Archive for January 25, 2012

Balıklıgöl’de

20120125-204141.jpg

Dedemin mobiletinin arkasında bir yaz ramazanında büyülü bir ikindi vakti Ayn-Zeliha’ya gelişim… 25 yıl öncesi…
Ve dün! Kızlarımın elinden tuttum, masmavi gökyüzünde taklacı güvercinler kış güneşinin tadını çıkarırlarken Ayn-Zeliha’ya yeniden gittim. Dedem yoktu bu sefer. Asla da olmayacak zaten. Bir gün de benim kızlarım gelecekler buraya. Bensiz… Hayat ne garip!

Magic Potions – Display

This photo is taken before Joel put everything on the board. He made the shelves out of strafor and painted them.

 

Magic potions-II

Ingredients vary from potion to potion. Some recipes call for a pair of red shoes and an eagle’s beak and while others call for a speck on onion and some spider webs.

 

Magic potions

Are you tired of using the same activities every year? Are you brave enough to drink from our magic potion? Have a sip and nothing will be the same again. BRAIN BOOSTER juice is just for you. After reading Freckle Juice, we practiced writing ingredients and recipes. Then we designed bottles for our own magic potions and advertised them in class. Finally, we made spell books with own magic spells. But this activity can be used to practice reading and writing recipes, to practice using countable and uncountable nouns and quantifiers and to familiarize students with the labels, slogans, and advertising language, too. Here are some of the ideas of the students:

DLMJ – Dance Like Michael Jackson Juice

Fly like a kite potion – Have you ever seen Istanbul from a bird’s eye?

Sing talk potion – You will never stop singing!

Dream juice – Drink and all your dreams will come true!

Talk angrily/happily/silently/backwards potion – You don’t need to change your voice it will automatically happen after you drink it.

Blue berry juice- Do you want to be a blueberry?

They loved this activity and we had fun, too:) The best part was when they did their potion’s commercial.

 

 

TEACHING IDEAS

The people around us can change the way we perceive the world. I used to think we can never “talk the same language” with people from other countries. Some people in my past helped me to have this insight. However this year some people I met made me to change this impression. Charlie Jones said: “You are the same today as you’ll be in five years except for two things: the books you read and the people you meet.” I am trying to read as many books as I can but on the other hand I am thankful to God to let me work with a group of such a nice people this year. Joel is one of them. He is the artist of our room; moreover, he has got a personality that makes me marvel again at how humans can be both so unique and so similar. Despite the borders  that divide countries, people have so much in common and can laugh at the same stupid things. I wish him and his beautiful wife Simay happiness and all the best.  Our team is more powerful than ever thanks to the different points of view we all bring to it. At every meeting, we brainstorm on the best way of teaching a topic and in the end a wonderful idea appears as a result of our often quite different contributions. We get inspired by each other and in the end, Joel creates beautiful displays. Now it is time to share some of our work with all language teachers.

If you are short of ideas check out ours; hopefully they might give you some inspiration. Come on in, open the door!

 

 

“Bu kibarlık da bize nerden gelmiş?”

Rahmetli dedem karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışıkta duran arabalara tek tek başıyla selam verir, teşekkür ederdi. Mağazalardan çıkarken suratı yeri süpüren kasiyerlere her seferinde nazikçe teşekkür ederiz hiç bir cevap bile almayız. Trafikte bir kavşağa yaklaşmaya göreyim, ayağımı gazdan çekince en az 10 dakika beklerim, dana gibi dalanlar ise hemen geçiverir. Yol hakkı kimin, düşünen olmaz. Arabanın her tarafında “dikkat çocuk var” yazar buna rağmen trafikte her an birileri sıkıştırır, üzerimize atlar. Okulda kızımı döven çocuğun annesini ararım, kaşıkla verip kepçeyle alırım. Birisinin apartmana yaklaştığını görelim, onlar defalarca suratımıza kapatmış da olsalar kapıyı, biz açıp bekleriz içeriye girmelerini. Uçakta, minibüste insanlar koltuklarını sonuna kadar yatırırken hiç rahatsız olmazlar, onların yerine arkada sıkışan ben utanırım. Enayi gibi sıramızı bekleriz. Bize araba çarpsa yerden kalkar “Abi bir hasar var mı, ödeyim” deriz. Konuştuğumuz kelimeleri özenle seçmeye çalışır, kimseyi kırmamaya özen gösteririz. Teyzem yanında çalışanlardan birisine benim beyim şöyledir, böyledir diye anlatırken karşısındaki dayanamamış “Abla, beyim nedir?” diye sormuş. Ve bunun gibi nice örnek…

Kibarlık, nezaket dünyada ne kadar makbul sayılsa da İstanbul’da yaşayan birisi için en aptalca davranış şekli sanırım. Bazen kan beynime sıçrıyor ve yeter artık ben de “yırtık” olacağım diyorum. Bir olay oluyor, güya ağır bir sözü sesim titreyerek, yanaklarım kızararak ve ürkek bir kedi gibi söylüyorum. Ne kadar haklı olsam da beden dilim, ez beni, ben her şeyi hak ettim diyor sanki. Geçenlerde bir sorun çıktı. Tamamen haklı olduğumuz bir meselede karşı taraf ile telefonda görüşmemiz gerekti. Makinalı tüfek gibi suflörsüz çalışan bir çeneye annem kendini ifade etmeye çalıştı. Telefondan taşarak neredeyse bütün odayı dolduran tiz ses, soluklanmak için es verdiğinde annem ancak: Gülüm benim, canım, bak, ne olur, durum öyle değil, sen çok değerlisin, kurban olayım, ayağının altını öpeyim, vs. diyebildi. Oysa aynı klasmandan biri o kişiye çok güzel ağzının payını verebilirdi. Konuşma sona erdiğinde annem Ice-Age’deki zavallı sincap gibi çaresiz, söylemek istediklerini söyleyememenin verdiği sinirle: “Le Allah bizim cezamızı versin. Bu b.k gibi kibarlık da bize nerden gelmiş?” diye patladı. Cümle her ne kadar kendisiyle çelişiyor gibi görünse de aslında onun ne demek istediğini hepimiz çok iyi anladık. Sonrasında çok güldük ama bu bize hep oluyor. Sebebini bilmiyorum. Belki Ahmet Arif’in dediği gibi “bilmezlikten değil fukaralıktan” dır ama malesef öyle bir yerde yaşıyoruz ki erdem bildiğimiz şey kendimizden nefret etmemize sebep oluyor.

“Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi olun” demiş Ghandi. Valla İstanbul değişmiyor Ghandi, ne yapayım bilmiyorum. Ya ben değişeceğim ya bu şehri değiştireceğim. Her ne kadar bu resimdekilerin 4’ü doktor olsa da kavgada gözlerini budaktan sakınmazlar. Yetti artık İstanbul, savulun biz geliyoruz. No More Kibarlık!!!:)