Archive for September 8, 2011

2011’de

Çocukluğumda soluğum havayı ciğerlerime yeniden doya doya çekerken geçen ay, belki bir kaç kilometre uzağımda yaşanan bir dramdan tamamen habersizdim. Aşağıdaki haber beni çok etkiledi. Okuduğum günden beri ne yapabilirim diye düşünüyorum. Umarım birileri bu sesi eninde sonunda duyar ve dokunabildiğimiz kadar cana dokunur; çare oluruz zamansız ölümlere.

Bu haberin gölgesinde yaz tatilinde yaşadığım tüm mutlulukları dile getirirken içim biraz burkuluyor.

2011 yazının teması ayrılıklar ve kavuşmalar idi. Biyolog ablam, bizim deyimimizle ‘sinek avlamak’ için Yunanistan’a gitti. Ayrıldığı kızını anneme emanet etti. Biz Urfa’ya gittik ve kızlarım babalarından ayrıldılar. Erkek kardeşim kız arkadaşından ayrıldı. Sonunda herkes toplandı, aileler, babalar-kızlar bir araya geldi ama yine hemen arkasından “big bang”  misali herkes evine gitti.

Köyde unutamadığım günler yaşadım. Bir akşam üzeri bir çılgınlık yapıp kızları da alıp dağa çıktık. Yolda deve dikenleri “kara haciler” eteklerimize yapıştı, kersekler ayağımızın altından yuvarlandı, kızları sırtımızda taşımak zorunda kaldık, “ginderler” gördük. Derken sonunda Tülmen’in “kayarpızı”kokulu dağında efil efil esen rüzgara karşı serin kayaların üzerinde oturup gün batımını izledik. Gökyüzünün nar çiçeği rengi, güneşin yaldızlı bir tabak gibi karşı tepenin arkasına usulca kaybolmasıyla daha da göz alıcı bir hal aldı. Önümüzde göz alabildiğince uzanan bağlar, köyler, evler ve yaşamlar, öylece bakakaldık bir süre.

İnsanın evreni anlamaya en yaklaştığı an dağ başlarında, güneş batımlarında olsa gerek.  Sonsuz uzayda, gizemli bir güneş sistemi içinde, mavi yeşil bir gezegende, bulutların ve yedi kat göğün altında bir ülkede, küçük bir şehirde, güzel bir köyde, kel bir dağın başında, bir taşın üstünde ben oturmuşum ve benim içimde, kalbimde, beynimde, kanımda, damarlarımda, hücrelerimde, onların da içinde hem de kat kat içlerinde devinip duran, yaşayan, gelişen, değişen şeyler. Bir süre sonra bu sistemdeki yerimi, anlamımı, değerimi, ilahi amacımı sorgulamayı bıraktım ve kendimi sadece akışa bıraktım. O anda öyle bir huzur kapladı ki içimi sanki bedenim bir anda dumandan bir siluete dönüştü ve kendime dert saydığım şeyler birer birer içimden geçip gittiler.

İnsanoğlu sürekli öğreniyor. 31. yaşımda bir dağ başında öğrendiğim şey, bu hayatta en büyük becerinin başımıza gelen her şeyi hoşnutlukla kabul etmek gerektiği. Bazı şeyleri değiştirmek için çaba sarfedebiliriz ama sonunda işler istediğimiz gibi sonuçlanmayabilir. Sadece kendinize biraz zaman verin, aradan bir süre geçtikten sonra dönün ve geriye bakın, yaşadıklarınızı ilişkilendirin ve anlamlandırmaya çalışın. Noktaları birleştirin ve ortaya çıkan resmi izleyin. En kötü dediğiniz kader bile büyük resmi görmeyi başardığınızda paha biçilemez bir mücevher güzelliğinde karşınıza çıkacaktır.