Archive for June 7, 2011

LOVE

I WISH YOU

      THE HAPPINESS OF LOVE,

THAT DOES NOT CHANGE WITH CHANGE

      THAT SHINES

AS SURELY IN AGE AS IN YOUTH.

**************************************

                   I WISH YOU THINGS

TO CATCH YOUR HEART IN BEAUTY, IN JOY

                AND IN AMAZEMENT.

                                 THINGS

THAT WILL MAKE YOU SHOUT WITH LAUGHTER

                    AND STIR YOU TO EXCITEMENT.

WISH!

I wish you the happiness

     of taking your shoes off

 after a hard day’s shopping.

– the happiness of an elaborate

         scratch on waking.

– a resounding sneeze.

    – stretching till you crack.

– a yawn that goes on

     and on and on.

KAVGAM!

Ömer o gün bir bağırış çağırış ile uyandı. Ağıza alınmayacak küfürler, bağırışlar, çağırışlar tüm tetirbede yankılanıyordu. Üzerindeki yorganı iki tekmede çabucak savurup ayağa kalktı. Yattığı somyanın altındaki naylon terliklerini ayaklarına geçirip damın siyencine doğru koşturdu. Bütün komşular daracık sokağa doluşmuşlar, herkes birbirini tutmaya çalışıyor, bu kargaşada kim kiminle kavga ediyordu anlaşılmıyordu bile. Çizgili pijama ve beyaz atletle itişip duran erkekler arasından bazı yüzler tanıdık geliyordu ama Ömer onları normalde şalvar ve kasketle görmeye alıştığından kim olduklarını tam olarak çıkaramıyordu. Ama Eşref abinin göbeğini nerede olsa tanırdı; koca bir davul gibi, kendi boyutunda bir çocuğu yutmuş gibi, masallarda karnına taş doldurdukları kurtunki gibi dev bir göbekti o. Üzerine gelen kişiler önce bu dev küreye çarpıyor, sonra başka birinin kucağına savruluyorlardı. Eşref abinin sağ kulağının üzerinden uzatıp sol kulağının üzerine doğru hep özenle taradığı iki tel saçı itiş kalkışta dağılmış, sağ tarafında tuhaf bir tutam olarak eğreti bir biçimde sallanıyordu. Bir süre sonra kalbalık iki gruba ayrılır gibi oldu. Bir tarafta Eşref Abi ve onu zaptetmeye çalışanlar; diğer tarafta da karısı Nuriye Teyze ve çocukları Hasan ile Züleyha duruyordu. Nuriye Teyze’nin sıska kardeşi İzzet, kendi kalıbına bakmadan ikide bir Eşref Abi’nin üzerine doğru atılıyor; koluna girenler, kav gibi adamı hoop, safına geri çekiveriyor, hamleyi kolayca engelliyorlardı. Enik gibi arsız İzzet durmak bilmiyor, iki dakika sonra yeniden celalleniyordu. Ömer dirsekleri ile taş siyence dayanıp ağırlığını öteki bacağının üzerine verdi. Bu mesele daha uzun süreceğe benziyordu. “İyice bir izleyeyim de, öğretmenim ‘Gördüğünüz bir kavgayı yazın’ dediğinde uzun uzun yazayım.” diye düşündü Ömer ve başladı kendini de bu kavganın içinde hayal etmeye.

Gülle:  Bilye

Meleğim ve Ben!

MELEĞİM VE BEN

 Oyuncak sepetimiz sakat bebeklerle doluydu. Kimisinin saçı kel, kimisinin gözü kör, kimisi ise kolsuz bacaksızdı. Hele yüzüne tükenmez kalemle makyaj yapılmış bebekler kabusumdu benim. Hiçbiri ile oynayamaz, onlara bakmaktan bile korkardım. Yeni bebek istediğimde ise “önce evdekilerle oyna!” cevabını alırdım.

Dördüncü kardeşim doğduğunda yedi yaşındaydım. Evimiz ana baba günü olmuştu. Eee, olacak artık, üç kızdan sonra nihayet bir erkek çocuk doğmuştu çünkü. Annemin, bembeyaz çarşaflar içinde kıpkırmızı ve yamuk suratlı bir bebekle yattığı misafir odasına girmeden önce her gelen elindeki paketi holdeki masanın üzerine bırakıyordu. Paketlerin bazıları rulo halinde, bazıları da dikdörtgen veya kare kutu şeklinde oluyordu. Bazen de içinde tepsi olduğu hemen anlaşılan yamyassı paketler geliyordu.  Ben de, içeride hepsi bir ağızdan konuşan onlarca kadından çok, her çocuk gibi, paketlerin içinde ne olduğuyla ilgileniyordum. Hep oyuncak bir bebek getirmiş olmalarını diliyordum. Oysa oyuncak bebek asla iyi bir doğum hediyesi olmazdı hele doğan çocuk erkekse…

Misafirler gitmeden paketlere dokunmak yasaktı. Ablam ve ben, her akşam üstü son misafirin gözlerinin içine bakar, içimizden bir an önce kalkıp gitmesini isterdik. Son misafirin kapıdan çıkmasıyla hediyeleri kapıp misafir odasının ortasına yayardık. Annem hangi hediyeyi kimin getirdiğini öğrenmeye çalışırken, biz de iştahla paketleri açardık. Gazeteye sarılı hediyeler pek hoşumuza gitmezdi. Genelde yastık kılıfı, havlu, namazlık veya elbiselik kumaş gibi bizce gereksiz şeyler olurdu çünkü içlerinde. Ambalaj kağıdına sarılı kutuların içinden ise genelde tabak, kase, bardak gibi şeyler çıkardı. Bunlar da bize gereksiz gelirdi ama hiç olmazsa kağıtlarını defter kabı olarak kullanabileceğimiz için sevinirdik. Bir de kolonyalar vardı, şişe şişe, boy boy, turuncu ve sarı…. Ben bütün dikdörtgen paketleri içinden bebek çıkacak umuduyla açardım. Tabi kolonyaları görünce dudak büker, bu sene de evdeki kırmızı suratlı kel bebekle idare edeceğiz diye düşünürdüm.

        Bir gün, kocası subay olan üst komşumuz annemi ziyarete geldi. Getirdiği paketi herkes gibi masanın üzerine bırakmıştı. Benim o günkü görevim ise gelen misafirlerin çocuklarını oyalamak, onların evdeki eşyaları kurcalayıp dağıtmalarını önlemekti. Bir yandan subayın kızıyla oynarken, diğer yandan aklım pakette kalmıştı. Mavi, üzerinde beyaz yıldızlar olan parlak ambalajın içinde ne olduğunu iyice merak etmeye başlamıştım. Ne kareydi, ne dikdörtgen; ne tepsiydi ne tabak; köşeli değil, yuvarlaktı. Nihayet akşam oldu ve son misafir olan komşumuz da kalkmaya niyetlendi. O kapıya yaklaştıkça, hızlanan kalp atışlarımın dışarıdan duyulacağından korkuyordum. Kadının kapıdan çıkmasıyla paketi kapıp misafir odasına girmem bir oldu. Bir yandan paketi çabucak açmak, diğer yandan ambalajı yırtmamak istiyordum. Nihayet ablamın da yardımıyla ambalajı yırtmadan bantları çıkardım. Paketten çıkan baharatlıkları görmemle hevesim yüzümde dondu. Bebek değil, plastik kapaklı, altı tane  yuvarlak kavanozdu gelen. Kavanozlar beyaz, porselendi. Ön yüzlerinde yapraklı bir dal resmi vardı. Birisinin arkasında başka bir resim olduğunu fark ettim. Kavanozu döndürmemle suratımı geniş bir gülümseyişin kaplaması bir oldu. Kavanozun üzerinde bir melek resmi vardı. Turuncu elbiseli, pembe yanaklı, kocaman kanatlı bir melek…Elinde kırmızı bir kalp vardı. Gülümsüyordu melek. Biraz tombuldu, saçları da biraz dağınık, çizgi filmdekiler gibi…Yine de çok şirindi. O anda dünyadaki en güzel resme bakıyormuş gibi hissettim. Elimi resmin üzerinde gezdirdim. Saçlarına, kanatlarına dokundum. Onu sıkıca tuttum, baharatlık olması önemli değildi. O bir melekti, benim meleğimdi, benim bebeğimdi. Diğerleri kolonyalar ve kumaşlara dalmışken, meleği bluzumun içine sokuverdim. Yavaş yavaş odadan çıkmaya hazırlanırken, annem, “AAA! Beş tane mi bu kavanozlar?” dedi. Ablam, “bilmiyorum, ama bunları subayın karısı getirdi” dedi. Bakışlarını bana çevirmeleri ile karnımdaki şişliği fark etmeleri bir olmuştu. Utanarak çıkardım kavanozu. “Kızım ne var bu kavanozda? Ne yapıyorsun?” dedi. “Anne bir melek resmi var” dedim. O kavanozun üzerinde ne resmi olduğu önemli değildi. Önemli olan takımın bozulmamasıydı. “Ama anne bak bu zaten takımdan değil, diğerlerinin resimleri farklı” dedim. “Olsun, bir yanlışlık olmuş herhalde” dedi. “Ben bunların öteki yüzünü çeviririm, hepsi beyaz, o zaman takım olurlar” dedi. Tartışma bitmişti. Benim meleğim de diğer kavanozlarla beraber mutfağa yollanmıştı.

        O gece gözüme uyku girmedi. O meleği istiyordum. Ona tekrar dokunmak, bütün gece bakmak için içimde engellenemez bir istek vardı. Annemler yatak odasında ben ve kardeşlerim ise aynı odada, yere serili yataklarda yan yana yatıyorduk. Soba soğuduğundan uyuduğumuz oda geceleri soğuk olurdu. Bense hep üstümü açardım. Annem son çareyi bana bir tulum dikmekte bulmuştu. Fermuarlı tulumum, geniş bir çuval gibiydi. Uyumadan önce tuvalete gider sonra da pijamalarımı giyip beni tuluma sokmalarını beklerdim. Tulumun fermuarının boynuma kadar çekilmesiyle sıkıntılı gece başlardı. Bunalırdım, elim yorgana yetişemezdi, kozalaktaki tırtıl gibi kıvranırdım. Sonra ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer ve sıkıla sıkıla uykuya dalardım. Ama o gece farklıydı. O gece meleğim olmadan uyumayacaktım. Saatler geçmek bilmiyordu. Tulumu içerden açmak imkansızdı. Odadakiler de uykuya dalmıştı. Bir ben uyanıktım. Bir yandan korkuyor, daha fazla uyanık kalmak istemiyor, bir yandan da yanımda meleğim olmadan uykuya dalmak istemiyordum. Çareyi ablamı uyandırmakta buldum. Yuvarlanarak yanına gittim. Kıçımla ona vurarak, “Abla çabuk kalk, altıma yapacağım. Abla çok sıkıştım, abla çabuk, ablaaa…” diye sızlandım. Dişlerini gıcırdatmayı nihayet bırakarak uyandı. “Abla tulumu aç hadi, altıma yapacağım yoksa” dedim. Uyur uyanık, açtı tulumu. “Senle geleyim mi?” diye homurdandı . “Yok” dedim “hemen gelirim”. Özgürlüğüme kavuşmanın heyecanı ama odadan gece tek başına çıkmanın korkusuyla kapıya yaklaştım. Yerler buz gibiydi, ama terlik giyemezdim, ses çıkardı. Sessizce mutfağa gittim. Meleğim ordaydı. Rafta, yüzünü duvara dönmüş kavanozların arasında onu almamı bekliyordu. Musluğa asılarak tezgahın üzerine çıktım. Mutfak geceleri ne de korkunç oluyordu. Kavanozları tek tek çevirdim, üçüncüsünde onu buldum. Biraz ağır geldi bana. Herhalde içine bir şey koymuşlardı. Tezgahtan atlayıp odaya koşuverdim. Odanın kapısını arkamdan kapatmamla gerçekten tuvalete gitmem gerektiğini fark ettim. Ama artık gidemezdim, meleğim benimleydi ve çok uykum vardı. Kardeşlerimin üzerinden atlayarak yerime geçtim. Kavanozu sıkı sıkı tutuyordum. Tulumu yorganın içinden çıkarıp ayak ucumuza attım. Bu gece tulumla yatmayacaktım. Üşümüştüm, yorgana girdim. Başımı yastığa, meleğimi de yanıma koydum. Elimle okşadım onu, öptüm. Kavanozun içinde bir şey vardı ama o beni ilgilendirmiyordu. Kavanozun üstünde, dünyanın en güzel meleğiyle o gece hiç uyumadığım kadar tatlı bir uykuya daldım. Denizlerde yüzdük, balıklarla oynadık rüyamızda.

        Sabah olduğunda garip bir şeyler olduğunun farkına vardım. Yorganın içi biraz serindi. Serinlik bir kenara asıl meleğim yoktu. Korkuyla irkildim. O anda porselen ayağıma değdi. Kavanoz yuvarlanmış, oraya gitmişti. Ona elimi uzattığım sırada ıslaklığı fark ettim. Meleğim altına yapmıştı. Yorganı üstümden atmamla, korkudan bir daha altıma yapasım geldi. Döşek sırılsıklamdı. Yine ablamı uyandırdım. Kızcağız gördükleri karşısında uyandığından emin olamadı. Altımı ıslattığım yetmezmiş gibi bir de gece getirdiğim kavanozun kapağı açılmış ve içindeki bütün çay yatağa dökülmüştü. Pijamalarım kapkara olmuştu. Gece olanları hatırlamaya çalışmak yerine annemden yiyeceğim dayağı hesap etmeye başladım. Bir yandan da yüzüne kara kara çay yaprakları yapışmış olan meleğime bakıyordum. Bu haliyle bile çok güzeldi.                                   

        Tokyo terliğin kıçımda oluşturduğu desenler akşama doğru geçmeye başlamıştı. Meleğimle ilk gecemiz biraz sıkıntılı geçmişti. Banyoda bana bir daha böyle şeyler yapmayacağına söz vermişti. Tabi annem o çişli kavanozu bir daha mutfağa sokmadı ve biz ayrılma korkusu olmadan yıllarca beraber yaşadık. Zamanla ben de ona benzedim. Tombul, pembe yanaklı, dağınık saçlı ve hep gülümseyen biri oldum.:)

VY.2006