Archive for August 31, 2012

Gezi

İki günlük Margaret River gezisi ile ilgili herseyi Ceren’in blogundan alıp aşağıya yapistiriyorum, ayrıntılı bilgi icin dileyenler cerenmus.blogspot’a bakabilir.
“İlk olağanüstü durak ise Busselton Jetty. Burada kısa bir ayakları açma, sahile park edip güney yarımkürenin 2km’lik en uzun iskelesinde yürüyebilirsiniz. İskelenin gemilerden alınan yüklerin taşınması için ufak bir raylı sisteme sahip olduğunu ve bugün sadece ilk 100mt’sinin açık olduğunu belirteyim. İkinci durak Dunsborough’a yakın sörfçülerin durağı Eagle Bay ve hemen ardındaki muhteşem sahil Bunker Bay olmalı. Batı Avustralya’nın en batısındaki duraklardan biri olan Bunker Bay yüzmek, güneşlenmek, balık avlamak ve piknik için ideal. Hemen yakınlardaki Cape Naturaliste National Park sevimli bir deniz fenerine ev sahipliği yapıyor. Güneş battıktan sonra kangurular etrafta zıplamaya başladığı için kesinlikle araba kullanmamalısınız. Kanguruya çarpmak ve sadece ona değil, kendinize de zarar vermek an meselesi. Konaklama için uygun bir sahil seçebilir, doğa ile içiçe kamp yapabilir ve uyuyabilirsiniz. Biraz konforunuza düşkünseniz, dünyanın en en en güzel mini oteli Yallingup’ta Sienna Lodge’dur ve üzüm bağlarının ortasında, minik bir gölet ve 4 odalı bağ evinden oluşur. Dolunayda gece bahçede mutlaka gezinin, ufak sundurmada gökyüzünü ve milyonlarca yıldızı izleyin. Mutlaka yanınızda sevgiliniz olsun ve 3 saat önce size dünyanın en romantik kumsalında – ismi bize özel kalsın 😉 – evlenme teklif etmiş olsun ve kalbiniz bum bum bum atıyor olsun. Sienna’nın şarapları – özellikle kırmızı – muhteşem, mutlaka birkaç şişe alın fakat sıcak araba yolculuğuna dayanmaz. Merak etmeyin, dünyanın bu yakası şarabın tadına varabileceğiniz binlerce kumsal ve doğal park alanıyla kaplıdır. Burada rahatlıkla birkaç gün geçirebilir ve çevredeki yüzlerce bağevinin şarabını tadabilir, doğada piknikler yapabilir ve Bunker Bay’e tekrar tekrar giderek yüzebilirsiniz. Balık avlamak lisans gerektirmekte ve lisanssız avlanma büyük cezalarla sonuçlanabilmekte.

Ertesi gün biraz daha güneye, mağaralar ve ulu ağaçlarla ünlü bölgeye inmelisiniz. Günlük milli park giriş kartı mecburi ve mağaralar arasında en etkileyicisi Lake cave ve Ngilgi cave’dir. Turistik kasaba Margaret River görülmese de kayıp sayılmaz ayrıca oldukça pahalıdır. Kamp ihtiyaçlarınız için Dunsborough daha hesaplıdır. Güneye indikçe flora ve faunanın değiştiğini fark edersiniz, Pemberton’da ağaçlar birden uzamakta, orman kararmakta, yollar sadece 4WD araçların gireceği toprak şeride dönüşmektedir. Toprak tek yönlü yollarda araba sürmenin keyfine varın, ormanda kaybolun. 60mt’lik Gloucester ağacını ve 68mt’lik Bicentennial ağacını bulun, yükseklik korkunuz yoksa mutlaka birine tırmanın ama asla ikisine birden zorlamayın, ertesi sabah kas tutulmasından yürüyemeyecek duruma gelirsiniz. Bölgede diğer görülmesi gerekenler Beedelup şelalesi ve harika bir sürüş keyfini garantileyen Great Forest Trees Drive ve Heartbreak Drive. Ayrıca Nannup’daki Blackwood ırmağında kano kiralayıp birkaç saat dolaşabilirsiniz, çok keyiflidir.”
Özgür ve Banu rehberlerimiz sağolsun, nokta atışı yaparak hem zamanı verimli kullanmamıza hem de bütün güzellikleri görebilmemize yardımcı oldular. Her yeri çok beğendik, akşam her yer kapandığı için mangal yapma keyfini kaçırdık ama Allah’tan bulduğumuz Çin Lokantasında biraz üşüsek de lezzetli yemek yedik. Gezi notları:
– Yolların kenarında çiçekler, fotograflarla süslenmiş haç veya haçlar görüyorduk, mezar gibi yani. Meğer bunlar zamanında orada ölümlü bir trafik kazası olduğunu gösteriyormuş. Bazen haçların üzerinde isim de yazıyordu. Sürücülerin gerçekle yüzleşmesini sağlayan çarpıcı (bir nevi) uyarı işareti gibi yani…
– Hayvanlar gördük çeşit çeşit, hepsi doğal alanında. İnekler, atlar, kuzular geniş yemyesil çayırlarda otlaniyorlardi. Hep küçük göletler vardi, her taraf çimenlikti, inanamadık. Ne şanslı hayvanlar:)
– Yol boyu ağaçların hepsi çoook büyük, ormana insan eli değmiyor. Ağaçlar yıkılmış, öyle başka bir ağacın üzerinde duruyor, kimse kırıp almıyor, kesmiyor. 2 sene once yanmış orman, agaclar öyle siyah duruyor, çimenler yerden yeşermiş, yeni bir örtü oluşuyor. İnsan buraların hakiminin doga olduğunu anlıyor. Bazı ağaçlar fırtınada kökundeki toprak ile sökülmüş, devrilmiş çürümeyi bekliyor.
– Deniz muhteşem, yunusları, balinaları izliyorsunuz. Dev ağaca tırmandım, 3 gün her yerim sızladı, tam tepede de şarj bitti fotograf cekemedik:)
– Çikolata / recel / sarap fabrikalarinda bolca tadim yapabiliyorsun, hizmet cok iyiydi.
– Ortaçağ festivalinde herkes ortaçağ kıyafetleri giymiş, yok şişmanım, yok yaşlıyim demeden gönlünce dolaşıyordu.

Bu hafta ev ararken çoook yorulduk. İnşallah yarın kontrat imzalamaya gideceğiz ve bu is bitecek. Kalan enerjimle üç- beş satır yazmaya çalıştım . Sürç-ü lisan ettiysem affola…

İlk Haftanın Ardından

Dün detaylı bir temizlik yaptım, “medeni memleketin herseyi kolay canım” dermisim:) Şaka şaka sonradan görme olmamaya kararliyim ama zaman bizi ne yapar bilemiyorum.
Burada is bulma sürecinde yol gösteren birkaç kurum var, orada Kemal’in onlarla görüşmesi vardi, gitti. İs bulman iki üç ayını alabilir, cok iyi becerilere sahipsin ama bu bölgede IT isleri cogunlukta değil filan demişler. CV ile ilgili bazı değişiklikler önermişler. Aksiyon planı çizmişler filan. Kurumlar insanların kendi islerini kendilerinin bulmalarını istiyor, sadece danışmanlık veriyorlar. Biz yavaş yavaş Bati Avustralya’nin Perth disindaki bolgelerindeki eleman arayan sirketlere CV göndermeye başlıyoruz, nerede iş olursa oraya yerleşeceğiz. Burada herhangi bir yerden belge almak icin basvururken ( kütüphane, savcılık, öğretmenlik denkliği,ehliyet, vs) sürekli 100 puan degerinde kimlik görmek istiyorlar. Pasaport 70 puan ediyor, bunun üzerine 30 puan getiren bir belgeye daha ihtiyac duyuluyor mesela banka ekstresi. O yok ki ona başvurayım seklinde bir kısırdonguye girebiliyor insan. Bu yüzden bu aralar kimlik kartı biriktirmeye çalışıyoruz. Herseyin bir sırası var, birine sahip olamadan digerini alamıyorsun. Dün Kemal geldikten sonra semtleri tanıma gezisine çıktık, arkadasımıza uğrayıp kahve ictik. Uzun lafın kısası,burada hayat güzel ama halledilmesi gereken isler de var sırada. Kızları arabaya atıyor yola düşüyoruz, arkada birbirlerini yemesinler diye snack box’a meyve, çerez, börek ne bulursam atıyorum. Normalde peşlerinden koşarım, yolculukta ne olursa yiyorlar, kutuyu hep boşaltıyorlar. Cok komikler. Hele bugun yuzme dersinden çıktıklarında öyle açıkmislar ki deniz ürünleri sepeti diye birsey aldım, icinde garip ne var ne yok yuttular, birbirlerinin tabağından kaciriyorlardi:) havası yaradı buranın. Yuzme dersleri harika gecti, öğretmenleri Shasa İngilizce komut veriyor, ipek anlıyor defne de onu taklit ediyordu:) sandalyede oturup onlari izledim, kendimi o kadar mutlu hissettim ki anlatamam. Canım kızlarım…
Sehri gezmeye devam ediyoruz, bugun kiralık bir ev baktık, cok plansizdi, ona başvurmayacağız. Yarın 3-4 ev daha gezeceğiz ve cocukları oyuncak kütüphanesine götüreceğim. Hafta sonu Ozgurlerle iki gunlugune güneye ineceğiz, ortaçağ festivali varmış. Günler dolu dolu, yorucu ama güzel geçiyor. Bugun kuru fasulye- pilav yaptım. Yapacak cok is var, sadece 8. gunümüz ama haftalardır buradaymisim gibi hissediyorum. Cocuklar aksam 7-7:30 gibi uyuyorlar.super:) sabah da aynı saatte uyanıyorlar ama. Sydney’deki tatli mi tatli arkadasım aradı, mutlaka gelin dedi, is bulduktan sonra bir hafta sonu mutlaka kaçmaya karar verdik:) daldan dala atlıyorum, farkındayım ama saat 10’a geliyor ve cok uykum var. Anneciğim babacigim sizi cok öpüyorum, iyi geceler, sevgiler:)

Bayram

Daha kısa yazmaya karar verdim, zira her gittiğimiz yerden bi ton belge, broşür alıyoruz ve akşam çocuklar uyuduktan sonra çok az zamanımız kaldığı için hiç birini okuyamıyoruz. Ben de kendimi kaptırıp saatlerce blog yazdığım için faydalı bir iş yapamıyorum.
Kısaca
Asian restoran: Şehirde çok sayıda koy, kanal, rıhtım vs. var. Birisi de meşhur Dolphin Quay. Süper bir çocuk parkı ve çeşit çeşit restroranlar var. Çocuklarla gittik, oynayıp yoruldular. Defne çok komik, önce “geçen Özgürlerde gödüğümüz kocaman kuştan var”diye bağırdı. Çocukların arasında yürüyen bir pelikandan bahsediyormuş. Sonra bir süre oynadıktan sonra “Anne bu parkta İNGİLİZCE konuşuluyomuş!!” diyerek bizi güldürdü. Bir Asya restoranına gittik. Sadece gelen yemeğin boyutunu söyleyeceğim. Bana küçük boy bir tencerenin alacağı kadar “noodle soup” getirdiler. Porsiyonlar büyük diyorlardı inanmıyorduk, gözümüzle gördük ama bir acı yemek şeçmişim ki anlatamam. Bir Urfalı olarak ben bile hem ağladım, hem yedim.
Info Centre: Şehrin turist bilgi merkezine gittik. Her konu ile ilgili broşür var, herkes çok kibar ve yardımcı. Çantalar dolusu broşür aldık. Kadın bize kısaca semtlerden bahsetti. San Remo çok lükstür pahalı olabilir dedi.
San Remo: Merakımızdan arabayla oraları gezdik. Google maps’ten bakınız. Hep Hollywood filmlerinde gördüğümüz yerleri anımsatıyordu. Millet kapının önüne çamaşır makinası filan koymuştu. Burada insanlar kullanmadıkları eşyaları ya atıyorlar ya da garaj satışı ile satıyorlarmış. Gezdikten sonra gözmüz gönlümüz açıldı, vay be dünyada ne evler varmış filan dedik.
Garage Sale: Yolda giderken bir garaj satışı ilanı gördük. Birisi evinde ne var ne yok dışarı çıkartmış satıyormuş. Merakımızdan oraya da gittik, çoğunluğu ıvır zıvır asla ihtiyacın olmayacak, modası geçmiş şeyler de olsa insanlar değişik birşeylere sahip olma isteğinden olacak geliyor, bakıyor bir iki parça bir şey alıyor. Ev sahibi Marisa ile sohbet ettikten sonra bize bir ütü hediye etti, alın sizin olsun dedi. Teyzemin evindeki kömürlü, antika ütü geldi aklıma, o kadar eski ki:) Yine de kıramayıp aldım ve teşekkür ettim. Hala çalışıyor dedi. Kimbilir belki ihtiyacım olur:)
Arkadaş: Bizimle aynı vize tipi ile Mandurah’a gelen çok sevgili yeni bir arkadaşım oldu. Akşam bize geldi ve kısaca sohbet ettik. Bugün de bize çok yardımcı oldu. Söylediğine göre bizimle birlikte Mandurah’ta artık toplam 4 Türk aile varmış:) Gittikçe çoğalıyoruz heyooo.
Bayramın birinci günü: Floreat Beach diye bir yerde yaklaşık 15-20 Türk toplandık. Hava serindi. Ozi diye çağrılan Avustralyalılar ne soğuk dinliyor ne kış dinliyor. Denize gireni, çıplak ayakla dolaşanı, dondurma yiyeni her çeşidi vardı. Benim çocuklar montlarıyla parkta oynarken çok tezat bir görüntü sergiliyorlardı. Gelen arkadaşlar baklavalar açmış, börekler yapmış, şekerlerini almış da gelmişlerdi. Yeni insanlarla tanıştık, bayramlaştık. Arkasından Perth’te uzun zamandır yaşayan, oranın büyüklerinden sayılan bir amcayı ziyarete gittik. Antepli aile sıcak, tatlı sohbeti, yuvalama çorbası, sarma, baklava, pilav, kolonya, şeker ile Türkiye’dekini hiç aratmayacak kadar güzel zaman geçirtti. Bir çok Türk ile tanıştım. Evleri öyle kalabalıktı ki, herkes onlarla bayramlaşmaya geliyordu. Bir saat içinde yaklaşık 30-40 kişiyle bayramlaştık. İnsanlar hoşgeldin diyor, gayet sıcak yaklaşıyorlardı. Dünyada hiç bir yer gurbet değil, onu anladım. Çevre zamanla oluşuyor. Kimbilir 20 yıl sonra da belki biz Mandurah’taki Türklerin büyüklerinden oluruz:)
Akşam eve geldik, kızlar normal olarak arabada uyudular.
Dün biraz ev işi yaptım, markete gittik, parka gittik, çocuklarla çalışma kartı almak için başvuru formu edinip doldurdum.
Bugün sabah Kemal ile Centrelink denen iş ve işçi bulma kurumu gibi bir yere kayıt olmaya gittik. Ardından belediyeye uğrayıp “Hoşgeldin Bilgi Paketi” aldık. Şehrin yüzme merkezine gidip yüzme kurslarına yazıldık. İstanbul’a nazaran çok ucuz. Perşembe sabahı ailecek gidiyoruz. Kızlar çok heyecanlı. Arkasından şehir kütüphanesine gittik. Yok yok! Cumartesi akşamı pijama partisi var, herkes en sevdiği kitabı alıp çocuğuna okuyacakmış. Zamanımın çoğunu orada geçirmeye karar verdim artık ben. O yüzden oralara yakın bir ev bakacağız.  Arkasından yine Türk arkaşımızın evine gidip kahve içtik. Çalıştığı okula kızları yazdırmak için başvuru yapmak üzere beraber okula gittik.Sonra marketten kızlara mayo aldık. Hava bugün çok ilginçti. Bir bardaktaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, her yer kararıyor bir güneş ışıl ışıl parlıyordu. Kısacası çok yoğun bir gündü. Yazacak o kadar çok şey var ki. Örneğin her gün yaklaşık 15 tane yalınayak yürüyen insan görüyorum. Bugün Burger King’de yalınayak yürüyen çok kişi gördüm. Koca adam yaa:) çok ilginç:)

Herkese sevgiler…

Şehir

Mandurah haritasına bakanlar şehrin içinden geçen Mandurah Road’u görürler. Bu yolun sağında ve solunda mahalleler var. Her mahallenin sapağında çok güzel dekoratif bir şekilde hazırlanmış o mahallenin adını ve simgesini gösteren anıtımsı büyük bir yapı var. Aklıma tenekeden yapılmış “Kağıthane’ye Hoşgeldiniz” tabelası geldi, güldüm. Merakımızdan her mahalleye giriyor, özellikle kayboluyoruz. Yine yol kenarında Centro Mandurah adlı büyük bir alışveriş merkezi var. Bizim Akmerkez gibi, 120 tane dükkan var. İki tane de koca market, Migros ve Tansaş gibi. Bizde genelde sadece birisi olur ama burada iki market de var, bazı şeyler birinde ucuz bazı şeyler diğerinde ucuzmuş. Çarşamba günü Centro’ya gidip Vodafone modem aldık, cep telefonlarına hat aldık. Avustralya numaramı soran arkadaşlara göndereceğim:) Özgür bize bir market turu attırdı, nelere dikkat edeceğimizi filan açıkladı, bazı ipuçları verdi. Marketler devasa, herşeyin onlarca çeşidi var. Ne ararsan buluyorsun. Dilersen self-service kasada aldıklarını kendin okutup, ödemeni makinaya kendin yapabiliyorsun. Marketten Palamut aldık, kerevizlerin diplerini attıklarını yarım metre uzunluğundaki yeşil yerlerini sattıklarını gördük. Eşyalarımız daha İstanbul’dan çıkmadığı için kendime ve İpek’e bir kapalı ayakkabı aldım. Sıkılgan Defne’me de birkaç geniş tayt ve çorap aldık, o ayakkabı beğenmedi. Alışveriş merkezi akşam saat 17:30’da kapanıyor. Herkes bir bir ortadan kayboluyor. Oradan çıkıp okyanusun şehrin içine doğru girdiği kanal üzerinden Mandurah Estuary’e gittik, fish and chips aldık. Burada fish and chips’in hilesi köpekbalığıymış, yani iyi yerden almazsanız size onu yutturma şansları var. Fikir vermesi açısından söylüyorum,Family pack denen her biri 5 parça olmak üzere büyük balık, uzun yengeç bacağı, balık köftesi, sosis, bolca patates kızartması ve bir paket kalamar, soslarla birlikte 55 dolar tuttu.Akşam yemeğimizi alıp eve geldik ve keyifli bir sohbetin ardından sevgili Özgür ve Banu arabalarından birini bize bırakıp Perth’e kendi evlerine döndüler. Onları bırakmayı hiç istemedik ama artık kendi ayaklarımızın üzerinde durma vakti gelmişti. Ertesi gün Özgür’den aldığımız mesaj çok komikti. “Korkmayın,çıkın, gezin, kütüphaneyi bulun,sokaklarda kaybolun,araba bakın ama almayın!” Biz de aynen onun tavsiyelerine uyup dediklerini yaptık. Bir gün önce o alışveriş merkezinde gördüğümüz Medibank denen sağlık sigortası acentasına gittik. Herkes o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, bir bayan bize her şeyi açıkladı ve 4 kişilik ailemizi sigortalattık. Burada işyerleri çok nadir olarak sağlık sigortası yaparmış, o yüzden iş bulmayı beklemeye gerek yok diye düşündük. Arkasından İpek’i göndermeyi düşündüğümüz ve arkadaşımızın çalıştığı bir özel okula gittik. Formları aldık. 4 Şubatta Defne ‘Kindy’ e İpek de 1. Grade’e başlayacakmış. Eğer iki kardeş olarak isim yazdırırsam, bekleme listesinde adları daha yukarıya çıkacakmış. Ardından Mandurah Primary School’a gittik. Oradaysa İpek’in sınıfı (pre-primary) için yer yokmuş ancak Şubat’tan itibaren yürürlüğe girecek yeni bir yasaya göre evin o okulun “catchment area” sınırları içindeyse o okul mecburen çocuğunu almak zorundaymış. Yer yok, kontenjan doldu vs. şeklinde hiç bir mazeret geçerli olmayacakmış. Bu yüzden kızları göndermeyi planladığımız okulu iyi şeçmeli ona yakın bir yerde ev tutmalıyız.   Özgür’ün tavsiyesine uyup biraz deli danalar gibi dolaştıktan sonra yorgunluktan tükenmiş bir halde eve geldik, uyuduk. Bu arada trafik burada hiç sorun değil, insanlar hep kurallara uyuyor, kimse kimseyi taciz etmiyor ve “hadi yürü” anlamında kimse kimseye korna çalmıyor, ne ışıkta ne de başka bir yerde. En sıkışık trafik 30-40 saniye sonra açılıyor. Belki de “peak hour” larda dolaşmadığımız içindir bu, bilemiyorum.

Cuma sabahı uyandık, kahvaltımızı yaptık ve ne yapalım diye düşünürken Özgür aradı, “Hadi bize gelin” dedi. Hoop, atlayıp arabaya Perth’e gittik. Navigasyon cihazı ile bütün yolları kolayca buluyorsun. Geçtiğimiz yerlerde yolda “Kanguru Çıkabilir” işaretleri gördük, çok güzel şaraphanelerin ve çiftliklerin yanından geçtik. Yol çok keyifliydi. Özgür’lerin evine gelince büyülendik, kendimizi bahçeye attık. Evin önünde siyah kuğular, ördekler, pelikanlar yüzüyor. Harika bir çocuk parkı, yemyeşil çimenler. Sanki rüyadaydık. Sevgili Banu ve Fatoş bize yemek hazırlarken, Özgür de bizi Türk marketine götürdü. Gel de bu adama “Hızır” deme işte! Market arabamızın resmi ;

Perth’teki Türk marketinden yaptığımız alışveriş

Yok yok, koridorlar dolusu Türk işi yiyecek, içecek, daha peynir, pastırma ve sucuklar, baklavalar reyonuna gitmemiştik. Bunu en çok teyzem için yazıyorum. Canım teyzem bak, sorun yok, her şey burada da var. İçiniz rahat etsin. Alışverişimizi yapıp eve gittik, iftar davetinin leziz yemeklerini yedik. Banu’ya bulaşıkta yardım ederken İstanbul’da en son ne zaman bir iftar davetine gittiğimizi düşündüm. Üşengeçlikten ve trafikten arkadaşlarımızın davetlerine malesef katılamadığımız geldi aklıma. Yemekten sonra bir Türk arkadaşın da katıldığı bir araba yarışı varmış Northbridge’de. Özgür ve Kemal ona gittiler. Biz bayanlar biraz da kızlar yüzünden evde kaldık. Yarışın “GÜZEL” resimlerini Kemal Facebook’ta paylaşmış, merak eden bakabilir:) Kemal gelince bu güzel yemeğin ardından eve döndük. Çocuklar arabaya biner binmez “küt!”.

Hep bir gün geriden yazıyorum, çünkü yetiştiremiyorum. Akşam eve çok yorgun geliyoruz ve yazacak o kadar çok şey var ki. Bugün yaptıklarımızın başlıklarını yazayım da unutmayayım:

*Asian restoran

*San Remo

*Info Centre

*Arkadaş ziyareti

*Garage Sale

Yarın yapacağımız:Türklerle bayramlaşma buluşması:)

Hepinize sevgiler…

Mandurah

Salı gece 5 hafta konaklayacağımız evimize geldik. 3 yatak odası, ve açık sistem bir mutfağı, yemek odası var. Arkada kapalı bir kış bahçesi ve onun da ardında çimenlik, geniş, kendine ait bir bahçesi var. Sağ tarafta arabanın gireceği üstü kapalı bahçeye bağlantılı bir alan var. Mutfağın yanında “laundry room” denen küçük bir oda var. Çamaşır makinası, kurutma makinası ve büyükçe bir lavabo var. Bütün fırçalar, süpürgeler vs. düzenli bir şekilde duvara asılı. Evde 2 tane split klima, 1 elektrikli radyatör bir tane de soba var. Evet soba! Sırf keyif olsun diye soba yakıyoruz. Öyle bildiğimiz eziyetli sobalardan değil. Külünü boşaltmaya, temizlemeye gerek yok. Altında bir ızgara mı ne varmış, kendi kendine temizleniyormuş. Bahçede üst üste dizili şekilli kesilmiş odunlar var, bir de beyaz renkli bu kalıpları gibi küpler. Bu küpler kimyasal çıraymış. Odunları içine yığıyoruz, kibritle çırayı yakıp bırakıyoruz, ağzını kapatıyoruz, ne tütüyor ne gümbürdüyor:) Kendi kendine çok güzel yanıyor, çok keyifli. Hatta bugün eskiler gibi yoğurt mayaladım, sarmalayıp sobanın yanına koydum. Bakalım sabaha tutacak mı?

Neyse ev sahibimiz çocuklara süt alıp dolaba koymuş, yatakların çarşaflarını değiştirmiş, pırıl pırıl bir ev hazırlamış bize. O gece yorgunluktan nasıl uyuduk hatırlamıyorum. Sabah uyandık, Özgür ve Kemal arabaya binip banka işlemlerini halletmek için Perth şehir merkezine gitti. Her ne kadar pasaportu evde unutmuşlarsa da orada bazı işleri halletmişler, rahatça gezebilmemiz için çocuklara oto koltuğu almışlar. Oto koltuğu olmadan çocukların arabada seyahat etmeleri yasak. Erkekler gidince Banu bizim için mutfak alışverişi yapmak üzere markete gitti. Bu kısım benim için önemli çünkü ağız tadımızın ne kadar değişeceğini çok merak ediyordum. İngiltere’de 3 hafta kalınca Türk yemekleri gözümde tüter olmuştu. Sevgili Banu temel ihtiyaçların hepsini almış gelmiş. İşte malzemeler ve yorumlar. Günlük Süt: kaynatınca üzerinde bolca kaymak birikti, çok lezzetli sanki çiftlik sütü. Zeytin: Çok tuzlu, irice, 3’ten fazla  yiyemiyorsun. Bal: Türkiye’dekinin aynısı. Peynir: Danish feta ucuz beyaz peynir tadında, Bulgarian feta çok daha lezzetli ve biraz keskin, sürmeli bir tanesi Türkiye’deki krem peynir gibi. Greek Yoghurt:Mayonez kıvamında, bekleyince üzerinde çok su birikmiyor, çok lezzetli. Salça yok, domates püresi var ama şekerlice. Çay sallama,Türkiye’dekilerle aynı. Tereyağı normal, domates cherry çok lezzetli diğeri sert ve bu mevsimde pahalı. Ekmek çeşit çeşit, Turkish Bread diye sattıkları pidemsi bir şey var, dikdörtgen sandviç ekmeği şeklinde. Yumurtalar çeşit çeşit, CAGE FREE olanları tercih ediliyor, köy yumurtası yani. Bildiğimiz ince uzun yeşil biber yok, çok daha etli ve dolmalık biber şeklinde çok büyük biberler var; patlıcan da kocaman top gibi. Mandalina çok güzeldi:) Sebze meyveler ve tahıllar (nohut, fasulye, bulgur) Türkiye’deki kadar ucuz değil. Söylenene göre mevsimi olan sebze meyveleri alınca haftalık ortalama 40 dolar tutuyormuş.  Et ürünleri çok ucuz. Tavuk bagetlerin kilosu 2 dolar, 1 kg dana kıyma 11 dolar, kuzu kaburga kilosu 10 dolar, kocaman incikler filan çok ucuz. Neyse merak eden marketlerin online kataloguna bakabilir. COLES, Big W, Woolworths gibi devasa süpermarketleri var. İçinde yok yok. Burada soslar çok fazla. Özellikle bira koca fıçılarda damıtıldıktan sonra dibinde kapkalın bir tabaka halinde biriken son derece vitaminli bir tortu varmış, herkes onu çok tüketirmiş. Son derece keskin, barbekü sosu gibi bir şey. Kavanoza koymuşlar, sarelle gibi ekmeğe sürüp sürüp yiyorlarmış. Adı Vegemite Avustralya’nın geleneksel yiyeceklerinden biriymiş işte. Yemek faslını çok uzattım ama ben en çok bu tür şeylerin yabancı memlekette nasıl olduğunu merak ederim. Ondan çok yazdım:)

Sabah kahvaltı edip etrafı tanımak için gezinmeye karar verdik. Komşu gelip bir şeye ihtiyacımızın olup olmadığını sordu. Defne sıkıntıya gelemez, ben de daha vizemiz çıkmadan önce Melbourne’e kışın ortasında ineceğiz diye planlayıp kızların yağmur botlarını yanımızda getireceğimiz bavullara koymuşum. Varış yerimiz Perth olarak değişince kıyafetler burada hiç işimize yaramaz oldu, bir dolu manto, mont var hiç biri kullanılamıyor çünkü burada ilk bahara giriliyor ve hava hep güneşli. Neyse yolda yürürken Defne sıkılınca ayakkabıları çıkardı çorapla yürümeye başladı. Yolda çocuklu insanlar gördüm, bebeklerin hepsi yalınayak yürüyor. Hatta bugün yalınayak yürüken koca bir adam gördüm. Ayrıca markette pofuduk terlikli, üzerinde pijaması ve sabahlığı olan sanki yataktan kalmış evindeki tuvalete giderken yanlışlıkla markete girmiş gibi görünen bir çocuk gördüm. Bütün bunlardan sonra Defne’nin sokakta çorapla yürümesi ile ilgili hiç suçluluk duymuyorum:) Sokaklar pırıl pırıl bir tane izmarit, çöp, kağıt, çekirdek vs. yok. Peki çamur? Her yer ya çimenlik alan, ya da asfalt. Bir de toprak alanların etrafı öyle muntazam bir şekilde kaldırım taşlarıyla döşenmiş ki yağmur yağsa bile çamur taşıp akmıyor. O orada kalıyor.  5-10 dakika arası bir yürüyüşten sonra geniş dümdüz çimenlik bir alana geldik. Ücretsiz kullanılabilecek elektrikli ızgarası olan yemyeşil bir piknik alanı ve bir çocuk parkı. Kaydıraklar, oyun aletleri güvenli, yepyeni ve eğlenceli. Bir ara ben de kızlarla bir şeylere bindim sallandım. Hamağımsı bir şey bile var parkın ortasında. Her gün kızlarla gelirim, onlar oynarken ben hamakta kitabımı okurum diye düşündüm. Bu arada belki hafta içi olduğundan parkta bizden başka kimse yoktu. Önümüzde hafif tepelik bir yer vardı, arkası görünmüyordu ama dalga sesleri geliyordu. Kızlar parta oynadıktan benle Banu da doyasıya sohbet ettikten sonra o tepeye çıktık. Karşımızda Hint okyanusu uçsuz bucaksız uzanıyordu. Dalgalar çok büyük ve sert bir şekilde yerden kum kaldırarak sahile vuruyor beraberinde de dinmeyen bir uğultu… Oldu peki deyip biz parka geri döndük:) Bizim gibi yüzme acemisi olan bir ailden hiçkimse sanırım o suya ayağını sokmaz, ama manzara şahane. Plajın hemen yanında tertemiz duşlar, tuvaletler. Sokakta birbirini gören insanlar mutlaka selamlaşıyor, tanışıp tanışmadığınız önemli değil.

Yürüyerek eve döndük, çabuk bir kıymalı makarna pişirdik, erkekler geldi, yemek yedik, oto koltuğuklarına çocukları bağlayıp yola çıktık. 10 km. ötemizdeki esas yaşamayı düşündüğümüz şehre yolculuk başladı. Mandurah!

Gelmeden önce aklımda oluşan Mandurah: Sakin, sessiz, küçük bir sahil kasabası. Genelde yaşlılar yazlık evlerinde emekliliklerinin tadını çıkartıyorlar. Nufusu 70 bin, ufacık tefecik bir yer…

Acaba öyle mi?

Gerçekler!!!! Yarın!!!!

Avustralya’daki ilk günümüz!

Pazartesi akşam uçağımıza bindik. Valizlerimiz 150 kg. tuttu, Kemal’in sazını ve çocukların küçük valizlerini filan kabin bagajı olarak yanımıza aldık. Emirates hostesleri çok kibardı, yardımseverdi. Uçakta her koltuğun arkasında interaktif bir ekran vardı. Yüzlerce muhteşem film, oyunlar, belgeseller filan… Çocuklara ayrıca birer oyuncaklı battaniye, sırt çantası, beslenme çantası, magnetic sketcher, boyama kalemleri ve dergi verdiler. Her şeye rağmen bir Defne uçakta yorgunluktan payımı düşeni bana verdi. Yaklaşık 25 bin kez “anne anne anne anne” dediği için belki fiziksel olarak kıtalar aştımı ama kafa olarak bir an oradan uzaklaşıp rahat edemedim. Çok da haksızlık etmemeyim kızıma. Sanırım Jet-Lag’in etkisindeki zavallı Defne az önce uyumadan önce beni 2 buçuk saat uğraştırdığı için uçakta yaşadıklarım hakkında biraz fazladan tepkiliyim. Neyse bu anlattıklarım ilk 5 saatlik uçuşumuzda oldu. Sonraki 10 saatlik uçuşun 6-7 saati hepimiz uyuduk. Uçuşta çocuklara ayrı yemek menüleri geldi, tam sevecekleri, kolay yenen yemeklerden. En güzel tarafı da çocukların yemeklerini bizlerden yaklaşık yarım saat önce getirmeleriydi. Böylece onlara önceden yedirip kendi yemeklerimizi de sıcak sıcak rahat rahat yiyebildik. Uçuşa yönelik tek eleştirim çöpleri çok geç toplamaları olabilir. Belki de biz çok çöp ürettik, bilemiyorum:) Sanırım 300 kişilik bir uçak olduğu için Defne’nin deyimiyle HESTOS’lar her şeye yetişemiyorlardı. Mesela bir bölme vardı ve su içmek isteyen kendi başına gidip alabiliyordu, hem de biraz yürümüş oluyordu, iyi fikir!

Uçuş boyunca kendimi sorguladım: memleketimi özler miyim, ben ne yapıyorum, acaba iyi mi ettik falan filan. Bütün bu sorulara karşı gayet rahattım, çok huzurluydum, içim rahattı, korkudan çok sabırsızlık ve heyecan vardı ve bir an önce inip “kutuma gitmeyi” istiyordum. Ne çıkarsa bahtıma:)

İnişe yakın bize bir kart dağıttılar. Avustralya gümrüğü ile ilgili bir video izledik.  Gümrük ülkeye giren para ve yiyecek maddeleri vs. hakkında çok hassas. Adanın ekosisteminin korunması açısından ülkeye giren her türlü yiyeceğin (hostes bize şöyle açıkladı: anything that you put in your mouth to eat:)) hayvansal ürünün,ilacın, tohumun, tahta, saman,toprak vs.’den yapılmış eşyanın mutlaka deklare edilmesi gerekiyor. Hatta sulak alanda gezmişsen ve ayakkabının altında çamur olma ihtimali varsa onu bile bildirmen gerekiyor. Aksi takdirde ,  her item başına 220 dolar cezası var. Biz de korkumuzdan herşeyi deklare ettik: Uçakta çocuklara onlarca paket abur-cubur (çikolata, cips, bisküvi, kraker) vermişlerdi onları, Kemal’in kullandığı ilaçları, vitaminleri, tahtadan yapılmış sazımızı, üzerimizde taşıdığımız parayı, baklavayı, ayakkabılarımızı, vs. Gümrük polisine yaklaşırken sırada işte yolculuğun en zorlu kısmını şimdi yaşayacağız, 150 kilo bagaji aç derse ne yapacağiz diye düşünüyordum. Polise gülümseyerek koca bir aile bir sürü eşya dedim. Sizi sağ tarafa alalım dedi. Gittik, büyük eşyaların geçmesi için geniş x-ray cihazları vardı. Kulağı küpeli genç bir polis memuruna doldurduğumuz formu gönderip yanımızda taşıdığımız şeylerden bahsettik. Ne dediysek “That’s OK” dedi. Buyrun deyip bize üzerinde EXIT yazan kapıyı gösterdi. Eşyalarımızı trolley’den indirip x-ray’den bile geçirmedi. Ben herhalde şu kapının arkasında kontrol edecekler filan deyip oranın çıkış olduğuna inanamayarak ilerledim. Otomatik kapı açıldı ve…. Yolcu karşılama salonundaydık, gümrükten geçmiştik. Hiç bir problem çıkmadı. Dürüstçe bildirim yapıldığında hiç bir şeyden şüphelenmiyorlar ve hiç zorluk çıkartmıyorlar. Birinci kuralı öğrenmiştik.

İnen yolcuları bekleyen kalabalığın arasından iki nur yüzlü insan göründü:) Allah’ın seçip bizim için buraya önceden gönderdiği, iki gerçek dost. Banu ve Özgür. Banu 6 aylık hamile, eşi Özgür ile iki araba bizi karşılamaya gelmişler. Tanışıp -evet ilk defa yüzyüze görüştük-, selamlaşıp eşyaları arabaya yükledik. Hava kararmıştı. Önce evini bize kiraya veren bayanın evine gidip anahtarları almalıydık, Perth’ün Lakelands bölgesine gittik. Banu ile yol boyu sohbet ederken bir yandan mızıldayan kızlara cevap yetiştiriyor (çok yorulmuşlardı) bir yandan da etraf hakkında bir fikir edinmeye çalışıyordum. Yollar pırıl pırıl, asfalt pürüzsüz, aydınlatma çok başarılı, ağaçlar yetişmiş , sürücüler saygılı evlerin yüzde doksanı ise 1 veya iki katlıydı. Banu şehirdeki yüksek binaları görebileceğim tek yer olan şehir merkezini işaret ettiğinde ise baktığım resimlerden aşina olduğum ışıl ışıl inanılmaz güzellikte bir manzara gördüm.

Bir yandan geziyor bir yandan da İstanbul’u düşünüyordum. Oraya ilk gelen birisi Etiler’i, Boğaz’ı gezdikten sonra arkasından köhne, yıkılan, dökülen yerleri görünce nasıl hayal kırıklığına uğrarsa ben de öyle yerleri görmekten ve üzülmekten korkuyordum. Banu’ya dayanamayıp sordum ve cevabımı aldım: Burada her yer böyle!

Biraz sonra son derece şık, harika evleri olan bir sokağa girdik. Banu, iki katlı,beyaz bir evin önüne park edip, ev sahibinizin evine geldik dedi. Camdan koltuğuna yaslanmış, kitabını okuyan kırmızı kazaklı orta yaşlı sarı kısa saçlı bir bayan gördüm. Ev sahibi bizi içeri aldı, volkanik taşlarla yanan şöminesinin karşısına kurulduk. Ev ile ilgili meseleleri görüştük, para, anahtar alış verişi yaptık. Kadın bazı belgeleri getirdi, imzaladık filan, sohbet ettik. Derken, “Ben üniversitede profesörüm, eşim de senin gibi öğretmen. Burada öğretmenlik yapmak için falanca yere kayıtlı olmalısın, şu belgeleri istiyorlar, dilediğin zaman bizi ara, sana yardımcı olmayı isteriz, dedi. İlk tanıştığım Avustralya’lının bu sıcak ilgisi beni çok memnun etti. Oradan ayrıldıktan sonra Özgür’ler bizi yemek için şehir merkezine götürdüler. Akşam 8-9 ve kış olmasına rağmen sokaklar cıvıl cıvıl, açık olan cafeler restoranlar doluydu. İnsanların yüzünde bir enerji, yaşama sevinci, neşe gözleniyordu (that sent. sounded a bitt odd to me) Biz de biraz sıra bekledikten sonra bir yere oturduk, Kanguru etinden koca bir hamburger yedik:) Açıkçası dana etinden hiç farklı gelmedi. Belki de bende tadı ayırt edecek hal kalmamıştı. Zencefil birası (alkolsüz) içtik. Kızlar yorulmuştu ve fazla vakit kaybetmeden 60 km. ötedeki yerleşeceğimiz yer olan Mandurah’a doğru yola çıktık.

Şu anda saat burada gece 1 oldu. Şimdi uyumam lazım. Başlık aldatıcı oldu, kusura bakmayın, ilk günü anlatmayı daha başaramadım ama merak etmeyin yazacağım. Hepinize kucak dolusu sevgiler, öpücükler.

NOT: Henüz Kemal ve bende Jet-Lag’e ilişkin hiç bir belirti yok. Uyku saati geldiğinde uyuyor, kalkma zamanı geldiğinde efendi gibi kalkıyoruz. Bizde no problem, kızları bilemem, var sanki bir şeyler:)

GİDİYORUUUZZ

Havalanında Wings Lounge salonunda karmaşık hisler içindeyim. Bir saat sonra Türkiye’den ayrılıyoruz. Sabah Adana’dan uçağa binerken kayınvalidemin yaşlı gözlerini görünce ben de kendimi tutamadım. Bir ayrılık anında sizi yolculayanların psikolojisi çok önemli. Onlar korkuyor, üzülüyor ve bu ayrılığı istemiyorlarsa siz de aynı duygularla ayrılıyorsunuz oysa git hadi, başarabilirsin, sana güveniyorum modunda ayrılınca ringe çıkan boksörler gibi “Ne olursa olsun sonunda her şey çok güzel olacak, Bismillah!!” deyip cengaverler gibi atlıyorsun önündeki maceraya.
Telefon trafiği çok yoğun, gitmeden önce arayabildiğim kadar tüm dostlarımı aramaya çalıştım. Kimisine ulaşabildim, kimisine ulaşamadım. Tüm sevenlere, dostlara Türkiye’den son kez sevgilerimi gönderiyorum. Kısmet olursa yarın Türkiye saati ile 11:30’da orada olacağız. Arkadaşımız bizi karşılayacak ve evini kiraladığımız bayanın yanına gideceğiz. Ev sahibi bize bir şifre verecek, o şifre ile Mandurah’taki evin kapısının yanındaki kasayı açabilecekmişiz ve evin anahtarı oradaymış. Ne enteresan şeyler, daha şimdiden başladık:) Önümüzdeki günlerde fırsatım oldukça Avustralya’dan bildirmeye çalışacağım. Bakalım nelerle karşılaşacağız. Panoda BOARDING görünmüş… Şimdi gidiyorum. Dualarınızı esirgemeyin, hepinizi çok seviyorum…

Hazırlıklar

Hazırlıklar son sürat devam ediyor. Önce facts sonra opinions: Biletler Emirates’ten alındı. 13 Ağustos saat 19:25 İstanbul – Dubai arası ilk uçuşumuz 4 saat 15 dakika sürecek. Dubai’den Perth’e ikinci uçuşumuz ise 10 buçuk saat sürecek. Yolculuğumuz aktarmalara birlikte yaklaşık 16-17 saat yani. Perth kıtanın sol yanında olduğundan ulaşım zaman ve fiyat açısından biraz daha avantajlı. 4 kişilik bir ailenin Perth’e gidiş- dönüş biletinin maliyeti: 3,450Euro. (Yetişkin için 985, çocuk için de 740 Euro’ya bilet bulduk. ) Facebook’daki Turks in Perth grubundan kendisine Hızır A.S. adını verdiğim bir arkadaş, bize 5 hafta kalacagimiz eşyali bir ev buldu. Yerel gazetelerden iş ilanlarının fotoğraflarını çekip bize gönderiyor. Eşyaları nereden alacağız, oranın havası, suyu, insanları nasıldır, buradan ne götürmeli ne götürmemeli hepsini tek tek anlatıyor. Bizim oradaki gözümüz oldu bu arkadaş. Daha yolun başında böyle yardımsever bir insanla tanışmayı Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum ve Batı Avustralya’daki yeni yaşantımıza artık daha bir umutla bakıyorum. Teşekkürler Özgür Taşyürek.
12 Haziran’dan beri evimizden uzağız. Önce Urfa’da arkasından Tarsus’ta misafir olduk. Bir zamanlar tatil olsa da çıksak derken şimdilerde içimde kendi evimde düzenimi kurma özlemi duymaya başladım. Ayaklarımı uzatıp keyfimce film izlemeyi özledim mesela, çok basit bir şey ama özledim işte! Şu anda kendimi havada asılı kalmış gibi hissediyorum. İnsanoğlu’nun kök salma güdüsü ile ilgili herhalde bu. Bir an önce bir evim olsun artık. Dünyanın neresinde olduğu,küçüklüğü, büyüklüğü,konforu önemli değil, yeter ki evim olsun:)