıl?
– Ya eyeri vardır, ya semeri…
Baba Erenler sınıfsallığı son nefeste bile unutmuyor, aşkolsun…
Gerçekte “nalları havaya dikmek” eğlencelidir, matraktır; ama, bizim temel felsefede böyle şey yok..
Ne var?
Ne olacak:
Enelhak…
Hiçbir din felsefesinin erişemediği bir öz…
Varlığın, evrenin, ruhun, maddenin, yerin, göğün, yaratanın, yaratılanın özdeşleştiği buluşmanın, birleşmenin, birliğin, tümleşmenin, eriyip kaynaşmanın dile daha yetkin ve güzel yansımasını düşünmek bile olanaksız…
Ortalıkta ne nal var..
Ne semer..
Ne eyer..
Neyin ne olduğunu bilen bilir, kimsenin kimseye malumatfuruşluk yapmaya hali yok, ayvayı bu dünyada yediğin zaman her şeyi anlarsın, edebiyata gerek yok…
Erenlere sormuşlar:
– Allah neden ölmüyor?..
Yanıt:
– Onun Allah’ı yok da ondan…
Eskiden Adana’da kafası kızan, Allah’a söverdi…
Ama bu Allah, kişinin öfkelenip bozulduğu keratanın Allah’ıydı:
– Ulan, senin Allah’ını, peygamberini, kitabını, cüdamını, yedi sülaleni, yetmiş yedi ceddini, vesaire…
Cevap:
– Ulan, ben de aynen seninkini…
Sonra?..
Ya bıçaklar oynaşır..
Ya ayırırlar..
Şimdi kaldı mı bilmem, böyle öfkeler…
Dur bakalım, şimdiden merak etmeye başladım.. yarın hekim takımı beni kesip biçecek, kolay iş değil, delip dikecek, ya da ben cahil kafamla öyle sanıyorum; peki ne olacak, gözümüzü tekrar açacak mıyız, yoksa ayvayı yiyecek miyiz?..
Biliyorum şimdi kimisi diyor ki:
– Aman canım, merak ettiğin şeye bak.. deli saçması…
Doğrudur…
Yaşamak nedir ki zaten?..
Fasa fiso…
Yaşamak nedir mi?..
Bir sabah kalktın, sevdiğin kadının gözünün altında derin bir çizgi gördün..
O da gördü mü?..
Görmez olur mu?..
Ya da henüz aynaya bakmadı..
Soru:
– Yaşlanıyor muyum?..
Sen görmezlikten geldin diyelim, o düşünüyor, dupduru ten nasıl böyle oldu?..
Nasıl olmasın ki, yaşıyorsunuz.
Kim bilir, belki gözü de teni de daha güzelleşti.
Ama şartlanmış bir kez.. Şartlanmışsınız.
Çizgilerin, yaşlılığın insana güzellik verdiğini kişinin kültürüne aşılayan estetik kültürüne erişmek için, insanların daha ne kadar yaşamalarına gerek var? 100 yıl, 1000 yıl?
İlkellik daha ne kadar sürecek?
Sürse de alt gözkapağının altındaki bir yeni çizginin insanı bu denli düşündürüp oyalaması, işte insanın gözeneklerine dek yaşamasıdır…
Yaşamak güzel şey Taranta Babu…
Dünyanın bugünkü kepaze haline insan bozuluyor, bir yanda açlıktan ölen çocuklar, yoksullar, bir yanda sayılamayacak kadar çok kadın köleler…
Öyle kadın köleler ki köleliklerinin bilincinde bile değiller…
Ve bu kadınlar saraylarda yaşıyorlar…
Dünya böyle kalmaz…
Biz de böyle kalmayız…
Hem kim kalmış ki canım..
Kim kalır ki…
Çok ermiş gelmiş geçmiş bu dünyadan…
Biri, 13. yüzyıl şairi Âşık Paşa …
Der ki:
“Acı dirliğim isteyen
Tatlı dirilsin dünyaya
Kim ölümüm ister ise
Bin yıl ömür olsun ona”
Yine de tekerlemeye geliyorum:
Nalları dikmezsem..
Daha görüşürüz…
Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola…
İkisine de eyvallah…”

Tam Zamanında Yaşamak!

Günaydınlar! Gününüz aydın, kalbiniz şen olsun, bugün en güzel haberleri aldığınız bir gün olsun!

TAM ZAMANINDA YAŞAMAK

Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon’da Hasan Ağabey’ in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…..

Can YÜCEL

Çaya Kaç Şeker

Sabah sabah nerden geldiyse aklıma…

Yalnızlığa dayanırım da,
Bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla.
Saat tıkırtısıyla…
Korkmam, geçinip gideriz biz mutluluğuyla,
Ama ;
‘Günün aydın , akşamın iyi olsun’ diyen
biri olmalı
bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa
kulağımda.
Yoksa ;
Zor degil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp,
bir başına yudumlamak doyasıya,
Ama:
‘Çaya kaç şeker alırsın?’
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra…

ELIF SEBNEM AKAL

İş Başı!

Öğrencilerimiz geldi. Hepsi çok güzel şeyler yaşamış. Okul ne kadar güzel olsa da tatil hep daha güzel. Herkes için, çocuk, büyük farketmiyor. Hepsi çok güzel “Dia-rama” lar hazırlamışlar. İki hafta sonra hakkında araştırma yaptıkları hayvan ile ilgili sunumlarını yapacaklar. Hepsi çok yaratıcı. Bütün işi onlar yapmış olsa da insan kedine bir pay çıkartıyor ve onlarla gurur duyuyor. Well done everyone, keep up good work!

40.Yıl Konseri

Konsere gitmeden önce Kemal, “Zülfü Livaneli’nin sahne performansı o kadar da iyi değildir. Bir adam nasıl olur da bu kadar harika bağlama çalıp bu kadar kötü söyleyebilir, merak ediyorum.” demişti. Konserden sonra ise “İyi ki gittik!:)” dedi. Tek kelime ile muhteşemdi.

 Zülfü Livaneli’nin 15 yıldan beri  Anadolu Yakasında verdiği bu ilk konserde Bostancı Gösteri Merkezi hıncahınç doluydu. 4 kişiden oluşan çok profesyonel bir orkestrası vardı. Kanunun öyle bir melodisi vardı ki dinlerken sanki melek olmuş gökyüzünde uçuyordum. Leylim Ley, Yiğidim Aslanım, Karlı Kayın Ormanı, Eğil Salkım Söğüt, Memetçik Memed, Ah Benim Şair Telaşım, Kan Çiçekleri, Ege ve tabi ki  Ey Özgürlük salonu inletti. Hep bir ağızdan söyledik şarkıları. Çıkışta şarkı söylemekten boğazım ve alkış çalmaktan ellerim ağrıyordu.

Zülfü Livaneli söylediği şarkıların hikayelerini de anlattı. Bestelediği sözlerin sahipleri hakkında da bilgi verdi. Nazım Hikmet, askerlerin kurtuluş savaşında trenle taşınması sırasında raylardan çıkan sesten esinlenip “Memetçik Memed” i yazmış . “Stockholm’de 20’li yaşlardaki biri” diye bahsettiği kendisi de bu şiiri aynı ritimle bestelemiş.  Ayrıca Livaneli, yıllar önce bir tesadüf sonucu Konya’da kendi halinde yaşayan bir şairin, Ahmet Çuhacı’nın, şiirlerine rastlamış. Şiirlerindeki yalınlık, az sözle çok duygu anlatmasındaki ustalık sanatçıyı çok etkilemiş ve onun şiirlerini de bestelemiş. Örneğin “Sevda Değil” in yazarı Ahmet Çuhacı’ymış. O akşam, Çuhacı da herkes gibi biletini almış, gelmiş sırasına oturmuş ve Livaneli’yi dinliyormuş. Işıklar birden ona çevrildi ve bütün salon sevgiyle onu alkışladı. Bir şair için ne unutulmaz bir an! İşte size Ahmet Çuhacı’dan bir şiir:

Benle başlayan benle bitecek tarihimin

Ortasını çoktan geçtim biliyorum

Sana yazmanın başındayım

Ne kadar da sürer bilmiyorum

Mektup yazmak elimde yaşamak değil

Ve sürüyor hayat sürüyüp zincirlerini…

                                                                              Ahmet Çuhacı

Kısacası konser çok güzeldi, çoğu şarkıda gözümden yaşlar boşandı. İnsan neler neler hatırlıyor böyle ezgilerin eşliğinde. Hayatınıza renk katın, sevdiğiniz bir sanatçının bir konserine gidin. Belki siz de benim gibi hep o şarkıyı dinlediğiniz anları tekrar tekrar yaşar, bütün duyguları acısıyla tatlısıyla tüm kalbinizle yeniden deneyimlersiniz.

Sevgiler…

Livaneli ile Livan

Bu akşam Bostancı Gösteri Merkezi’nde Zülfü Livaneli’nin konserine gidiyoruz. Livan adını verdiği özel bağlamasıyla sürpriz bir repertuar hazırlamış. Merakla bekliyorum:) Nasıl olduğunu anlatırım. Geçen yaz Antalya’ya arabayla giderken yol boyunca “Ey Özgürlük” şarksını dinledik. Kimi zaman dik yamaçlarla çevrili dar geçitlerden geçerken, kimi zaman sağımızda ışıl ışıl parlayan masmavi denizi izlerken, kimi zaman da reçine kokulu çam ormanlarının sessizliğinde haykırdık : “Ey Özgürlük!!!” İronik bir biçimde, yaşamımın çoğunu dört duvar arasında, her anı planlanmış bir zaman diliminde geçiriyor olsam da ruhum bir kuş gibi özgür. Annemin dediği gibi: “Aslında hiç birimiz özgür değiliz, ya da hepimiz özgürüz.” Everything is in your MIND!    

Fransız Şair PAUL ELUARD’ın insanın tüm hücrelerine işleyen ölümsüz şiiri, umut, özgürlük ve etkileyici bir yalınlıkla içimde ne kadar duygu varsa hepsini harekete geçiriyor. Zülfü Livaneli’nin bestesi şiiri unutulmaz kılıyor. Gözlerinizi kapatıp Ey Özgürlük” ‘ü yüksek sesle dinleyin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

                     EY ÖZGÜRLÜK
  
                     Okulda defterime
                     Sırama ağaçlara
                     Yazarım adını 
                     Okunmuş yapraklara
                     Bembeyaz sayfalara
                     Yazarım adını
Yaldızlı imgelere
Toplara tüfeklere
Kralların tacına
En güzel gecelere
Günün ak ekmeğine
Yazarım adını
                                                   Tarlalara ve ufka
                                                   Kuşların kanadına
                                                   Gölgede değirmene yazarım
                                                   Uyanmış patikaya
                                                   Serilip giden yola
                                                   Hınca hınç meydanlara adını
                                                   Ey özgürlük!
Kapımın eşiğine
Kabıma kacağıma
İçimdeki aleve
Camların oyununa
Uyanık dudaklara
Yazarım adını
                                                    Yıkılmış evlerime
                                                    Sönmüş fenerlerime
                                                    Derdimin duvarına
                                                    Arzu duymaz yokluğa
                                                    Çırçıplak yalnızlığa
                                                    Yazarım adını
Geri gelen sağlığa
Geçen her tehlikeye
Yazarım ben adını, yazarım
Bir sözün coşkusuya
Dönüyorum hayata
Senin için doğmuşum haykırmaya
Ey özgürlük!
P. Eluard

Yaşamın Kıyısında!

Bu aralar üstüste olan bazı olaylar bana çok değişik şeyler düşündürmeye başladı. Hepimiz yaşamın kıyısındayız! Arayıl tatillerinde ben genelde tek başıma ailemin yanına giderdim. Bu yıl ilk defa eşim de bizimle birlikte Urfa’ya geldi. Tatilin 2. günü bir haber aldık. Eşimin her gün bindiği ve çoğu zaman en önde şöförün hemen yanında oturduğu iş yeri servisinin tekerleği fırlamış ve araç TEM’de kaza yapmış. Yaralılar hastanede. Kemal Urfa’ya geldiği için bu kazadan kıl payı kurtuldu.

Dün ise tam bir Kara Çarşamba idi. Dün iş yerine motoruyla gelen bir arkadaşımız Bahçeköy yolunda kayan bir araba yüzünden ölümle burun  buruna gelmiş. Doğrudan üzerine gelen arabanın sürücüsüyle göz göze geldiği o anı hiç unutamadığını söylüyor. Motorunu sağa yatırarak gelen arabanın tamponunun önüne kadar sürüklenmiş. Motorunda kırılan parçalar olmuşsa da Allah’tan kendisinde ciddi birşey yok.

Son olarak dün akşam olanlar çok ilginç. Bakırköy’de bir işim olduğu için erkenden okuldan çıktım, telaştan telefonumu okulda unutmuşum. Akşam 6 gibi eve gittiğimde Dudu beni defalarca aradığını, Defne’ye nar yedirirken bir nar çekirdeğinin burnuna kaçtığını söyledi. Nar çekirdeği dediği için pek telaşlanmadım, Otribebe veya cımbızla alırım, diye düşündüm. Burnuna baktığımda ise nar çekirdeği değil, kocaman bir nar tanesinin kızcağızın burnuna kaçtığını, burnun en dar yerinde çok sıkışmış olduğunu gördüm. Hemen doktorunu aradım, “Acilen bir KBB doktoruna götürün, çıkartsın” ,dedi.

Bütün zor zamanlarımda olduğu gibi hemen BACK-UP’ı aradım. Hattaki doktor ile görüştüm ve bir ambulans yönlendirdiler ama bizim sitenin girişi çıkışı çok zor olduğu için ambulansın burayı bulmakta zorlanabileceğini ve çok zaman kaybedebileceğini söyledim. Bu arada Defne, durmadan “Nar var! Burnum! Çıkmıyoo!” diye sızlanıp duruyor, burnunu kaşımaya çalışıyor. Bir yandan onu oyalıyoruz, bir yandan telefonla konuşuyoruz, bir yandan çocukları giydirip dışarı çıkmaya hazırlanıyoruz. Sonra Defne ağlamaya başladı. Ağladıkça nar tanesi daha derinlere kaçacak diye iyice korkmaya başladık. Sonra ambulansı beklemeyip doğrudan evimizin yakınındaki sağlık merkezine gitmeye karar verdik. Dörtlüleri yakıp hızla polikliniğe gittik. Acil’deki doktor hemen müdahale edip nar tanesini çıkarttı. İşte, yaşamın kıyısındayız! Her ne kadar doktorun müdahalesi ince uçlu uzun bir cımbızla taneyi almaktan ibaret olduğu için basit ve kolay görünse de o tane derinlere kaçıp nefes yolunu tıkayabilirdi. Her şey olabilirdi, Allah esirgedi.

Yazılan geliyor sağ olan başa! Hep güzel olsun yazınız…

İşte size mutlu olmak için 5 basit kural:

1. Kalbinizi nefretten arındırın.

2. Zihninizi endişeden arındırın.

3. Basit yaşayın.

4. Çok verin.

5. Az bekleyin.