Archive for September 25, 2012

Teşekkür

Siteyi takip edenler Avustralya maceramızın nasıl başladığını bilir. Kemal ile evlendiğimizden beri sürekli yurt dışında yaşamak ile ilgili konuşur, planlar yapardık. Çocuklarımız olduktan sonra daha ciddi bir adım atmaya karar verdik. 2-3 ayda bir gaza gelip niyetleniyor, ucak bileti bakıyor, points calculator’dan puanlarımızı filan hesaplıyorduk. http://www.immi.gov.au sitesine giriyor, sitede birkaç saat harcadıktan ve basvuru bilgi kitapcıgını print ettikten sonra kitapçığı kitaplıga kaldırıyor, işimize gucumuze bakiyorduk. Bir seyi kabul etmem gerekiyordu: Gocmenlik sureci oldukca karmasıktı ve bizim bu sureci takip edecek zamanımız ve bilgimiz yoktu. Sonunda dayanamadım, internetten buldugum http://www.AvustralyadaYasam.com sitesini okuduktan sonra gocmenlik danısmanı Ebru Betül Yıldırım’ı aradım ve randevu aldım. Daha once de gocmen danismanlari ile gorusmustuk ancak MARA kayıtlı Ebru Hanım’ın farkı ilk gorusmede belli oldu. Kendisi bu konuda son derece bilgili ve ilgili. En onemlisi musterisine en uygun vizeyi bulmakta, istisnai durumları aydınlatmak için yazısmalar yapıp durumu takip etmekte son derece uzman. Her gorusmeye elimizde dosyalar dolusu evrakla gidiyorduk, her seyi hatırlıyor, takip ediyordu. Bir gun bile bize sizin durum soyle miydi ya da boyle miydi diye sormadı, sartlarımızı hep hatırladı ve bizimle hep aynı dilden konustu. O yuzden bana Avustralya’ya nasıl gittiniz diye soran herkese ondan bahsediyorum. Tabi ki buraya danısmanlık almadan, kendi imkanları ile gelen insanlar da var ama bizim gibi acelesi olanlara ve isini saglama almak isteyenlere onunla iletişim kurmalarını tavsiye ederim. Bugun Nuray ile konustuk, o 2008’de basvuruken IELTS barajı 5 miş, biz basvururken Batı Avustralya için bu limit 6’ya yukseltilmişti. Ayrıca meslek listeleri surekli guncelleniyor ve yavas yavas gocmenlik iyice zorlasıyor. En son 1 Temmuz’da yapılan degisiklik ile eskiden farklı olarak sartı yerine getiren herkese gocmenlik vizesi verilmiyor ve “first come first served” yerine en çok puanı kim alırsa ona vize veriyorlar. Tabi bu arada kontenjanın dolma ihtimali de var iste o zaman basvurunuz degerlendirmeye alınmıyor bile. Kısacası ulke degistirmeye gercekten niyetliyseniz bir an once harekete gecin. Yasınız buyudukce daha az puan alıyorsunuz. Ben kafanızı daha fazla karıstırmayayım. Niyetlenen herkese cok kolay gelsin.

Bu kadar telasa gerek var mı? Turkiye’de yasanmaz mı yani? Neden bu kadar gitmek istiyorsunuz? Avustralya cennet mi?

Bu sorulara herkesin cevabı farklı. Ailemi ozluyorum, sevdiklerimi, dostlarımı ozluyorum ama hayalimizi gerceklestirmiş olmak bana guc veriyor. “Keske gitseydim” diye icimde ukde kalacagina en kotu ihtimal “Gittim olmadı!” derim. Burada nasıl anlatırım, hangi kelimeleri kullanmalıyım bilmiyorum ama bir zamanlar en buyuk hayalim Avustralya’da okyanus kenarında bir evde yasamaktı. Simdi o hayalin icindeyim. Guzel mi? Ruzgar pencereleri zangırdatıyor, kızlar kuzenlerini ozluyorlar, işimiz yok falan filan ama sonucta hayalimi gerceklestirdim. Yani Walt Disney’in dedigi gibi “Butun hayallerimiz gerceklesebilir yeter ki peşinden koşacak CESARETİMİZ olsun.” Hayatta bundan buyuk motivasyon olabilir mi? İyi ya da kotu diye bir sey yok, tecrube diye bir sey var. Umarım iyi olur, dilerim iyi olur. Olmazsa da olmasın ne yapalım:)

 

Bugun Romanya’dan, Bukres Universitesi yayınevinden bir form geldi. Dr. Nilgun Ismail ile birlikte yazdıgımız “Türk Uygarlığı 2 Pratik Türkçe Kitabı” basılıyor. Artık benim de bir kitabım var. Yeter ki hayal edin, Allah onları gerçekleştirir…

Sevgiler:)

Yaptıklarımız

Zaman geçiyor, buraya gelirken kimsenin elinde ciceklerle bizi karsilamayacagini biliyorduk yine de iş bulamadıgımıza sasiriyor, bazen uzuluyorum. Geçen hafta bir is gorusmesine gittim, okul oncesi ve sonrası saatlerde Out of School Hours (OSH Club) denilen bir egitim programında koordinatorluk, yani ogretmenlik yapabilmek için. WACOT’a yaptıgım basvuru hala sonuclanmadıgı için denkligimi bilemediklerini bu yuzden de alırlarsa once asistan olarak ise alabileceklerini sonradan koordinatorluge yukseltebileceklerini soylediler. Bu asamada bana her sey uyar. Kemal de aynı sekilde basvurular, yazısmalar yapıyor. Bizim buraya gelmemizde cok yardımcı olan gocmen danısmanımız Ebru hanim kendimize zaman tanımamızı, iş bulmamızın 3-6 ay surebilecegini soyluyor. Insan işsizken daha once gormedigi fırsatları goruyor. Biz de yapabileceklerimizi dusunuyor, olcup biciyoruz. Burada yerel sanatcilarin el emegi urunlerini satan bir dukkan var. Yaptıgım ebruları onlara goturdum, bazı ornekler aldılar. Komisyonda bakıp kabul edip etmeyeceklerini soyleyecekler. Kabul ederlerse sattıkları her ebrudan %30 komisyon alacaklar. Bu da bana uyar. Hala ebru malzemeleri siparişlerimin Turkiye’den gelmesini bekliyorum bundan sonra okullara da basvurup workshop duzenlemek için teklifte bulunacagim. Dun ziyaret edip yemek yedigimiz Turk kebapci benim ebru yaptıgımı ogrendikten sonra ” Bunlar cok garip insanlar, yok sanatmıs, el emegiymiş bir kagida basıyorlar parayı, enteresan insanlar! ” diye kendi fikrini paylasti. ISMEK’teki ebru hocam geldi aklıma. Onun bildiklerini ben bilseydim Avustralya’da sadece bu işten gecinirdim. Ben de teknigimi geliştirmek için calisiyor, okuyorum. Gorustugum insanlar festivallerde stand acmamı tavsiye ediyorlar. Ne de olsa Avustralyalılar enteresan insanlar:)

Hafta sonları eskiden cabucak gecerdi simdilerde ise gecmek bilmiyor. Attıgımız e-postalara cevap verilsin, basvurularımız hakkında bize geri bildirimde bulunsunlar diye hep hafta içi olsun istiyoruz. Gazetede bolca ilan var, en kötü ihtimal baslangıc seviyesinden bir iş buluruz diye dusundugumuzden olsa gerek sadece niteliklerimize uyan işlere CV gonderiyoruz. Etrafa baktıgımızda insanlar oyle mutlu, oyle rahat, oyle huzurlu ki bu ulkede sefil olunmaz hissi olusuyor insanda. Simdiye kadar bir evsiz gordum o da Mandurah’ın en sefalı yerinde sabah aksam denize bakarak keyifle gununu geciriyor. Bir yerde ozeniyor insan. Burada iş yerleri oglen yemekleri vermiyor. Herkes kendine sandvic filan hazırlıyor, iş yerine beslenme cantasıyla gidiyor. Lunch Bar denen yerler var 12 ile 3 arası acılıyor, ekmek arası seyler,nugget,patates kızartması filan satıyorlar. Her zaman ve hafta sonları acık olan bir restoran bulmak zor. Zaman zaman her Turk gibi burada bir lokanta acsak koseyi doneriz diye dusunuyoruz Kemal ile. Et çok ucuz ve en dandik yemek 10 dolardan basliyor 🙂

Buranın yazını çok merak ediyorum. Herhalde çok sıcak oldugundan butun evler basık, camları film kaplı veya pencereleri sundurmalı. Bizim de evimizin içi bazen dısarıdan daha soguk oluyor. Boyle durumlarda arka bahceye cıkıyoruz. Kemal dev bir mangal aldı, gecenlerde iyice bir acıktık ve acilisi yapalım dedik. Meger ilk calistirmada yag dokup yarım saat yakmak gerekiyormus. Mangal kendi kendine bos bos yanarken kasabın kedisi misali etrafında dolanıp durduk. Sonunda muradımıza erdik. Burada bir kebapçı açmak vardı yaa:)

Gecen hafta İpek’in okulunda disko gecesi duzenlediler 4:30 ve 6:30 arasında kucukler sonra da buyuk sınıflar. Butun cocuklar o kadar guzel dans ediyor, egleniyorlardı ki bizim kızlar basta utandılar bir sure sonra baktılar ki herkes gayet rahat ve mutlu onlar da eglenceye katıldılar. Bizim cocuklugumuzda da vardı hatırladıgım kadarıyla, şöyle yarım metre uzunlugunda pipet gibi içi toz seker dolu bir cubuk, agzina doke doke yiyorsun. Herkes alıp alıp yiyordu bizim kızlar disko gecesinin yarısı boyunca o cubuk sekerle ugrastılar. Islatıyorlar, pipetin agzı tıkanıyor sonra dakikalarca sekeri cıkartmak için ugrasiyorlardı. Dusundum de burada herkese gore bir “challange” vardı, kızlarınki de bu sekerdi mesela.

Alisacagiz, alisacagiz. Biz yine iyiyiz. Gecen hafta sonu arkadasım Nuray’ın annesi geldi Istabul’dan. Buraya gecen sene ilk geldiklerinde bir sure sonra Turkce duymayı o kadar ozlemişler ki kebapçıyı bayagi bir aramıslar. Bizi Ozgurler karsıladı, burada surekli Nuraylarla gorusuyoruz, evde zaten hep Turkce konusuyoruz, biz sanslıyız o acidan pek hasret cekmiyoruz yani. Yiyecek meselesini de anlatmıstım, gecen gun bir mantı yaptım, Urfa’da yediklerim gibi oldu. Bir kayınvalidemin sarmasını yapmak kaldı. Onu da yaparsam eger ozleyecegimiz bir yiyecek kalmayacak.

Bugun kızları alıp etraftaki parkları gezmeye gittik. Ev denize (okyanus demeye hala alısamadım) cok yakın ama gunes batınca hava birden soguyor ve bu mevsimde deniz kenarı cok ruzgarlı ve insanı usutuyor. O yuzden parkları gezdik. Etrafta sadece kus sesleri, yemyeşil, genis bir alan. Oyun grupları, kaydıraklar salıncaklar. Cocuklar cok egleniyorlar. Park etme derdi yok, trafik derdi yok. Etrafta insan yok:) Bazı parklarda elektrikli mangallar, var, ızgara gibi. Duzenli olarak temizleniyor. Tuvaletler, duşlar, cesmeler neredeyse her parkta var. Bir tek rahat vermeyenler martılar, bir yiyecek diye butun sandvicini hemen bitiriyor. Kızlarla gezmek cok cok guzel. Kısacası bir tek derdimiz iş bulmak. Avustralya vatandasi oluncaya kadar disimizi sıkmak gerek. Vatandaş olduktan sonra devletten oyle yardımlar alıyorsun ki belin bir daha yere gelmiyor. Zaman zaman Turkiye ile burayı kıyaslıyorum, bizim bunlardan neyimiz eksik diyorum. İstanbul’daki kosusturmamız geliyor aklıma. Keske bizim insanımız da yasamdan bu kadar keyif alabilecek şekilde yaşasaydı diyorum.

Zaman zaman kendimi bir ip cambazı gibi hissediyorum. Yola cıktım, guvenli limanları bıraktım ve yuksekte, ipin uzerinde iki uç arasında bir yerlerdeyim. Aniden bulundugum yerin farkına varıp panige kapılıyorum, çığlık atıp ipe sarılmak istiyorum. Benim moralim bozuldugunda Kemal, onun morali bozuldugunda ise ben ona destek oluyorum. Yaptıgımız sey hic de kolay bir sey degil ama yine de iyiyiz, iyiyiz, dipçik gibiyiz:) Bir yerlerde bize uygun bir iş var ve seneye bu zamanlar her şey çoook yolunda olacak, ihtiyacım olan tek şey biraz zaman ve sabır. Boyle yazıp yazıp içimi dokuyorum işte:)

Ogretmenlik

Dun WACOT `a gittim. Burada sadece Western Australia College of Teachers` a kayitli ogretmenler okullarda calisabiliyor. Aslinda bir de Vetasses dedikleri bir denklik kurumu daha var ama acikcasi ben fazla arastirmadim, farklari nedir bilmiyorum. Allahtan master basvurusu icin bayagi bir belge toplamistim, o belgeler burada isime yaradi. Denklik alip alamadigim bir ay icinde belli olacakmis. Bakalim, bekliyorum. Denklik alirsam ilanlarda cikan islere basvuruda bulunabilecegim. Ogretmenlik ile ilgili cok ilan var buralarda.

Turkiye`den buraya yerlesmek icin gelmeyi dusunenler, mutlaka diploma, transkript, eski calistiklari yerlerden is tanimi, sorumluluklar vs. kapsayan birer referans mektubu alsinlar. Ustune butun sertifikalariniz, hocalarinizdan akademik referanslar, aldiginiz egitimler, yaptiginiz sunumlar ne bulursaniz getirmenizi tavsiye ederim. Burada umdugunuz islerde calisamayabilirsiniz. Bu nedenle neyin ne kadar isinize yarayacagini kestirmeniz zor. O yuzden her ihtimale karsi donanimli gelin. Mesela bowling sampiyonlugunuzu bile belgeleyin. Turkiye`den belge getirtmek sizi biraz yorabilir. Hacettepe Universitesinden almaya calistigim bir belge var, bir turlu ilgilenmedikleri icin burada tercumanlik yapmak icin basvuruda bulunamiyorum. Naati burada tercumanlik islerine bakiyor.Turkiye`den gelen orjinali Ingilizce olmayan butun belgeler NAATI uyesi bir tercuman tarafindan cevirilmeli; yoksa kabul edilmiyor.

Kemal de CV yazip duruyor. Her is icin CV`yi yeniden duzenlemek gerek. Bir yandan da burada gecerliligi olan, aranilan niteliklere iliskin kurs ilanlarina bakiyoruz. Dedim ya burada her sey sertifika, diploma, belge…

Bugun Defne ile birlikte Ipek`in okuluna gittik. Her veli listeye ismini yazip sinif icin yardimci olmak uzere okulda kalabiliyor. Sabah gittik, Defne ablasinin yanina oturdu. Ben ogrenciler icin meyve kestim, tabaklari hazirladim. Sonra hep birlikte beden egitimi dersi icin spor salonuna gittik. Yardimci ogretmen istasyonlar hazirlamisti. Bir istasyonda da ben gorevli oldum. Cocuklara jimnastik filan yaptirdik. Sonra cocuklar sinifa gidip meyve yediler, arkasindan bahceye ciktilar. Sonra da muzik dersine gittiler. Sonra biz ayrildik. Sinifta bir yandan is yapiyorum bir yandan da kulagim ogretmende neler yapiyorlar diye dinliyorum. Sinifta 30 cocuk var. Bir esas ogretmen bir yardimci ogretmen, bir sinif teyzesi ve bir veli oluyor genelde. Cocuklar 4-5 yaslarindalar; son derece saygililar, ogretmen isimlerini soylemeden hic bir sey yapmiyorlar. Ben boyle sinif gormedim. Cocuklar meyve yerken ogretmenler de huzurla, rahat rahat caylarini kahvelerini icip pastalarini yiyorlar. Herkes sakin, huzurlu. Bu cocuklar nasil boyle oluyor anlamadim ben. Ya da bizimkiler neden cok hareketli, bazen simarik oluyorlar onu da anlamiyorum. Belki de bu cocuklarin daha gozleri acilmamistir ondan boyle masum ve usludurlar, bir de buyukleri gorup ondan sonra konusmak lazim aslinda.

Okuldan ciktik Defne ile biraz gezdik. Parkta kendi boyunda bir pelikan gordu, kukla sandi. Hakkatten de oyle garip bir hayvan ki cocuk hakli. Hava cok guzeldi bugun bol bol dolastik. Sokaklarda Aborjinler hemen farkediliyor. Her yerde `Burada sizden once onlar vardi, unutmayin` filan seklinde insanlari saygili ve anlayisli olmaya cagiran yazilar olsa da hakikaten cok goze batiyorlar. Iyi ve egitimli olanlari olsa da genelde aborjinerin adi cikmis: madde bagimlisi ve cok agresifler diye. Burada devlet her cocuk basina bayagi saglam para verdigi icin isi gucu olmayanlar durmadan boy boy cocuk doguruyor, calismayip onlarin parasiyla rahat rahat geciniyor. Dikkatimi ceken bir diger mesele ise cok sayida teenage mum olmasi. Lise cagindaki kizlar ve erkekler evcilik oynar gibi kucaklarinda bebeklerle geziyorlar. Devlet hamilelik yuzunden okulu birakan annelere cok buyuk destek veriyor, universitelere, liselere kres aciyor ki ogrenciler okula geri donup egitimlerini tamamlayabilsinler. Kulturumuze ters gelen seyler gorunce basta cok endiseleniyor, korkuyorum. Arkasindan gayet akli basinda cok kaliteli insanlar, aileler de goruyorum. Onemli olan evin icindeki atmosfer, ailenin birlikte ne kadar kaliteli zaman gecirdigi diye dusunup kendimi rahatlatmaya calisiyorum. Neyse bugun anladigim Ipek icin iyi bir okul secmisiz ve ben yorgun olunca hic de iyi yazamiyorum.Yarin okulda parti var diye her veli yiyecek gonderiyormus. Ben de ispanakli milfoy boregi yaptim, ya cok yedim ya da yaparken cok yoruldum, cok uykum geldi:) Haydi simdi uyumaya, yarin bir de Perth`te onemli bir isim var. Yarin guzel haberlerle bulusmak uzere, sevgiler.

İlk doktor ziyareti

Dün gece Defne ateşlendi. Devletin saglık sigortası olan Medicare’den henüz yararlanma hakkımız olmadıgı icin ilk geldigimiz günlerde Medibank’ten özel saglık sigortası satın almıştık. Defne bir haftadır oksuruyordu, ateş olmayınca endiselenmedik, ipek de aynı süreci yaşamistı Türkiye’den gelince. Ancak dün aksam 7 de ateşi 38.9 olunca ve verdigim ates dusurucuyu de kusunca once Medibank’in telefonla danışma hattını aradım. İpek yorgunluktan ve Defne hastaliktan sizmisti ve Kemal de Perth’e gitmişti ve tren ile dönüş yolundaydi. Rahat rahat konuşurum dedim. Telefondaki hemşire once acil bir durum var mı anlamak icin bir dizi soru sordu arkasından Defne’nin durumunu tam olarak anlamamız icin onu uyandırmam gerektiğini söyledi. O ana kadar hemşire ile düzgün düzgün konuşuyor, anlaşıyorduk. Ne zaman ki Defne’yi uyandırmaya gittim, o zaman koptu kıyamet. Tabi Defne son sesiyle ağlamaya başladı, bir de tuvaleti gelmiş, kulağımda telefon Defne’yi tuvalete götürdüm. Ağlama sesinin arasında hemşirenin söylediklerini anlamaya çalışıyor, ona cevap yetistirmeye çalışıyorum. Öksürük ‘vhizzing’ sesinde mı? Yoksa at/köpek sesinde mı? İshal/ kabizlik var mı? Yüzünde kızariklik var mı? Bilinci yerinde mı? Sana tepki veriyor mu? Kadın birbiri ardına sorular soruyor. Ben fitil yapayım mı diye soruyorum. ‘fitil’ kelimesinin İngilizcesini de bilmiyorum, tahmin edin nasıl anlatmaya çalışıyorum. Tuvalette Defne’nin sesi zaten yankı yapıyor, söylenenler anlaşılmıyor bir de telefon cekmemeye başlamasın mı? Hemşire bağırıyor: “Visiliiiiii, Visiliiiii are you there? Are you Ok?” Ben bağırıyorum : “What? Van minut!” malum tuvalet sesleri arasinda arada sırada söyleniyorum kendi kendime: Ne diyorsun? Buradayım, ya bir dur!!!! Cocuk tuvaletini yapıyor!” O konuşma kayıtlarına bir ulaşan olsa gülmekten çatlar. Allah’tan Defne’yi yatağına geri götürür götürmez uyudu da kadın ile konuşabildik. Aradığıma pişman oldum, 45 dakika boyunca bana tavsiye verdi. Atesten korkma hastalik degil semptomdur, vucut mikroplarla savasiyor. Acil bir şey yok gibi görünüyor ancak durum kötüleşirse 24 saat icinde bir doktor görün vs anlattı da anlattı. Haa bu arada hemsire ile konusurken Kemal de ev telefonundan aradi, durumu sordu. Arkadasimiz Nuray onu tren istasyonundan aldi, beraber eczaneye gittiler filan bu ayarlamalari yaptik o sırada. Neyse ortalik sonunda yatisti. Defne uyudu, hemsire telefonu kapatti, Nuray, oglu ve Kemal eve ilaclarla geldiler. Yemek yedik, çay ictik. Bayağı hareketli saatler sonunda dün gece Defne’nin yanında uyudum. Üstündekileri çıkarına ateşi düştü, rahat uyudu. Sabah 10 gibi ateş tekrar yükselince ne olur ne olmaz hastaneye bir gidelim dedik. İnsanlar buradaki saglık sistemini cok eleştiriyorlar, acil servislerde 3-4 saat bekletildiklerini filan yazıyorlar. Korka korka gittik. Once hemşireye sorunu anlattık, sonra memurla görüşup kağıt islerini hallettik, hopefully özel sigortamızdan sonradan iade alacağımız 181 dolar muayene ücreti ödedikten sonra 15 dakika icinde bizi içeri aldılar. Son nefesini veren yaşlılar icinde Defne’yi tatlı bir doktor muayene etti, idrar tahlili yapıldı. Ciğerine de bakalim bir sey cikmazsa sizi hemen gondeririz filan dedi doktor. Akciger filmi çektirdik. Bütün bunlar icin extra ücret istemediler, hastaneye ait dediler. Sonuçta 1 saat filan sonra hiç bir şeyi yok, virütik bir şey, başka mevsimden geldiginiz icin bu doğal dedi doktor, eve geldik. Allah lazım etmesin ama hastaneye düşmek de anlatıldığı kadar kötü değilmiş, bunu anladık. Eve gelip mangal yapalım dedik tüpü yanlis almışız, Kemal değiştirmeye gitti. Yanlis mangal almışız, ona uyan tüp bulamadi. Tavayı kullanarak benzetmeye çalıştık.
Aksam üzeri kızları alıp evin karşısındaki plaja gittim. Bilmeden köpek gezdirmenin serbest oldugu bolume gitmisiz. İpek kumların icinde deli gibi tepinirken taze bir köpek kakasini yanlışlıkla avuçlayinca hemen eve dönüp kızları direk banyoya soktum. Velhasil son 24 saat bayağı hareketli gecti. Bir pislik dolanıyor başımızda derken İpek pisliği avuçlayinca artık tam oldu! Her şeye rağmen hayat guzel, cocuklar uyuyor, kocamla güzel bir çay keyfi yaptık ve Allah bana bu gunu de bloguma yazma şansı verdi. Bakalım yarın bizi neler bekliyor? Bütün dostlarıma selamlar, sevgiler:)

Birinci ayın sonunda

Bugün geleli tam bir ay oldu. Yaptığımız islere şöyle bir baktığımda aslında fena sayilmayiz hele de iki küçük çocukla. Allah’a cok sukur hastalanmadan, buyuk yanlislar yapmadan, dolandirilmadan uzun donemli evimizi tuttuk, arabamizi aldik, cocuklarimizi okula yazdirdik, evimizi soyle ya da boyle dizdik. Yeni evimize internet Pazartesi bağlanıyor, artık o tarihten sonra butun enerjimizi is aramaya vereceğiz. Ben Batı Avustralya okullarında çalışabilmek icin denklik işlemlerine başvuracağım. Burada is hayatı cok değişik, öğreneceğimiz cok şey var. ‘Casual’ dedikleri işlerde ihtiyacları oldugunda seni arıyorlar, öyle ise gidip saatlik ücret karşılığı çalışıyorsun. Mesela bir öğretmen hastalandı okula gidemiyor, acenta seni arıyor o gün yerini sen dolduruyorsun. Her gün başka bir okula gidebiliyorsun yani. Casual işlerin saatlik ücreti daha yüksek. Asgari ücret saatlik 15 dolar. Bu fiyattan daha dusuk isci calistirmak yasak. Child care islerinde Casual oldugunda saatlik 25-28 filan olabiliyormuş. Normalde islerde insanlar haftada 35 saat çalışıyorlar. Bütün isler saat hesabı ile. Paran da elden verilmiyor mutlaka okul veya sirket tarafindan Tax file number bildirilerek hesabına yatırılıyor. Böylece 2 yılın sonunda surekli oturum izni alabilmek icin haftada kaç saat çalıştığını vs. gocmenlik memurları kolayca takip edebiliyor. Her gecen gün 475 vizemiz hakkında yeni seyler öğreniyoruz. Bugun Mandurah Göçmen Merkezinin düzenlediği sosis partisi vardi, oraya gittiğimizde cok seker İranli’larla tanıştık ve öğrendik ki eger burada is bulamazsak tüm Avustralya’da başkentler hariç nüfus yoğunluğunun az olduğu bölgelerde çalışabilirmişiz. Biz saniyorduk ki bize Batı Avustralya sponsor olduğu icin sadece Batı Avustralya Eyaletinin sınırları icinde çalısmamız gerekiyor. Meger New South Wales, Victoria veya Güney Avustralya eyaletlerinde de çalışma hakkımız varmış. Bu is bulma şansımızı biraz daha artırıyor. Ayrıca yine dün aksam Nuray’dan öğrendiğimize göre Kemal’in full-time bir iste çalısmasına gerek yokmuş, isterse 3 tane part-time iste çalışsın yeter ki haftada 35 saat çalışsınmiş, böylece 35 saati doldurduğu icin full time çalışıyor sayılıyormuş. Böyle böyle öğreniyoruz birseyler. Dün eski ev sahibi gelip depozitomuzu iade etti, haftaya bizi meshur Avustralian Barbecue’ye çağıracakmis evine. Bakalım:)
Bugün Kemal Perth’e gitti. ‘Türk bakkalından birsey lazım mı’ dedi. Düşündüm ilk alisverisimizden aldiklarimiz daha bitmemisti, bir şey bulamadım, kalıp sabun istedim. Bosver dedi, onun icin gitmeye değmez:) Burada elma, armut, muz, kavun, karpuz, çilek, portakal, mandalina, kiwi hepsi aynı anda bulunabiliyor, hepsi de son derece lezzetli. Başka bilmediğim, daha once de görmediğim bazı birseyler daha var, meyve mı sebze mı tatlı mı eksi mı anlamadım, sarı topac gibi birsey, henüz denemedim. Herhalde kıta büyük olduğundan 4 mevsim yaşanıyor, yiyecekler de ona göre; her mevsim her şey bulunuyor. Daha once de soylemistim, burada yasam pahali ama neden bilmiyorum İstanbul’daki kadar hayiflanmiyorum. Belki de lezzet, kalite, yasamin akisi, dogal guzellikler, cevre vs. gibi etmenlerin hepsi ‘buna deger’ diye dusunmeme sebep oluyordur. Defne bugun biraz keyifsiz, burnu akiyor. Panadol verdim. Şimdi onunla ilgilenmem gerek.
Akşamları uyumadan dua ediyorum, ne olursa olsun, ne kadar uzakta olursam olayım Allah’ın da hep benimle olduğunu bilmek, dularimin ona ulaştığını bilmek beni cok rahatlatıyor. Sahip olduğum her şey icin O’na teşekkür ediyor, zorlukların üzerinden kolaylıkla gelmemiz icin ondan güç diliyorum. Bolca da Pink Martini dinliyorum: “Hang on Little Tomato” tam benim şarkım:)

The sun has left and forgotten me
It’s dark, I cannot see
Why does this rain pour down
I’m gonna drown
In a sea
Of deep confusion

Somebody told me, I don’t know who
Whenever you are sad and blue
And you’re feelin’ all alone and left behind
Just take a look inside and you will find

You gotta hold on, hold on through the night
Hang on, things will be all right
Even when it’s dark
And not a bit of sparkling
Sing-song sunshine from above
Spreading rays of sunny love

Just hang on, hang on to the vine
Stay on, soon you’ll be divine
If you start to cry, look up to the sky
Something’s coming up ahead
To turn your tears to dew instead

And so I hold on to his advice
When change is hard and not so nice
You listen to your heart the whole night through
Your sunny someday will come one day soon to you

Yerleşirken

Tahmin etmissinizdir, eşyalarımız geldi benim sesim kesildi. Sabah kahvaltı hazırlayarak başladığım güne akşam 7 bucuk gibi koltukta sızarak veda ediyorum. Çocuklar, ev işi, alışveriş, temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek pişirmenin hengâmesinde bir hafta yazamadim. Takipçilerden yorumlar gelince hemen sarıldım telefona, Defne ve Kemal uyuyor İpek ve ben sabah 6′ ya on kala uyandık. Hemen yazayım iki satır.
Burası çok güzel, yolda trafik yok, araba sürerken paranoyak gibi aynaları sürekli yoklamak zorunda kalmıyorum artık çünkü trafikte çılgınlık yapana pek rastlamadım zaten herkes hız limitine uyuyor, 40 ile 80 arasında hiz limiti değişiyor. Evimizi çok seviyorum, okyanusun sesi geliyor, sabahları kuş civiltilari ile uyanıyoruz. Bahçeye domates ve yeşillik fideleri ektim, umarım çıkarlar. Sıcak su sistemi bozulmuştu, emlakçı dün bir şirketten elemanlar gönderdi bir kutuyu, birkac boruyu ve sigortayi filan değiştirdiler. Kapının birisinin anahtarı yoktu, anahtarci geldi onu yapti. Ev ile ilgili her sorun ev sahibine ait, kiracı hiç ücret ödemiyor. Evimizde su bedavaymis, niye anlamadık ama eski ev sahibi su faturanız yoktur filan dedi. Gaz da yok, ocak, vs. herseyimiz elektrikli. Elektrik biraz pahalı, tek kisiye ayda 80 dolar elektrik faturasi geliyormuş. İpek okula başladı. Evimize yakın bir devlet okulu var ama arkadasım çocuğunu göndermiş, pek memnun kalmamış o yüzden kendi çalıştığı hem de çocuğunu gönderdiği daha disiplinli, aileleri daha seçkin bir özel okula yazdırdık İpek’i. Sistemlerini Açı okullarına benzettim, sınıf düzeni, teneffüsler, oyun bazlı ve özgüven geliştirmeye dayalı egitim, vs. İpek ‘kindy’ dedikleri anaokuluna gidiyor aslında hazırlık dedikleri pre-primary’e gitmesi lazim ama orada yer yok, sosyalleşsin, okuldan uzak kalmasın diye bu sınıfa aldılar, yer açılınca bir üst sınıfa alacaklar. İpek’in dogum gunu tam sınıf ayrımlarının yapıldığı gün yani 30 Haziran’ın altı kindy’e gidiyor; üstü pre-primary’e gidiyor. İpek ise o gün doğmuş, o yüzden cok takmadım küçük sınıfa gitmesini. Okula cok severek gidiyor, oynaya ziplaya cunku sadece oyun var, amac okulu sevdirmek. Okul ücreti yıllık 1200 dolar. Yanlis yazmadım, 1200 dolar:) Non-profit bir okulumus burası, para güdümlü değil yani:) Yemekleri anneler hazırlıyor, beslenme çantalarına koyuyor. Bir gun sandvic yaptim bir gun mucver,pizza filan. Bir meyve sepeti var her cocuk o gün bir meyve koyuyor o sepete ve snack zamanında herkes paylaşarsak yiyor.Kindy haftada 2 buçuk gün okula gidiyor yani Defne okula başladığında( Şubat ayında) iki buçuk gün gidecek. İpek her gün gidecek. Kindy sabah 9 öğlen 3, digerleri ise sabah 8 öğlen 3 arası. Öğretmenler extra bir toplantı ve is yoksa cocuklarla birlikte ayrılıyorlar okuldan. Okul burada 4 donem. Her donem arasinda 20 gun filan tatilleri var. Kızların yuzme kursu iyi gidiyor, bugun dersleri var. Bizimki ise Perşembe günleri. Biz kurstayken Defne’yi spor merkezinin kreşine bıraktık. Hiç ing. bilmiyor diye çekiniyordum, döndüğümde öyle mutlu gördüm ki onu, oyunum bitmedi anne sonra gelirim diyordu önündeki oyun hamurları ile oynarken. Kreş icin anne baba spordayken bir buçuk saati 4 dolar veriliyor. Uyaniklik yapip başka zamanlar icin de Defne’yi bırakalım dedik, olmuyormuş, sadece spor yapanların cocuklarına bakılıyor.
Mandurah Migrant Centre( Gocmen merkezi) denen bir organizasyon var, oradan birisiyle tanıştık, bize çalısmalarını anlattı. Merkezin bir organizasyonu varmis: gocmenleri Avustralya’li bir aile ile tanıstirarak kafalarına takılan meseleleri danışabilmelerini sağlamak. Eve ilk taşındığımız gün birisi Kemal’i arayıp goruselim, musaitseniz size gelecegim dedi. Biz de adresi verdik. Sonraki bir saat boyunca acaba kim gelecek diye düşündük:) cok komikti. Yaşlı tonton bir nine geldi. Arka avluda ( patio’ya ne diyeyim bilemedim) oturup Türk kahvesi ictik, konuştuk. Nasılsiniz, bir sorununuz var mı, neler yapıyorsunuz vs. sohbet ettik, tanıştık; cok iyi oldu. Sonra yine bu göçmen merkezi bize İran’li dişçi bir ailenin numarasini verdi aradım, İngilizce mesaj bıraktım. Beni Türkçe konuşan bir kadın aradı, meger o da İstanbul’da 3 yıl kalmış, damadı Türkmüş, Türkleri cok seviyormuş. Bir hafta sonra arayıp çaya çağırdı ama kızlar uyumuştu, gidemedik. Onun dışında Özgur’ler geldi Perth’ten bir aksam, Nuray ile sık sık görüşüyoruz, yalnızlık çekmiyoruz çok şükür.
İs konusuna gelince, buranin pahali bir sehir oldugunu zamanla daha iyi anliyoriz ve cicim aylari bitmeden bir is bulmak istiyoruz. Ben ev isi yapmaktan cv hazırlamaya firsat bulamadım. Zaten Defne evde olduğu icin de Şubat ayına kadar calisabilecegimi sanmıyorum. Kemal ise başvurularda bulunuyor, iş fuarlarına gidiyor. En son gittiği fuardan öğrendiğine göre burada henüz oturum izni olmayanlar (yani bizim gibiler) en yüksek vergiyi ödüyor, yuzde 36:( Yani 100 liralık bir ise girersek sadece 64 lirası bize kalacak. Burada insanlar bir is görüşmesi yapabilmek icin en az 40 yere cv göndermen gerek diyorlar. Bizim sanssizligimiz yasamak zorunda olduğumuz bölgede kalifiye bilgi teknolojisi elemani gerektiren işlerin olmaması. Herkes Kemal’e senin işin Perth’te diyor. Bunu biz de is ilanlarından anlayabiliyoruz ama Perth’te çalışmak şimdilik yasal değil. Kemal niteliklerine uygun bir is bulmak istediği icin ilgili islere cv gönderiyor, bazı isler 600 km kuzeyde/ güneyde. Farketmez diyoruz, vizemizin şartını yerine getirene kadar neresi olsa gideriz. Ben Türkiye’den Ebru malzemeleri sipariş ettim, bakalım burada kurs filan verebilir miyim. Ablam dalga geçiyordu ama ebru yaparak para kazanırsam ona kapak olur:))
Defne uyandı, şimdilik bu kadar.

Alışveriş

İstanbul’dan ayrılırken eşyalarımızı gemi ile Avustralya’ya gönderilecek sekilde paketlemistik. Nakliye şirketinin azizliğine uğradık ve son anda eşyaları DHL aracılığı ile uçakla buraya aldırmak zorunda kaldık. Sağolsun Kemal’in kardeşi İstanbul’dan yapılacak tüm işlemlerle ilgilendi ve 440 kg. eşya 3 parti halinde geçen hafta yola çıktı. Gümrük işlemleri biraz uzun sürmüş. İnşallah biz yeni eve taşınmadan eşyalarımız gelir. Buraya ne getireceğim diye çok düşünüp taşınmıştım. Bana kalsa sadece bavulumu alıp gelirdim ama Kemal kitaplarından vazgeçemedi. Öyle olunca da yanına ben de bir iki parça ekledim derken bu kiloyu bulduk. Annem ve Kemal kolileri yaptilar. Her kalemden sadece ihtiyacimiz olan kadarini aldik. Yorgan, yastık, nevresim takımları, giysiler, havlular vakumlandi. Tencere,tava, çay bardağı,fincan, yemek seti vs. sarmalandi. Cocukların oyuncakları, kitaplar, motorsiklet kıyafetleri, ayakkabılar, hard diskler, bilgisayar gereçleri filan yerleştirildi. İstanbul’dan çıkamayan sadece Kemal’in aldığı 4 adet 70’lik rakı oldu- kişisel eşya sınıfına girmiyormuş-. Ondan daha kişisel bir şey olur mu ki halbuki? Sonuçta Allah’tan eşyalarımız en azından 65 km. yakınımıza geldi. Bu da iyi bir şey. Geldiğimizden beri geziyoruz ve gördüm ki çoğu şeyi taşımaya gerek yokmuş. Çeşit çeşit mağazalar var. Ucuzu, pahalısı, kalitelisi, Çin malı, ikinci eli, sıfırı… Yeter ki biraz gezecek halin ve sabrın olsun, her şeyi bulabiliyorsun. Bulamadıklarını da Perth’teki Türk bakkalından alirsin( semaver dahil) kisacasi her şeyi getirmeye gerek yok, sadece baklava tepsisi, ebru teknesi,mahalli kıyafet ne bileyim böyle çok spesifik seyleri getirebilirsiniz. Hadi şunlar bir yana biz o kadar çok mont, kaban, parka, manto getirmişiz ki onları ne yapacağız bilemiyorum. Belki Op-shop( opportunity shop) dedikleri yardim dükkanlarına bağışlayabiliriz veya kiliselere. Kiliseler çok ilginç, her köşe başında baska bir kilise var. Ortodoks, katolik, baptist, Yehova şahitleri, luteran, daha hatirlamadigim bir cok çeşit kilise. Farkları nedir henüz bir bilgim yok. Öğrendikce yazarım. Neyse, bizimki gibi mahalle dükkanları, bakkallari yok, belli alanlara küçük alışveriş merkezleri gibi seyler yapılmış. Çoğunlukla araba ile gidiliyor; halici, mobilyaci, outdoor, elektronik vs. seklinde zincir marketlerin şubeleri var. Bu yerlerde ne indirimdeyse hemen bitiyor. Kemal arabadan çantasını almaya geldiginde baktığı son televizyonu satmışlar, kapışılıyor yani. O hırsla kocacığım da son kalan lap-topu kapmiş almiş, 400 dolara bilgisayar aldik:) Marketlerde de “indirim” yazan raflar hep bomboş. Ayrıca bir mal kusurluysa hemen yarı fiyatına satıyorlar. Bugün komik bir şey oldu. Harvey Norman’dan alacağımız elektrik süpürgesi zaten indirimdeydi, Banu’larla konuştuk,”arkadas başka şubeden … dolara almış de” dedi. Bunu söyleyince bilgisayardan kontrol ettiler sonra fiyatları denklestirmek icin benim alacağımda da 100 dolar extra indirim yaptılar. Yani makinayı 1 ay önce Özgürlerin aldığı fiyata aldım:) Kârlı bir gün geçirdik diye düşünüyorum. Ama yazdıklarım sizi yanıltmasın, hayat aslında pahalı. Kış oldugundan mi bulmem, 25cm uzunluğunda Türkiye’de kart deyip almayacağımız bir adet salatalık 4,35 dolar ve 1 incecik demet maydanoz 2,50 dolar, domates kg.9 dolar, kabağın tanesi 1,5 dolar. Belki de Avustralya’lilar bunların acısını indirimleri takip ederek çıkartıyorlar. Bugunden ogrendigim: Burada ne alacaksam once iyi bir piyasa arastirmasi yapip fiyatları kıyaslayayim, kampanya, indirim vs. birsey bulursam hemen atlayayım 🙂 Sevgiler…

Ev Tutma

Avustralya’da emlakçılar çok “ballı”. Evler ilana çıkıyor, bekliyorsun, ofisi arayıp veya e-mail ile habelesip o evin “görüş günü” nü öğreniyorsun. Belirttikleri gün ve saatte sen ve senin gibi bazen onlarca kişi evi geziyor. Emlakçının tek yaptıgı anahtarla kapıyı acmak ve isteyenlere 4-5 sayfalık başvuru formunu vermek. Türkiye’deki gibi “su evi görmek istiyorum” dediğinde önüne düşüp evi göstermiyor yani emlakçı. Grand tuvalet, jipli, filmlerdeki gibi son derece havalı tiplerdi gordugum emlakçılar. 3-4 gün boyunca görüşe acik olan evlere baktık. Evlerin yuzde doksanının önünde ve arkasında bahçe var, genelde sadece cimen belki bir iki meyve ağacı oluyor. Evlerin yine yuzde doksanı tek katlı ve bahce haric ortalama 300-400 metre kare. Ancak beni en cok şaşırtan şey son derece plansiz olmaları. Özellikle bazi eski evlerde kapı dogrudan oturma odasına açılıyor, bazi evlerde kapinin saginda oturma odasi solunda yatak odasi ilerleyince mutfak ve yemek yemek icin ayrilmis bir alan görebiliyorsun. Evler sanki sahibinin aklına geldikçe eklenmiş odalardan oluşuyor. Bir de belki bu plan yüzünden cogu evin icini cok karanlık, kasvetli buldum. Kendime dağınık derdim, gezdiğim evlerden sonra benimkinin nur nimet olduğunu da anladım. İnsanlar o kadar saçma aletleri yıgmışlar ki yasamaya yer kalmamış evde. Üstelik bu evleri tutmak icin eski ev sahiplerinden ve isyerinden 2’ser referans, ve bir sürü baska belge gerekiyor. Ev sahibi inceliyor, en iyi kiracıyı seciyor. Bizimse gerekli olanlardan neredeyse hiç bir belgemiz yok. 4 gün boyunca yaklaşık 15 ev gezdik. Hiç biri pek icimize sinmedi ama ortada kalmak istemediğimizden başvuru formu alıp artık biz de evlere talip olalım dedik. Bir eve talip olduk, formu geç vermisiz, baskasına kiralanmis. Biraz umitsiz ve yorgun, gunun sonuna doğru bir evi daha görmeye gittik. Halls Head Parade denilen bir yerde okyanus kenarında, “şirin mi şirin” bir ev:) gezdiğimiz evlere oranla küçük, 2 yatak odası bir Amerikan mutfakli oturma odası var ve tabi cok aydınlık:) çok temel eşyalara döşenmiş: tv, kanepe, ocak, mikro dalga, buzdolabı, derin dondurucu, yıkama ve kurutma makinası, cocuklar icin ranza ve çift kişilik bir yatak. Evin en hoşuma giden yeri arka bahçesi. Geniş büyük bir arka bahçesi var, kilit tas ile döşenmiş, patio dediklerinden. Üstü kapalı, çiçeklere çevrili ve en güzeli kendi sebzelerini yetistirebilecegin bir “veggie patch” var. Direk bostan ekeceğim:) Evi cok beğendik, formu aldık doldurduk, üzerine bir bardak çay döküldü. Ertesi gün Remax ofisine gittik, evi cok beğendiğimizi ama referans, maaş belgesi vs. olmadıgını açıkladık. Emlakçı ev sahibi ile görüştü,olur aldı ve anahtarları bize verdi. Bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemiştim, icime bir kurt dustu. Acaba bir üç kağıda mı geldik diye. Hemen eve gidip tekrar baktık, civara baktık, sorduk, bir sorun yok! Allah’a şükür isimiz rastgitti. Üstümden büyük bir yük kalktı. 10 Eylül’de taşınıyoruz. Bugun şimdi oturduğumuz evin sahibi eşiyle birlikte kahvaltıya geldi bize. Muhteşem gözlemeler yaptım, kendime bile inanamadım:) Hamurunu bile kendim actım yani. Nuray’lari da çağırdım, hepbirlikte keyifli güzel bir sabah geçirdik. Ev sahipleri gidince de Nuray bizi balığa çağırdı. Karsilikli davetlestik yani bugun.
Her şey kulağa hoş geliyor olabilir ama Dudu’nun yardımlarını arıyorum bazen. Burada temilikci tutmak gibi bir adet yok, çünkü öyle gündelikci yok. Ya profesyonel temizlik sirketi cagiracaksin ya da kendin temizleyeceksin. Banu bu evi tutmaya geldiginde ev sahibi camları siliyormus. Kadin buranın en büyük üniversitesinde Prof. ve yönetici. Yani herkes kendi isini kendi yapiyor. Bunu bana Sydney’deki Banu da söylemişti. Şimdi de görüyorum. Neyse evi bana teslim ettigi gibi pırıl pırıl bırakmak istiyorum ve zaten öyle de gerekiyor. Sonra geçeceğimiz eve genel bir temizlik gerekiyor. Bunlar bana pratik olmayı öğretiyor, makina yok, cok bulaşık çıkarmamaya çalışıyorum. Kızları bana yardim etmeleri icin kandırıyorum falan filan. Eee her seyin bir bedeli var, Dudu ile geçen 3 yılın ardından hosgeldin temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü! Hadi dinleneyim cocuklar uyumusken, şimdi lak lak yapacak zaman yok:) Ha bir de araba aldık ama onu da başka zaman yazarım. Resimleri de Facebook’a koymaya çalışacağım yarın. Herkese sevgileeer, iyi geceler:)