Archive for October 31, 2012

Aksan

Buranın aksanını hala çözebilmiş değilim. Ülkeye çok sayıda göçmen geldiğinden olacak herkes kafasına göre bir aksan tutturmuş gidiyor. İngiltere, İrlanda, Amerika,Kanada, Güney Afrika gibi ana dili İngilizce olan ülkelerin aksanının yanında Hintli (çağrı merkezi temsilcilerinin yüzde doksanı Hintli), Çinli, Japon ve daha 72 milletten insanın kendine göre konuştuğu İngilizceyi anlamak bazen zor oluyor. Aynen duyduğum gibi yazıyorum: Summer: So-ma / Here: Hi-ya / Year: Yi-a / Tuesday: Öyle garip duydum ki yazamıyorum bile. Biriyle tanıştıktan sonra ilk bir kaç dakika güme gidiyor, ardından kulağımız aksanlarına alışıyor ve ne dediklerini yavaş yavaş anlar oluyoruz. Konu bizim isimlere gelince aynı işkenceyi biz onlara yapıyoruz. Benim ismim başlı başına bir zorluk. Geçen gün İpek’e okuldan bir arkadaşı doğum günü davetiyesi vermiş. İsmini EPEC diye yazmışlar. Veya bazen “Aypek” diye okuyorlar. Ailemizde en kolay soylenen isim Defneninki : “Defni” ; soyadımız ise “Yilmeeaz”. Böylesi durumlarda herkes bir takma isim kullanıyormuş. Biz de birer isim uyduracağız zaten yakında.

Bu aksan meselesi bugün beni arayan bir kadın yüzünden geldi aklıma. Mandjar Pazarında standı olanları Mandurah’ın özel bir günü varmış, ona davet ediyorlarmış. “Gelmek ister misiniz?” diye sormak için aramışlar. Tamam dedim. Broşürünü ekliyorum. Gidelim bakalım orada ne olacak. Bugün kızları yüzmeye götürdüm. İkinci kur da gayet iyi gidiyor. İlerlediklerini, daha önce yapamadıkları şeyleri yaptıklarını görmek gerçekten çok keyif verici. Yarın da Büyük Moskova Sirki’ne götüreceğiz çocukları, 3 yılda bir geliyormuş, çok güzelmiş falan filan. Belki de babaları ile onları gönderirim ben de Ebru yaparım evde. Bahçemizde küçük bir baraka gibi yer vardı. Orayı Ebru atölyesine çevirdik. Duvarlara eski çarşafları gerdik boya olmasın diye. Işık filan var, güzel bir yer oldu ancak bahçenin içinde olduğu için böcek olma ihtimali var. Buraya gelmeden önce Avustralya böcekleri, örümcekleri ve daha nice zehirli mahlukat ile ilgili çok tedirginlik yaşamıştım. Bilanço şöyle: 3 ayda 3 hamamböceği gördüm, uçmuyorlardı. Normal böcük işte, vuruyorsun ölüyor:) Red back hiç görmedim (Allah göstermesin). Tunel yapan Funnel örümcek 2 tane bahçede gördüm, bahçe eldivenlerini takıp etkisiz hale getirdik:) O sıska uzun bacaklı, nokta kafalı zavallı örümcekler var ya onlardan da dışarıda sık sık görüyorum. Hiç üşenmeden her gün çamaşır askısına ağ kuruyorlar. Ben bozuyorum, onlar yapıyorlar. Müslümanlıkta örümcek ağı bozmak iyi değil ama Avustralya’da durum başka. Neyse geçen gece o odada Ebru yapıyorum, örümcek tünelden kafasını çıkarıp bakıyor sonra kaçıyor çarşafın arkasına. Benim gözüm bir teknede, bir duvarda. Yüreğim ağzımda Ebru yaptım. Sabah olunca operasyon düzenledik ve odayı baştan aşağı temizledik, ilaçladık. Bir de salyangoz çok burada. O kremi yapılan koca koca salyangozlardan her yerde var. İğrenmesem alıp yüzümde yürüteceğim:) iggh! Daha fazla iğrençleşmeden iyi geceler.

Ha aklıma gelmişken onu da yazayım. Bugün haberlerde çok komik bir şey izledik. Bir otobüs şoförü öğrenci taşırken trafikte cep telefonuyla konuşuyor. Yani park halinde iken yola çıkıyor, yavaş yavaş normal normal gidiyor ama bir yandan da konuşuyor. Bu görüntülenmiş ve bazı insanlara bu videoyu gösteriyorlar. İnsanların verdikleri tepkiler çok komik. “Oh My God!” diyen, hayretler içinde bakakalan, ayılan bayılan, çığlık atan. Biz Kemal’le birbirimize baktık, direk güldük:) Neyse nerden vurdum nerden çıktım bu gece.

Sevgiler

30 Ekim

Anlaşılacağı üzere artık her bir yazıya başlık bulmakta zorlanıyorum. Özellikle de pek bir şeyin olmadığı sıradan günlerde. Bugün de öylesine bir gündü. Sabah Defne ile İpek’i okula bıraktıktan sonra dekupaj tutkalı bulmak için birkaç yer gezdik. Defne’nin dükkanlardaki insanlarla iletişim kurmaya başladığını görmek çok sevindirici. Artık o da el kol kullanarak da olsa bildiği kelimeleri araya sıkıştırarak derdini anlatmaya çalışıyor. Bazen başarıyor da. Öğrencilerimize, “Evde İngilizce konuşma saati olsun. Mesela akşam yemeğinde herkes İngilizce konuşsun.” diye tavsiyelerde bulunuyorduk ya işte bu yöntemin ne kadar etkili olduğunu görüyorum. “Exposure” arttıkça, çocuk etrafında konuşulduğunu duyunca yavaş yavaş kalıpları öğreniyor, beyninin bir yerine yazıyor.
Sonra eve geldik, yemek pişirdim. Sabahları spor yapmaya başlamıştım. Gecikmeli olsa da sabah sporumu yaptım. Saat iki buçukta sadoktor randevum vardı. Kemal’le Defne okula İpek’i almaya gittiler ben de Singapur Tıp Fakultesi mezunu 🙂 doktor Chow’a gittim, beni muayene etti. Dedemin çalışma odasını andıran, eski ve son derece sade mobilyalarla döşeli bir odası vardı. Tahlilleri filan da hemen oracıkta, bir kağıt ile yaptı. Bizim hastanelerin lüksünün yanında o kadar sönük geldi ki o muayenehane bana, kenimi doktorda değil bir terzihanede filan hissettim. (Garip bir benzetme ama aklıma ilk o geldi, ne yapayım?) Sonuçta raporumu aldım, öğretmenlik için başvurduğum kuruma gönderdim. Şimdi beni sistemlerine kaydedecekler ve bu şehirde hangi okulda ihtiyaç olursa oraya gönderecekler, başka bir yedek öğretmen işi yani. Doktordan sonra Kemaller beni aldı, alışverişe gittik. Bu büyük süpermarketin (Woolworths) kapısından içeri girer girmez sebze reyonundaki adam kocaman demir bir raf dolusu sebze getirdi yanımıza ve “Poşeti doldurun 3 dolar” diye anons etti. O lüks markette bunu gördüğüme şaşırdım ama bir yandan da bir anda yanımızda biten onca insana şaşırdım. Sürü psikolojisi, ben de kaptım bir poşet. Adını ve ne olduğunu bile bilmediğim bolca malzeme koydum poşete. Çin sebzeleri denilen şeylerden almışım,şimdi internetten nasıl pişirildiklerine bakacağım. Sonra eve geldik. Dün emlakçı haber göndermişti: “Ev sahibi klima sistemini kontrol ettirmek istiyor, yaz olunca serviste boşluk bulunmuyor o yüzden bir sorun varsa şimdiden hallettirelim.” diye. Klimamız merkezi sistem, her odada tavanda bir ızgara var, ofislerdeki gibi, klimayı açınca her yeri birden soğutuyor. Sonra klimacı geldi, test etmek için klimayı açtı. Makinaya bakmak için çatıya çıkıp Kemal’le muhabbete dalmışlar, afedersiniz kıçımız dondu evin içinde. Neyse sonra adam gitti, bir sorun yokmuş. Bu arada Royal Show’da el işi bölümünde kitap ciltlemesi yapan bir adamın çalışmasını gördüm. Tabi ki geleneksel olarak bu adam ebrulanmış kağıt kullanmıştı. Hemen oradaki yetkililerle konuştum, telefonumu verdim. “Ben ebru yapıyorum ve “book binder” ile görüşmek istiyorum” dedim. Aradan haftalar geçti. David Millhouse bana ulaştı. Aksanı çok net, çok iyi bir adama benziyor. Konuştuk, ebrularla çok ilgilendi. “Pazartesi günü Kitap Ciltçileri toplantımız var, ve biz ebru kursu almak istiyoruz,ama eğitmen bizden kişi başı 150 dolar istedi, bu çok fazla ve daha uygun fiyatlı ders verecek birilerini arıyoruz. Eğer sen ders verebilirsen bu toplantıda senden bahsedeyim” dedi. Şansımı denemek istedim ve “olur” dedim. Bugün Salı, yani dün toplanmışlar ve bugün David ile tekrar konuştum. David toplantıda benden bahsederken Kitap Ciltcileri başkanı “Ha ben Vesile’yi biliyorum, ondan bir mesaj aldım” demiş. David de çok şaşırmış. Bunu duymak çok komik geldi bana. Canım sıkıldığında manyak gibi mail atıyorum her yere. Bu benim huyumdur, pek çekinmem. Hep aklımda “ya olursa” vardır. Bu yüzden de David ile konuşmadan önce internette aratmış, kitap ciltcileri ile ilgili neresini bulursam mail atmıştım. Demek pişti olmuş:) Neyse uzun lafın kısası bu Pazar David ve karısı Mandurah’a gelip standıma uğrayacak, çalışmalara bakacaklar. Bazen düşünüyorum boyumdan büyük işlere mi kalkışıyorum diye ama sonra şu sözü hatırlıyorum: “Do the thing you think you can’t do!” “Yapamayacağını düşündüğün şeyi yap!” bir de benzer şu sözü haıtlıyorum “Do one thing every day that scares you!” “Her gün seni korkutan bir şey yap!”Bu durumda boyumdan büyük işlere kalkışmak aynen Eleanor Rosevelt’in söylediği şekilde davranmak oluyor. Bismillah deyip başlayın, gerisi geliyor:) Hazır öğreten adam moduna girmişken bir de şunu söyleyeyim, başarısız olduğunuzda da çok kafaya takmayın! Ne olacak yani rezil olunca, yüzünüze gözünüze bulaştırınca? Utanmayın, deneyin sonra da gülüp geçin:)
Kemal de sürekli iş peşinde koşuyor, aramalar yapıyor, kontaklar kuruyor. Bugün göçmenlik ofisini aradık, “Regional bölgede iş yok Perth’te çalışabilir miyiz?” diye sorduk. “İsterseniz çalışırsınız ama 2 yıl sonra kalıcı oturma iznine başvurduğunuzda şartı yerine getirmediğiniz için alamayabilirsiniz” dediler. Böyle işte her şeye rağmen, içimde olumlu bir şeyler olacak gibi bir his var. Bakalım…
Hepinize sevgiler

Yeni hafta

Bugün öğlen 12 gibi telefon geldi saat 2:30’da 28 kilometre uzakta bir okula gidebilir misin diye. Diğer iş için sağlık raporu almam gerekiyordu ve doktor randevumu yarına alıp “Giderim” dedim. Arabayla yarım saatte gittim. 18 öğrenciyi okul bitiminde alıp beslenmelerini verdik, sonra çeşitli aktivieteler yaptırdık. Bahçede futbol oynadım yıllar sonra. Kondisyonum düşmüş:) Akşam 6:30 gibi eve geldim. Bizimkiler yine suyla oynamaya gitmişler sahile, kudurmuşlar, üstlerini ıslatmışlar. Geldiğimde çocuklar uyumak üzerelerdi. Öpücüklerini verdim, yemeğimi yedim. Pinterest’e takıldım ve Youtube’da decoupage tekniği ile ilgili videolar izledim. Kemal çocukları uyutmuş, gelince çay içtik. Ulusal kanal izlemeye başladık. Neler oluyor Türkiye’de yahu. Bu AKP hükümeti iyice gemi azıya aldı. Cumhuriyet Bayramı yasağı da ne demek ya? Hayıflanıp durduk Kemalle ama bir yandan da Anıtkabir’e yürüyen milyonları görünce içimiz ışıkla doldu. Birazdan İpek’e yarın okul için beslenme hazırlayıp uyuyacağım. İlkokul çocuğunun günlüğü gibi oldu bu yazım: Yemek yedim, televizyon izledim, uyudum:)

Hafta sonunda Murray’de bir festival varmış, Demir abinin eşi Gayle bizi oraya davet etti. Teddy Bear pikniği varmış. Çocuklar oyuncak ayılarını götürüyor, giydiriyor, yarışmalara katılıyorlarmış. Piknik malzemelerimiz tamam, bir kullanalım bakalım.

Bu arada uyumadan önce, bir kez daha: Aferin Türkiye:) Çok gurur duydum. Bir de tenis şampiyonasında bakanları bir yuhalamışlar ki sormayın. Yüreğim buz gibi oldu izlerken, oh:) Ne kötüyüm de mi?

İkinci Bayram

Gunler geldi geçti, uzak diyarlarda ikinci bayramımız da geldi çattı. Tahmin edileceği gibi burada kimsenin bayramdan haberi yok. İlk gün Nuraylar geldi, bayramlaştık, sohbet ettik. Akşama yemekte tekrar buluştuk. İkinci gün dışarılarda dolaştık, kütüphaneye gidip 40 kitap 10 DVD aldık. Okudukça yeni yeni sanatlara ilgi duymaya başladım, allah sonumu hayrede. Sonra buranın en eski balık lokantasında otantik bir yemek yedik, çocukları parka götürdük, sonra da ben 55 yaş üzeri insanlar için çalışan büyük bir aktivite merkezi ile görüştüm, çalışmalarımı gösterdim, belki orada Ebru atölyesi düzenleyeceğim, haber bekliyorum. Çocuklar çok yoruldular ama o gün hava çok sıcaktı, dönüşte bir de plaja uğrayalım dedik. Çocuklar sevinçle sahilde dalgalarla oynamaya başladılar. Yine tahmin edileceği gibi tekerlenip suya düştüler. Don katında eve getirdik onları. Buranın en güzel yanlarından biri giyim kuşam konusunda rahat olmaları. Ayrıca hiç bir şey çok dikkat çekmiyor. İster terlikle, ister şortla ister eski püskü kıyafetle çıkıp dolaşabiliyorsunuz, kimse tepeden aşağı süzmüyor, küçümseyen gözlerle bakmıyor. Kişinin konforu ön planda, nasıl rahat ediyorlarsa öyle dolaşıyorlar. Neyse eve geldik, hazır hamur işinde ustalaşmışken bir de mantı yaptık. Yogurdun etkisiyle hepimiz sızıp kaldık. Asıl bayramımız Cumartesi günü başladı. Demir abilerin daveti bizi evimizde, memleketimizde hissettirdi. Ne kadar anlatsam azdır. Muhteşem bir ortam, göl kenarında yeşillikler içinde huzur ve mutluluk kokan bir ev. Ev sahibinin eliyle beslediği ördekler, papağanlar,  yine eliyle yakaladığı meşhur, iri Avustralya kertenkelesi. Türkler her bayram burada toplanır, bu güzel ailenin tatlı sohbeti ve lezzetli yemekleri eşliğinde bayramı kutlarmış. Bu bayram da Demir abinin daveti üzerinde 10 aile toplandık. Avustralyalı olan ev sahibesi en usta Türk aşçıları aratmayacak lezzette yemekler hazırlamış. Patlıcan salatasından çerkez tavuğuna, kabak tatlısından bazlamaya kadar kaç çeşit yemek dizmişti bizler için. Organizasyonların cevval adamı Özgür de sabah erkenden kuzusunu kesmiş, bir minibüs kiralayıp devasa çevirme fırınını da içine atıp enfes kuzu çevirme için son hazırlıklarını tamamlamış. Bizi güler yüz, tatlı dille karşılayan ev sahipleri şu anda öyle değerli dostlarımız oldular ki sırf onlarla tanışmak için bile Avustralya’ya gelinir. Hiç bitmesin istediğimiz gün bir çırpıda bitti, bu güzel bayram gününe bol sohbet, kahkaha, sıcacık yeni dostluklar ve inanılmaz bir minyatür tren istasyonu koleksiyonu gezisi ve süper bir saz dinletisi de sığdırmayı başardık. Demir ailesine bize Avustralya’daki en güzel günlerimizden birini yaşattıkları için çok teşekkür ederiz. Böylesi güzel bir aile ortamı olmasaydı bayram gerçekten çok yavan geçecekti. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık. İnşallah o güzel evde birlikte daha nice bayramlar kutlarız. (Bir de ev sahibine sormak lazım ama…)

Bugünse Mandurah Çocuk Festivali vardı. Dün o kadar güzel geçti ki, hayatta göreceğini görmüş, mutluluğa doymuş kişiler edasında gittiğimız festival bizi çok da eğlendirmez diye düşünüyordum. Sabah 9 buçukta sahildeki festival alanına gittik, saat 3’te kendimizi eve zor attık. Bazen düşünüyorum, daha ben Allah’tan ne istiyorum diye. (İyi bir iş olabilir, aslında) Avustralyalılar bu işi hakikaten çok iyi biliyorlar. Çocuklar için hazırlanan şeyleri öyle ciddiye alıyor, öyle özen gösteriyorlar ki anlatamam. Bir standın önüne gidip selam verince alıyorlar çocukları içeri başlıyor eğlence. Defne daha İngilizce bilmiyor 50-60 yaşlarında bir kadın ona işaret dilini öğretmek için 15 dakika boyunca oyunlar oynadı,bayağı tiz sesiyle şarkılar söyledi. Her çeşit stand vardı. Girişte tahta oyuncaklar yontulmuş, tekerlerini çocuklar monte ediyorlar sonra oyuncaklarını alıp boyuyorlar. Her yerde simli kalemler, damgalar, çıkartmalar ile çocuklar yuvarlak kağıtların üzerinde rozetlerini dizayn ediyorlar sonra rozet yapma aletinde o kağıtları bir şekilde kaplayıp rozet haline getiriyorlar, çocuklar elbiselerine takıyor. Sonra hasırdan yelpazeler var, yine her çocuk kendi yelpazesini boyuyor. Uçan balonlar, yüz boyama, akrobatlar, trapezciler, tiyatro gösterisi, sanatsal şemsiye boyama, oyun hamuru köşesi, yarışmalar vs. her şey bir arada. Çocuklar ilginç bir makina ile elmalarını soyuyor, dilimleyip yiyor. Su ve bisküvi standları her yerde. Dev maskotlar dolaşıyor; her yerde güneş kremi istasyonu var. Dev çizimler var her çocuk istediği şekilde içini boyuyor, yerde özel paspas türü şeyler var, tebeşirle sek-sek çiziyor, zıplıyorlar, kumdan aborjin figürleri yapıyorlar. (Urfa ağzıyla: le aman her yerde bir eğlence bir hallahop ki heç sorma, biri birine deye çocuk bayramı)

En çok güldüğüm şey bizim kızların Haka Dansçıları bölümünde yaşadıkları oldu. Bunlar her şeye merakla sazan gibi atlıyorlar, Haka dansçılarının da özel bir yüz boyama tekniği varmış. Damga gibi yontulmuş şeyleri mürekkeple ıslatıp yüzlerine bastırıyorlar, diğer bir deyişle baskı yapıyorlar. Bizimkiler yok kelebek istiyorum yok şunu istiyorum filan derlerken görevli kadın erkek ve kadınların süsleme şekilleri  farklı, kızlarınki şu diye elindeki siyah parçayı bizimkilerin çenesine yapıştırdı. Çiçek şekli bekleyen kızlar bir anda top sakal sahibi oldu. Ben onları oradan uzaklaştırmaya çalışırken kadın bir de güya iyilik yapıp “gel bak aynaya” diye koca bir ayna tuttu yüzlerine. İpek’in aynaya bakışını görmeliydiniz. Top sakallarını pek beğenmeyen kızları hemen tuvalete götürüp yüzlerini yıkadım. Bir yandan yüzlerine su çarpıyorum, bir yandan da mürekkebin yayılıp daha beter ettiği simsiyah suratlarına bakıp durmadan gülüyorum. Velhasıl ben çok eğlendim. Çocuklar da eğlendi sanırım. Kısacası doya doya oyun, eğlence dolu harika bir gündü. Tek problem sineklerdi. Ahırlarda olan sinekler vardır ya inatçı, yapışkan, arsız. Her yerde onlardan vardı. Hiç yakışmıyor Avustralya’ya bu sinekler yahu, bir şeyler yapsınlar:) Bu arada çocuk festivaline giderken yanıma cüzdanımı almıştım ama hiç gerek yokmuş çünkü bütün aktiviteler ücretsizmiş, kuruş bile harcamadık yani. Neyse, Kemal evde kalmıştı, eve döndüğümüzde balık ızgaramız hazırdı. Hemen yemeğimizi yedik, yeteri kadar eğlendiklerini düşündüğüm çocukları başımdan def ettim, bloguma yazımı yazmaya çalışıyorum. Etrafımda kudurup beni gıdıklayıp kaçıyorlar,benden ilgi ve sevgi istiyorlar, ne de olsa festival bitti, durun şunlara bir – iki tokat atıp geleyim;)

Haydi herkese sevgiler, iyi bayramlaaaaaaar

 

Kütüphane

Kütüphaneleri oldum olası severim ama buranın kütüphanesine bayılıyorum. Yüzlerce kitap, kaliteli, temiz, yeni ve aklın alacağı her konuda. İnsanda okuma zevkini uyandırıyor. Laf olsun diye niye Türkce kitap yok diye sormuştuk, bugün kitap alırken, “size bir mesaj var, Türkce kitaplarınız geliyormuş” dediler:) Şimdi Avustralya çiçekleri ile ilgili bir kitap aldım, resimlerine baktikca icim açılıyor. Başvurularımıza gelen “Red” cevaplarının sıkıntısını azaltıyor kitaplar, iyi ki varlar:)

20121024-171208.jpg

İlk iş günü

Bugün öğlenden sonra ilk işime çağrıldım. Sabah İpek’i okuluna bıraktıktan sonra Kemal ile Perth’e gittik, Ranstad adında büyük bir recruitment şirketinin eğitim bölümü ile görüştüm, sisteme kaydımı yaptılar. Yine yedek öğretmen gibi ihtiyac oldugunda gideceğim. Denkliğimi alıp diplomamı saydirincaya kadar sıradan yardımcı pozisyonundayim, sonra koordinatörlüğe yukselebilecegim insallah. Orada ısımız bitince İpek’in okuluna Nuray’in yanına isime gittim. Kemal beni birakip cocukları alıp eve gitti. Hani daha onceden söylemiştim ya cocuklar cok uslu diye. Pek de öyle değilmiş, okul sonrasındaki programda haylaz yine haylazdi. Programa başlamamızdan 1 saat sonra bir cocuk bahçede kafasını yardi. Öyle böyle değil bayağı ciddi bir sekilde düştü ve kafasını parktaki demire vurup yaraladı. Bunlar olurken ben icerideki grupla ilgileniyordum. Nuray ambulans çağırdı, bölge koordinatörü geldi, veli geldi.
10 yıldır bu isteyim, ambulans çağırmamızı gerektirecek bir kaza hiç görmemiştim dedi. Kısacası bir başladım pir başladım! Baska seyler de oluyor, haftalar önce başvurduğum bir yerlerden cevap geliyor, aracılar sayesinde mesajlar yerlerine ulaşıyor, insanlar sana ulaşıyorlar, falan filan. Düşündüm de Avustralya’ya gelirken insanın yanında getirmesi gereken tek şey sabır, başka bir şey değil…

Requip

Yeni hafta

Pazar gunü Mandurah’ta önemli bir organizasyon vardı: Ironman 70.3. Triathlon denilen uç aşamalı bir yarış. O yüzden sehir bayağı bir kalabalıktı. Standımız cok daha keyifli gecti. Ben işi kaptım, ebruları cok daha yavaş yapıyorum, tekneden sıyırırken iyice ağırdan alıyorum o durumda “waoow” sesi daha güçlü çıkıyor:) yarın başka bir is görüşmem var yine Perth’e gideceğiz. Anlatırım sonra , sevgiler:)

Efkarlıyım bu gece

Selam arkadaslar, Avustralya’da da rakı-balık, kavun-peynir, saz muhabbeti yapılıyormuş. Sadece dostlar eksik ama yine de pek takmadık ailecek kotu sesimizle sarkı soyledik bu gece. Kutladıgımız bir sey mi vardı? Ufak tefek seyleri kutladık bugun : İpek’in okulunun dorduncu doneminin baslamasını mesela ve Defne’nin artık kendi basına tuvalete gitmeye baslamasını bir de bugun cok isimize yarayacak bir seyi cok uygun fiyata almamızı kutladık. Sonra cok yakın bir arkadasımız guzel bir iş buldu, onu da kutladık kendi kendimize. -Arkadas yoktu ama- Tomurcuk kokulu tavsan kanı cay içişimizi kutladık, bahçemizde oten bulbulun sarkısını kutladık. Grup Yorum’dan “Haziran’da ölmek zor” dinlemenin guzelligini kutladık. Defne’nin oyuncaklarını toplamasını kutladık, İpek’in bana ayaklarımı uzatacak bir sandalye getirmesini kutladık. Youtube’da kuzenlerden dinledigimiz “canevimden” sarkısını kutladık. Turkiye’deki arkadaslarımızın guzelligini, buradaki dostlarımızın varlıgını kutladık. Hayatta oluşumuzu ve sağlıklı oluşumuzu kutladık. Yaşamın kutsallığını kutladık. Kısacası bugün kutlayacak çok şey vardı. Bir de “Ömür umuttan önce bitmeli” sözünü söyleyen kimse onu da kutladık.

Rakı içmedim ama kokusundan sarhoş olmuş olabilirim. Hepinizi öpüyorum:)

2. Ayın Sonunda

Herkese selamlar! Bugün 2. ayımız da doldu. Artık tam bir Mandurah’lı olduk. Bugün, pazar günleri şehrin en işlek sahil şeridinde kurulan parkta Mandjar Market’te Ebru standı açtım. Günlerdir kimi ebruları ütülüyor, kimisini kesip biçiyor, kimini ise çerçeveliyordum. Kemal de bir yandan ebruları kurutmam icin ahşap çerçeveli ağlar hazırladı. Derken stand günü geldi çattı.Ancak Mandurah’ın en deli rüzgarı bugün esti. İşte olanlar:

Sabah 7’de sahilde toplanılıyor, komiteye 35 dolar ödeme yapılıyor ve herkes gösterilen yerde 9 m2 alanına kuruluyor. Bu pazara yıllardır gelen insanlar gayet profesyonel bir sekilde gölgeliklerinin tepesindeki brandayı kuruyor, yine gölgeliklerinin ayaklarını sabitliyor. Fermuarlı perdeleri takıp mallarını sergiliyorlar. Ama bugün öyle bir rüzgar vardı ki çadırlar durmadan yerinden cıkıyor, sokaktan geçen insanlar çadırların kurulmasına yardım ediyor, her şey havada uçuşuyordu. Bizim gölgelik güneşli günlerde, hafif esen meltem eşliğinde piknik yapmak icin oldukça nazik bir şekilde yapılmış. Kemal’cigim gazebo’muzun bir ayagını sabitlemeye çalışırken diğer ayak cıkıyor, İpek koşup onu tutuyor, rüzgar neredeyse hepimizi tuttugumuz uçlardan havaya kaldırıyordu. Yamuk yumuk bir şekilde yerimizi kurduk. Sıra geldi malzemeleri çıkartmaya. Hikmet Barutçugil’in ağır kuşe kağıda basılı kitabının sayfaları fırfır gibi bir o tarafa bir bu tarafa dönüyor. Bıraksam kitap yırtılacak. Bizim planımız gazebo’nun bacakları arasına ip gerip ebruları o ipe askılarla tutturmaktı. Kullar plan yapar Allah yukarıdan bakıp gülermiş, aynen öyle oldu. Değil ebruları sergilemek, bir kağıt çıkartmak imkansız, her şey uçuyor. Bir de rüzgarın nereden geldiğini anlasak, rahat edeceğiz. Bir o taraftan bir bu taraftan esen rüzgar adamı sersem ediyor. Herşeyi bırakıp gidebilirdik ancak o zaman da devamsızlık limitimiz dolabilir ve güzel günlerde kabul edilemeyebilirdik. Aslında biraz da merak ettik çaba nasıl olacak diye. Neyse bütün ebruları kat kat malzemenin altına koyup sıkı sıkı sardık, üzerini örttük uçmasın diye. Ortada kaldı bir ben bir masa, bir sandalye! Millet gelip bakıyor bu ne satıyor diye. Sonradan ebru boyalarını çıkarayım bari bir kaç ebru yapayım dedim. Daha öd – su ayarlarken millet başıma toplandı. Heyecandan sabırsız davranıp boyaları ayar yapmadan attım kitreye. Tabi çoğu dibe çöktü, kitre kırmızıya döndü. Kağıt koyup boyayı çekeceğim kağıt bir durmuyor ki yerleştireyim. Şimdi düşünüyorum da çok komik olmuş ya. Neyse insanlar hmm güzelmiş filan deyip gidiyorlar. Kemal telefonuma takmak icin speaker ayarlamıstı, o çalışmadı. Rüzgar çok, çocuklar aç filan derken Kemal çocukları alıp eve gitti ben daha ne yapayım diye düşünürken çadırın ayağı çıktı rüzgardan. Baktım karşıdan bir teyze geliyor, hani su yürümeye yardımcı olan araçlar vardır ya önlerinde, ona tutunuyor. Bembeyaz saçlı tonton bir teyze, Vesile ninemden 10-15 yas daha büyük. Geldi önümde durdu. “Yardıma ihtiyacın var gibi görünüyor” dedi. Yan çadırdan çekiç aldı. Gel bak, şu ayağı şöyle çakacaksın, diye bana göstermeye başladı. Bastonlu arabayı bıraktı eline çekici alıp eğildi. İçimden dedim yazık, şimdi böyle kafası yerde uzun süre kalamaz. Teyze aldı çekici, eğimi, kazıkları nasıl takacagımı, ne yöne çevirip kilitleyeceğimi vs. hepsini gösterdi. Yere süper sabitleme yaptık. O sırada rüzgar esiyor, teyzenin eteği başına geçiyor kadıncagız umursamıyor, hala anlatıyor. Sonra hadi bakalım kolay gelsin deyip gözden kayboldu. Resmen Hızır Anne gibiydi yani. Ardından Demir Bükey ve eşi geldi. Çok şeker insanlar! Eşi sanat ile cok ilgili ve bir sanat merkezinde çalisiyormuş. Sen Ebru öğretmeni misin? Bizim atölye çalışması yaptıracak hocalara ihtiyacımız oluyor dedi. Ayrıntıları onlara yemeğe gittigimizde konuşacağız ancak onlarla tanıstığıma, onları gördüğüme çok sevindim.   Sonra biri geldi ben Ebru yapıp gösterdim ona. “A güzelmiş, it is disgustingly easy!” dedi. Ya sabır deyip işime baktım. Sonra sokakta sihirbazlık gibi bir show yapan bir adam geldi, konustuk. Hangi ülkedensin filan deyince Türkiye dedim. “Haa ben İstanbul’da mısır çarşısının önünde show yaptım. Türkiye cok guzel.  Bir sürü kapkaççı, hırsız, düzenbaz, sahtekar, dolandırıcı dolu!” diye aklınca espri yaptı. Ya sabır deyip onu da defettim. Sonra Nuray’lar geldi. Sağolsun o bana cok yardımcı oldu. İnsanlar gelip bakıyor çocukları isterse ebru teknesinde ebru yapıyorlar, çıkan kağıdı da kurutup onlara veriyordum. Bu iş için 15 dolar aldık. Ancak malesef standımızın duvarları olmadığı için ve çok rüzgar olduğu icin kendi yaptıgım ebruları kimselere gösteremedim. Sabahki bu iki vaka dışında insanlar hep iltifat ettiler: Harika bir sanat, nasıl yapıyorsunuz, kurs veriyor musunuz, büyüleyici, woaw filan diye hayretle izlediler. En güzel an ebrulu kağıdı tekneden sıyırıp onlara çevirince yükselen takdir sesleriydi. (Ya anlatamadım bir türlü. Yani nefes sesi vardır ya “hiiiiiiii” diye, işte ondan) Neyse bir de en guzel sey, kocamın bana öğlen için hazırlayıp getirdiği hayatımda yediğim en lezzetli hamburgerdi:) Ha bu arada birisi gelip beni her ayın ilk Cumartesisi kapalı bir mekanda yapılan başka bir pazara davet etti. Önümde çok insan varmış diye kartını komşuya vermiş, o getirdi.  Sonra Perth’ten Kemal’in eski iş arkadası Sinan’lar geldiler. Bizim ve onların çocukları parkta doya doya oynadılar. İpek akşam, “anne biliyor musun o arkadaş da Türkçe biliyordu” diyordu. Öte yandan teknede durum vahimdi. Yerde ne kadar toz varsa uçup boyaların içine ve kitreye doluyor, yaptığımız ebrular (bence) bir şeye benzemiyordu. Saat 2 gibi artık ben kaderime boyun eğdim, berbat açılmayan boyalarla öyle uğraşıp zaman öldürmeye başladım. Sonra Özgür’ler geldi Perth’ten. Fatoş ve Can da onlarla gelmiş. Biraz muhabbet ettik. Ne zaman bir arkadaş gelse standımıza bir müşteri çekti. Uğurlu hepsi, Allah razı olsun. Günün sonunda canım kocam ev-pazar arası mekik dokumaktan ve kızlarla uğraşmaktan yorulmuş ben de yediğim rüzgarın etkisiyle sersemlemiş bir halde eve geldik. Sonuçta ne oldu? Stand açmak icin 35 dolar verdim 45 dolar kazandım. Değdi mi? Tabi ki değdi. Öğrendiğim şeyler kazandıgım tecrübe paha biçilemez. Babamın dediği gibi “kaybetmekten korkan zafer kazanamaz!“. Kısacası berbat bir tecrübeydi ama haftaya yine oradayım. En azından bloga yazacak malzeme cıktı. Çiçekli ebrular yapamıyorum, boyalarımın ayarı tutmuyor. Bu işi bilen varsa Allah rızası icin yazsın iki satır. Bir öğrensem her şey çok güzel olacak:) Ustaların bıyık altından güldüğünü hisseder gibi oluyorum:) No worries! Bir sürü broşür hazırlamıştım, iletişim bilgilerim filan vardı üzerinde, gelenlere verdim, şimdi artık akıllarının bir köşesinde Turkish Marbling kalacak. Ufak ufak adımlarla başlanıyor bu işlere bakalım ne kapılar ne fırsatlar nasıl bağlantılar çıkacak karşımıza. Bu umutlu bekleyişi seviyorum. (Umut deyince Kemal geliyor aklıma.) Sonra bir de kocamı ve iki kızımı ve bana bugün destek olan arkadaşlarımı çok seviyorum.

Şu anda evde bir tek ben uyanığım. Mercan Dede dinleyerek (Sinem sağolsun) yazımı yazıyorum. İkinci ayımızı tamamladıgımız bu günde karmaşık duygular içindeyim. Sahip olduğum güzel şeyler için şükrediyor, her şeyin biraz daha rayına oturması için gönülden Allah’a dua ediyorum, ona güveniyorum. Biraz da Mercan Dede’nin etkisi ile sevinçten mi kederden mi bilmiyorum gözlerim yaşarıyor.

Hepinize iyi geceler…

 

Hazirliklar

Her yazimda farkli bir klavye, bilgisayar vs. kullandigim icin yazim hatalarinin kusuruna bakmayin. Sinir bozucu biliyorum ama bugunku yazida Turkce karakterler yok.. Her gun bir cok olay oluyor, aklimda kalanlari yaziyorum. Pazar gunu Mandjar Market’e katilmam kesinlesti. Komiteye basvuruda bulunmustum, stand acan her kisi sadece ‘hand made’ el isi, el emegi urunleri sergileyebilecekti, ben de ebrularim ile katilacagim. Yerin resmini asagi koydum. Her katildigimda 35 dolar yer ucreti veriyorum, Kemal piknik yaparken kullaniriz diye gazebo denilen golgelik almisti, onu kuruyoruz, mobilyalar sandalyeler filan her seyi ayarlamak bize ait. Sabah 8’den aksam 4’e kadar, surekli resmini koydugum, pelikanlarin dolastigi deniz kenarindaki piknik/park alaninda standimizin basinda duruyoruz. Stand icin ebru hazirlamak uzere ben

calismalarima hiz verdim. Arka bahcemizde kucuk bir oda var, game room olarak hazirlanmis baraka gibi bir yer. Orasi benim atolyem oldu, cocuklar bahcede oynarken ben de gunduzleri ebrularimi yapiyordum. Dun aksam kitre tam modundaydi, gunes battiktan sonra da calismak istedim. Kemal bana isik ayarladi, sicacik kahve ve muzik de gelince oyle keyifli calistim ki o an hic bitmesin istedim. Kendimi artist gibi hissedip artist kaprisleri bile yaptim. Sanat, yaraticilik, soyut dusunce, kendini tekrarlamak filan bazi bazi dusunup durdum. Bir yandan da guldum kendime insallah boyumdan buyuk bir ise kalkismamisimdir, pazar gunu gorecegiz. Hikmet Barutcugil’in yazdigi Suyun Ruyasi Ebru kitabinin ingilizce baskisini siparis etmistik, o geldi Turkiye’den. Sonra bugun cikip kucuk bir katlanan masa ve baska ebrulanabilecek malzemler aldik (ahsap bardak altligi, strafor susler, hazir kesilmis sekiller, cam, porselen filan), kemal de citalar ve file aldi bana ebru kurutma tahtasi yapacak. Bu pazar yerindeki stand icin bir de sigorta yaptirmamiz gerekiyormus. Onu arastiriyordum az once, 3. kisilere gelecek herhangi bir hasar durumunda gerekliymis. Ne olacak sanki ebru satarken, kagit mi kesecek musterinin elini? Aslinda cok bir sey degil ama guvenceye almak istiyorlar herkesi, onu da yaptiracagiz yarin. Tahmin edebileceginiz gibi butun masraflar ebru fiyatlarini yukseltiyor, ilk defa hobi olarak yaptigim bir seyden (insalah) para kazanacagim. Hani derler ya maddiyat isin icine girince hobi olarak yaptigin sey artik sana keyif vermez, aslinda bende henuz oyle olmadi. Ebru yapmayi hala cok seviyorum ama kimseye ve tabi ki ustalara mahcup olmamak icin cok guzel seyler ortaya cikarmaya calisiyorum ancak bu o kadar ama o kadar zor bir sey ki. Hava sicakligi, suyun sertligi, boyalarin su ve od ayari, kagidin asit orani havada ucan tozlar bile ebrunun kalitesini etkiliyor. Benim seviyemdekiler icin guzel ebru cikartmak sayisalda 4-5 tutturmak gibi bir sey. Allahtan bugune kadar 30 tane filan sergiye koyabilecegim ebrum oldu. Ebru ile ilgili alisveris yaparken terebentinden tutun arap zamkina ve suda cozulen yapistirici spreye kadar bir cok degisik malzeme almama gerekti. Bu surecte bir sey dikkatimi cekti. Bir ogretmen olarak ben kendini ifade etmeye calisan ogrencilerime vucut dilimle, bakislarimla destek veririm, onun anlatamadigi seyleri anlamak icin tahminlerde bulunurum, onu yonlendiririm. Zamanla bu benim dogal bir aliskanligim haline gelmis herhalde, leb demeden leblebiyi anlamak, karsimdaki kisinin cirpinislarini gorup ona destek olmak! Burada bazen o duruma dustugum oluyor, bir seyi izah etmek, ne icin kullanacagimi aciklamak oldukca zahmetli oluyor. Bu durumda bir ogretmen gibi davranip bana yardimci olan kisileri hemen ayirt edebiliyorum, kimi insanlar da hic ugrasmadan kestirip atiyor. Aksanim hafiften degisti gibi cunku burada gercek yasamda Turk aksaniyla konusursam insanlar beni anlamiyor, isimi halledemiyorum bu yuzden ben de 8 (eight) yerine girtlaktan A olmak uzere AAEEEYYTT demeye basladim. Her gun yeni bir seyler ogretiyor. Neyse, bu aksam Demir Bukey bey bizi aradi. Onun esi ve cocuklari ile Mandurah’ta yasadigini biliyorduk ama hic konusmamistik, site uzerinden attigi mail sayesinde telefonlastik, gorustuk. 27 Ekim’de bizi ve diger Turkleri yemege cagirdi, size “hosgeldiniz” diyelim, dedi. Sesi cok candan ve samimi geliyordu, cok mutlu olduk, sagolsun. Dun de Nuraylar gelmisti, bu Cuma yine toplanip mangal basi yapacagiz. Eskiden Eylul – Ekim ayini hic sevmezdim burada havalar gittikce isindigi icin cok sever oldum. Bu gece gevezelik yapiyorum ama yarin egitime gitmem gerek. 2 saatligine Perth’te yeni isim ile ilgili egitim alacagim. Okumam gereken 270 sayfalik bir el kitabi var. Bu arada Perth’e trenle cok kolay gidiliyor, bizim metro gibi belki biraz daha konforlu tren. 45-50 dakikada Perth merkezde oluyorsun. Bilet Family Ride alirsan 4 kisilik bir aile icin sinirsiz indi-bindi 11 dolar, tek kisi gidersen de 10 dolar filan sanirim. El kitabini okumaya basladim da cok faydali gorunuyor, Avustralya egitim sistemini detayli acikliyor, sanirim benim sonraki basvurularimda da isime yarayacak. Simdilik bu kadar, tum dostlari sevgiyle kucakliyor, selamlarimi gonderiyorum. Yarin egitimde neler olacak cok merak ediyorum:)