Archive for November 28, 2012

Avustralya’da hava!

Dün sıcaktan terliyorduk, bugün öyle bir fırtına var ki anlatamam! Türkiye’deki Haziran ayında gibiyiz ama sabahtan beri satte 40 km. hızla esen bir rüzgar ve bazen yağmur, her yeri inletiyor. Kemal arabayla dışarıya çıkmıştı, gelince okyanus çalkalanıyor dedi. Merak ettim, gittim baktım. Yaklaşık 15-20 metre genişliğinde olan kumsal neredeyse yok olmuştu, dalgalar tepeciklerin oraya kadar ulaşıyordu, deniz göz alabildiğine köpük köpük kaynıyordu. Yerden savrulan kumlar öyle bir yüzüme gözüme çarpıyordu ki acıtıyordu. Orada daha fazla kalamadım, hemen geri döndüm. Posta kutularının demirden kapakları korku filmlerindeki gibi açılıp kapanıyordu rüzgardan. Bugün Nuraylar kahveye geldi. Nuray deniz biyoloğu olduğu için okyanus hakkında çok şey biliyor. Fırtına bitince, rüzgar kesilince bir gidip sahile bakın, neler göreceksiniz, dedi. Okyanusun dibi temizleniyor, böyle havalardan sonra envai türlü deniz canlısı ve deniz kabuğu, vs. sahile vuruyormuş. Heyecanla yarını bekliyorum. Bakalım neler göreceğiz:)
Annem facebook sayfasında bir şey paylaşmıştı. Beni çok etkiledi! Öyle güzel kelimelerle öyle içten yazılmış ki, etkilenmemek elde değil. Herkes ile paylaşıyorum. Umarım hepimiz bazı dersler çıkarırırız.
Kanser Nedeniyle Ölen Erma Bombeck, Ölmeden Önce Yazmış

“Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;
Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..
Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..
… Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..
Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer. Yerler leke olacak diye korkmazdım.. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım.. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..
Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..
TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla “Önce git ellerini yüzünü yıka” demezdim.. Onlara daha çok “seni seviyorum”, ondan da daha çok “özür dilerim” derdim..
Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için
şükredin..

Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor.. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz..”

Güney Yarım Kürede Zaman!

Neredeyse bir haftadır yazamadım. Bana çok uzun gelen bu süreden sonra kendimi kaptırıp neler yazacağım, nelerden bahsedeceğim hiç bilmiyorum. Haydi Bismillah.
17 Kasım Cumartesi günü Mandurah Heritage Day’e Mandjar Market davetliydi. Buradaki nehir çok yerden denize dökülüyor. Şehrin içinde Venedik gibi olmasa da çok sayıda kanal var. İşte bu kanalların kıyısında yeşil bir alanda biz de ebru standımızı kurduk. Heritage Day olunca şehrin tarihi, bu şehirdeki sanatçılar ve yapılan sanat aktiviteleri ön plana çıkarılmıştı. Odun oymacılığı yapanlar, yün eğiricileri ve Aborigin müzisyenler arasında benim Ebru standım hiç sırıtmadı. Sanki Mandurah’a üç ay önce değil de 300 yıl önce gelmişim gibiydi. Çok güzel bir gün geçirdik, yanımda orkestra vardı ve bütün gün “Long Live Mathilda” diye bir şarkı çaldılar, buranın milli marşı mıdır anlamadım, öğrensem iyi olur.
Neyse Kemal bisiklet almaya Perth’e gitti ve kızlar da orada burada oynadıkan sonra sıkıldılar, biraz da rüzgar çıkmıştı ve onları standımın arkasında park halinde olan arabamıza bindirdim ve müzik açtım. Tarkan şarkıları ile bayağı bir oyalandılar. Ebru standı bayağı hareketli geçti ve en son ben toplandım. Biraz da elimi yavaş tuttum ki Kemal istasyona gelsin onu da alıp eve gideyim. Gazebo denen portatif çardak bagaja sığmadı ve ben de çok eğreti bir biçimde bağlayarak bagaj açık gitmeye karar verdim. İçimden de dua ediyordum, inşallah Rangerlar (burada park, trafik vs işlerine de onlar bakıyorlar) beni görmez, yakalanmam filan diyordum. Her şeyi arabaya yükledim, kızları koltuklarına bağladım, kontağı çevirdim, araba çalışmadı! Akü bitmiş! Allah’tan müzede bir görevli vardı. Adam bakıp bakıp gidiyordu, meğer benim gitmemi bekliyormuş o da evine gidebilsin diye. Gidip ona durumu anlattım. Biraz sonra adam takviye kablosu ve bir Range Rover jipli Ranger ile gelmesin mi? Bekçiden kaçarken bekçi geldi beni buldu. Neyse arabanın aküsüne takviye yaptık, çalıştı ben mahçup mahçup geçtim, gittim kimse de bir şey demedi. Sonra Kemal’i Nuray aldı istasyondan, bisikleti de bağlamışlar arabanın arkasına, beraber geldiler bizde bir kahve içtik. Cumartesi günü böyle geçti. Pazar günü ise yine Mandjar Market’te idik. Vallahi pek kendimi kaptırmak istemiyorum ama bu sanatı iyi ki öğrenmişim, insanların çok ilgisini çekiyor. Kağıdı sıyırıp onlara gösterdiğimde çıkan sesleri toplasam buz pateninde 3,5’lu axel atlayışı sırasında çıkan seslere rakip olur. Burada kurs vermeye başlamadım ama Perth’te kitap ciltçileri grubuna kurs verme konusunda David ile anlaştık. Şubat ayında iki atölye çalışması düzenleyeceğiz. Pazartesi günü ailecek Perth’e gittik. Avustralya’da öğretmenlik yapabilmemin önünü açan izni alıp kendimi WACOT’a kaydettirmeyi başarmıştım ama ne öğretmeni olarak çalişabileceğim konusunda onlar herhangi bir açıklama yapmadıkları için bir de Overseas Qualification Unit’e gidip diplomalarımın Avustralya’da neye denk geldiğini onaylatmam gerekiyordu. Hem o yüzden hem de Damla koleji ile görüşmek için sabahtan Perth’e gittik. Görüşmenin sonucunu bu hafta öğreneceğim, bakalım. Ardından Murray Street’e gittik. Şehrin bu en turistik caddesinde bir hareketlilik vardı. Şehir ile ilgili bir katalog çekimi için yüksek bir yerden bütün caddeye renkli çiçek konfetiler yağdırıyorlardı. Millet yerde yuvarlanıyor, birbirine avuç avuç konfeti atıyordu. Biraz orada oyalandık, kızlar çok eğlendiler. Arkasından Kings Park’a gittik. İnsanın çocuk olası geliyor! Oldum da vallahi, çeşit çeşit iplere tırmandık, gemilere bindik, labirentlere girdik en sonunda yorulup bir banka uzandım, gökyüzünü izledim. Bazı akşamcıların refüjlerdeki yeşil alanlarda uzanmaları gibi uzanıp, “Oh, gel keyfim gel!” dedim:) Sonradan öğrendik ki daha parkın içine girmemişiz, orası bayağı büyük bir yermiş biz kapısındaki parkta oyalanmışız. Bir gün daha ayırıp gidip görmek lazım Kings Park’ı.
Salı günü Kemal yazdığı projeyi rahat rahat bitirebilsin diye Defne ile bütün gün dışarıda dolandık, kütüphanenin “Rhyme Time” aktivitesine katıldık, artık her salı gidiyoruz. Sonra İpek’i okuldan alıp eve geldik. Akşam Kemal Project Management Institude toplantısına katılmak için Perth’e gitti. Geç geldi.
Çarşamba günü kızları yüzmeye götürdüm, çıkışta biraz gezelim dedik. Bir dükkan keşfettik ki tam bir memba, biraz uzak bir yerde ama ne ararsan var. Dükkanın sahibi kadıncağız da 97 yaşlarında. Öyle hoş sohbet, her gittiğimizde konuşuyoruz söylediklerinin yarısını anlamıyorum ama yine de anlaşıyoruz. Ben etrafa bakarken kızlar da oyuncakların olduğu bölüme gittiler, biraz sonra üstü açık olan alana, yanıma geldiler. Defne CD’ler ile dolu olan bir kitaplığa bakmaya başladı. Donald Duck CD’sini gösterip soruyor: “İpek, biz bunu seviyol muyuz?”. İpek de “Yok biz onu sevmiyoruz” diyor. Sonra arkamı bir döndüm ki kitaplık Defne’nin üzerine geliyor. Cd’ler yere döküldü; Defne arkasını dönerek kaçmaya başladı ama kitaplık arkasından devrilerek başka bir rafa dayandı. Hayat üçgeni dedikleri ufak bir alan oluştuysa da Defne ayakta olduğundan alnını yerde bulunan CD’lere çarptı. İpek’ciğim tam travmatik bir biçimde olanlara şahit oldu ve çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Bilirsiniz böyle anlarda insan neyi nasıl yaptığını pek hatırlamaz, ben de kitaplığı geri attığım gibi Defne’yi kucaklayıp içeri götürdüm. Alnında bir kesik oluşmuştu ve kanıyordu. Bu yaşlı kadıncağız, kanı görünce telaş içinde “Gel ilkyardım dolabımız var” dedi; dolabı açtı; bandaj verdi, hemen basıp kanı durdurduk. Havlu ıslattı,kanı sildik. Bu kadının kankası başka bir yaşlı kadıncağız da gitti İpek’i getirdi. Kızlar sakinleştiler, Defne’nin alnına geçici bir bandaj yapıştırıp arabayla onu hep gittiğimiz acil servise götürdüm. 10 dakika içinde oradaydım. Orada doktor baktı,dikişlik bir şeyi yok, super yapıştırıcı ile yapıştıracağız dedi. Yapıştırdılar, hastaneden çıkıp eve geldik. Yolda düşündüm de dükkandaki kadıncağız bize su veriyor, yaşadığı korkudan dolayı elleri öyle bir titriyor ki Eşkiya filmindeki Şener Şen yanında halt etmiş, su bize gelene kadar dibinde bir parmak kalıyordu ancak. İlk yardım dolabından bandaj çıkaracak, dolaptaki her şeyi açtı, dağıttı, gözünün önündeki şeyi göremez oldu. Oraları bayağı bir dağıttık, kadıncağızları korkuttuk, “hemen o rafı atayım ben” filan dedi. Sonra Defne hanım eve gelirken itiraf etti ki yukarıda bir CD görmüş, almak için tırmanmaya başlamış, bakmış ki kitaplık devriliyor, eliyle tutmaya çalışmış, sonra tutamayınca kaçmaya karar vermiş. İtirafını facebook’a yükledim. Her fırsatta ona izleteceğim. Umarım bir daha böyle işlere kalkışmaz. Hepimiz çok korktuk. Biz atlattık da, o teyzeciğim Avustralya’nın huzurlu ortamında bu yaşına kadar gelmişti, ona yaşattığımız korkudan sonra durumu ne olmuştur merak ediyorum.
Perşembe günü İpek’i okula götürüp eve geri döndük, dışarıda oyalanmadık. Sonra burada bir Avustralya diploması almak için bir görüşme yaptım. Devlet’in desteklediği, sponsor olduğu “Cert 3 in Education Support” denilen online bir kurs var, ona yazıldım. Normalde 18 ay süren bu eğitimden zaten aldığım bazı dersler ve iş tecrübem sayesinde muaf olabilirmişim. O zaman da sedece okulda staj yaparak sertifikamı alabilirmişim. Yazışmalar devam ediyor, onun için de zamana ihtiyaç var. Cuma günü ise WA Families’ten kızların davranışları ile ilgili bize rehberlik eden bayan geldi, yine bir çok onemli, güzel fikirer verdi bize. Kızlar zaten melek oldular, yemeklerini kendileri yiyorlar, kavgalar, cığlıklar coktan bitti. Danışmanın verdiği kagıtları yukleyecegim siteye, tum anne-babalar icin faydalı bilgiler var.Sonra İpek ve Defne ile parka gidip piknik yaptık, Nuray’ın annesi Ayşe Teyze’lere uğradık, büyük ebrularıma kağıt mat yaptırdım ve Defne’nin yarasını doktora gösterip pansuman yaptırdık. Cumartesi günü ailecek dışarıdaydık, bisiklet için kask aldık, burada yeni harika bir park açılmış, oraya gittik. Pazar günü ise yine Mandjar Market’te idim. Her market gününde yeni kontaklarım oluşuyor. Sitemin Ebru ile ilgili olan bölümünü biraz geliştirmem lazım. Manduah Belediyesinde çalışan bir adam katını verdi, sana kurs verdirelim filan dedi. Bakalım, ben neymişim meğersem:)
Dün sabah evdeydim, temizlik filan ile uğraştım. Havalar iyice ısındı, yazlıkları çıkarttım. Öğlenden sonra ise işe gittim. Kemal’ciğim kendini iyice verdi bu işi bitirmeye, gece gündüz program ile uğraşıyor. İnşallah bu hafta kodlama bitecek. Bugün ise İpek’i okula bıraktıktan sonra yine kütüphanedeki etkinliğe katıldık, sonra yemek yiyip İpek’i alıp eve geldik. Mantı yaptırdım çocuklara, elleri yatkın gayet güzel kapattılar mantıları. Hepimiz çok yorgunuz, günler nasıl geçiyor anlamıyorum. Takip ettiğimiz çok iş var. Her telefon bir heyecan bizim için. Bu duyguyu seviyorum. Yarın Kemal Perth’e gidiyor. Perşembe günü ise ben yine işe gideceğim. Böyle böyle geçiyor günler. Her gün kızlara çok gülüyoruz.
İpek Dudu’yu özlemiş, “Anne bana altın diş yaptır” dedi. “Evlenince koca yaptırır!” dedim. “Ama ben Türkçe konuşan bir koca istiyorum, İngilizce olursa anlaşamayız” dedi. Birlikte seçeneklerimizi gözden geçirdik, Mirza, Kadir, Onur:) Çok eğlendiler bu konudan bahsederken. Bugün sabah da İpek ve Defne uyanmış oturma odasında resim yapıyorlar. Sadece ikisi uyanık. İpek soruyor: “Defne kim pırt yaptı biliyor musun?” Defne de cevaplıyor :”Bilmiyolum!”. Ipek : “Ben yaptım!”
Pırt mırt yuvarlanıp gidiyoruz işte! Hepinize sevgiler:)

Avustralya doğal yaşam

Avustralya’da kafama papağan düşmesinden sonra ikinci vakayı da dün yaşadım. Okulda çocukları dışarı çıkardık, bahçede oynuyoruz. Ulu, çok büyük bir ağaç var ve altında da devasa bir futbol sahası. Ben kaleye geçtim, sıska bir çocuk da pas atıyor filan. Derken bana İngilizce birşeyler açıklamaya başladı. “Bak bu kuşun burada yuvası var, dikkatli ol, saldırabilir” filan dedi. “Hadi oradan kaleyi boşaltmam için numara yapıyorsun, bir kuştan mı korkacağım” dedim. Arkasından kuş çığlıklar atarak bana doğru bir geldi, kafamın üzerinde dönüp duruyor! Herkes kaçtı, ben de tabi. Elimi yukarılara sallaya sallaya kafamı öne eğe eğe bir kaçışım vardı ki görmelisiniz. Meğer bu kuşlar yuva yaptıkları ağacın etrafında bir alanı kendi bölgeleri belleyip orayı korurlarmış. Kim gelse onu kovalarlarmış ve bazen çok da tehlikeli olabiliyorlarmış. Nerde bizim mülayim, ürkek kuşlar? Bu Megpie’lar canavar gibi. Çevirisi saksağan veya alacakarga. Türkiye’de böyleler mi bilmiyorum. İşin ilginç tarafı bu kuşun yuvasına epeyce uzaktaydık, ona rağmen bizi kovaladı. Coğrafya geniş olunca her hayvanın kendi sahası olarak belirlediği alan da geniş oluyor herhalde. Bizim kuşlar sadece kendi yuvaları ile hadi hiç olmadı bir dal ile yetiniyorlar, buranın kuşları utanmasa bütün okul bahçesini yuvası sayacak.
Bugün çok güzel geçti. Okyanusa gittik, ailece yürüdük. Temiz hava, güneş, ipince altın gibi kum. Kızlar oynamaktan, gülmekten mest oldular. Eve gelip hemen uyudular. Allah her günümüzü böyle eylesin inşallah. Pazartesi Perth’teki bir kolej ile görüşmem var. Türkçe öğretmeni olarak özgeçmişimi göndermiştim, hemen çağırdılar; bakalım görüşmede neler olacak. Ayrıca devletin sponsor olduğu Certificate 3 in Education Support kursuna kayıt olacağım, Çarşamba günü de onunla ilgili görüşmem var. Aslında WACOT öğretmenliğimi onayladı ve bu sertifikaya ihtiyacım yok ama hem online ve ücretsiz olduğu için hem de benim öğretmenlik geçmişim olduğu için bazı derslerden muaf olup kısa sürede bu eğitimi bitirebileceğim için çok istedim katılmayı. Avustralya diploması burada çok çok çok önemli.
Herkese kucak dolusu sevgiler.
Anneciğim bugün seninle konuşmak çok güzeldi, sesini özlemişim, seni çok seviyorum. Doğayı, hayatı, yaşamı, gördüğüm güzellikleri takdir etmeyi bana sen öğrettin, sana minnettarım.

WA FAMILY

Bugün (Department of Communities- Parenting WA)Batı Avustralya Aile ve Sosyal hizmetler birimi gibi bir birimden Janette isimli bir danışman evimize geldi. 1,5 iki saat boyunca çocuklarımızın davranışları hakkında konuştuk. Her hafta gelecek ve bize bir yol haritası çizecek. Şubat ayında da diğer velilerle de görüşebileceğimiz bir eğitim programına dahil olabileceğiz. Babalar akşam saatinde, anneler de gündüz saatinde bu eğitimi alacaklar. Yaptığımız çoğu şey gayet doğru ve mantıklıymış. Kızların bazı davranışlarını ülke değiştirmiş olmanın verdiği şaşkınlık ve bocalama döneminden kaynaklanıyor olabileceğini söyledi. Bazı çok önemli noktalara değindi en iyisi de sadece bizim kızlar hakkında konuşuyor olmamızdı. O anda Defne ile İpek etrafımızda dolanıyordu ve onları da gözlemleyip bize geribildirimde bulundu. Aynen “Eve dadı geldi” programında olduğu gibiydi:) Konuşmadan aklımda kalanlar:
1- “Eğer yemeğini yersen televizyonda çigi film açarım” yerine “Yemeğini bitirdiğinde çizgi film izleriz” dememiz gerek
2- Kahvaltıda tabaklarına önce çok az miktar koy, gözleri korkmasın, onu bitirdikten sonra kendileri seçsinler, tabağa alınan her şey bitecek kuralı var ve tatlılar kahvaltının sonuna doğru çıkacak
3- Kahvaltı, morning tea, öğlen yemeği ve ikindi kahvaltısı ve akşam yemeği öğünleri var; ana öğünler için yarım saat ver, sen yedirme, süre bitince yemeği kaldır ve ikinci yemek zamanına kadar hiç bir şey verme. Böylece kendi kendilerine yemeyi öğreneceklermiş.
4- Bir oyuncak için kavga ettiklerinde “paylaşamazsanız alacağım” deyip ve gerektiğinde gerçekten alıp o oyuncağı kaldırmak gerekiyor. Her kızın kendine ait özel ve paylaşılmayan oyuncağı olabilir, onları paylaşmak zorunda değil ama bir kutuya da paylaşılan oyuncaklar koyulacak.
5- Çocukları eğlendirmek veya sıkılmalarını engellemek için herşeyi onlar için hazırlamak zorunda değiliz. (Biz buradaki çocuklarla da aynı sorunu yaşıyoruz, kendi başlarına oyun kuramıyorlar dedi Janette) 3 seçenek sunup birisini seçmelerini sağlamalıyız. Mesela boyama, evcilik, saklambaç. Sonra da “Acaba bunu nasıl oynayacaksınız, nasıl yapacaksınız?” diye sorarak oyuna hazırlamak gerekliymiş onları.
6- Günde iki saatten fazla ekran karşısında durmamalı çocuklar. Bu ekran bilgisayar, I-pad, I-phone veya televizyon da olabilir. Toplam en fazla iki saat yani. Bizde bu bir saat zaten.
7- I-pad’i eline alınca İpek bırakmak istemiyor. Bir mutfak timer’ı alacağız, sürenin bitmesine 5 dakika kala uyarı zili çalacak. Böylece çocuk kendini zihinsel olarak bitirmeye hazırlamış olacak. Bitti diyen de biz değil, saat olacak, yani daha adil.
8- Birbirleriyle kavga ettiklerinde asla hakemlik yapma, bu çok yanlış. “Problemi çözün veya ikinizi de 5 dakikalığına odanıza göndereceğim” diye uyar ve gerekeni yap.
9- Alt ıslatma sorunları yok, uyku rutini olması iyi: Vitamin alma, tuvalet, diş fırçalama, pijama giyme.
10- Oyuncaklarını ve odayı toplamayı da uyku rutininin içine dahil et. Ne zaman dağılırsa hep birlikte toplayın. Kendileri tek başına toplayamaz, bu yüksek bir beklenti ama her defasında sizinle toplarlarsa kendi kendilerine de iş çıkıyor diye daha az dağıtmaya başlayacaklar.
11- Oyuncakları topla, kaldır, bölümlere ayır ve her defasında bir grup oyuncağı çıkart, hepsine her zaman ulaşamasınlar.
12- Eskiden işte çalışıp kızlarımızı özlemiş halde eve gelince en sabırlı yanımızı gösterip onlarla hep oyun oynuyorduk oysa burada halletmemiz gereken işler var, Dudu yok ve sürekli bir aradayız diye gerçek yüzümüzü gördüler, benim eğlenceli anne-babam nerede diye soruyorlar kafaları karışık, aynı zamanda bizim de kafamız karışık. Sıfırdan başlayıp Avustralya’daki yaşama uygun yeni bir ilişki düzeni oluşturacağız.

Bu maddelerin çoğunu yapıyoruz, Janette de kızları ve bizi beğendi ama birebir bizim sorularımızla ilgilendiği için biz bu ziyareti çok verimli bulduk. Her hafta geleceği için ayrıca bir mutlu olduk. Programın adı “Positive Parenting”. “Avustralya’da çocuklar çok daha bağımsız, kendi yemeklerini yiyor, ayakkabılarını giyior, kıyafetlerini seçip giyiyor filan” dedim. “Bizim burada bakıcı, nanny filan yoktur, herkes kendi işini kendi halletmek zorundadır, doğduğu andan itibaren çocuk bu yönde teşvik edilir” dedi. Arayı kapatmaya çalışacağız. Bu Avustralya bir tek bizim için değil çocuklar için de bir imtihan olacak. Sonuç olarak bugün harika geçti, kızların hastalığı daha tam olarak geçmediği için yüzmeye göndermedik, kızlarımızla çok daha iyi anlaştık, gözlerindeki ışıltıyı, onlarla birşeyleri paylaşmanın mutluluğunu yeniden keşfettik. Şimdi uyuyorlar, uyutma ile ilgili de ipuçları var, bir dahaki sefere yazarım.

Ben bugün yine okula gittim, yarın da 3-6 arası çalışacağım. İyi haber WACOT onayım gelmiş, yani şu anda Batı Avustralya okullarında öğretmenlik yapma iznim var. Buna çok sevindim. Arif Sarıcoban Hocama ve Hasan’a çook teşekkürler.

Bugün de böyle bitti işte. Şimdi biraz yemek tarifi bakacağım, ayıptır söylemesi Dana ciğeri ve ince şiş bulduk, Kemal bize ciğer kebabı yapacak da… (Siteyi yemek tarifi odaklı mı yapsam acaba, her gün yemekten bahsetmeden duramıyorum :))

Herkese kucak dolusu sevgiler…

Avustralya’da çocuk olmak

Bugün işe gittim, hem kendi çocuklarım hem de Ozi çocuklarla ilgili bir şey dikkatimi çekti. Buradaki çocuklar gayet hızlı, atik koşuyorlar; maymun gibi asılıp demirlerde geziniyorlar; bizim kızlar koşmayı bilmiyorlar. Defne daha iyi ama İpek’ciğim seker gibi, büyük adımlar atar gibi koşuyor. İstanbul’da geçirdiği zamanın etkisi herhalde bunlar. İstanbul’da İpek’in gönlünce koşup oynayacağı bir alan yoktu. En son ne zaman yemyeşil çimenlere çıkıp, “Gidin koşun!” dediğimi hatırlamıyorum. Ortam ya güvenli değildi, ya çok kalabalıktı. Köy çok güzeldi ama sürekli orada yaşamadığımız için çocuklar yine doğadan uzak büyüyorlardı. Gerçi İstanbul’daki herkes bizim gibi değildi. Siteden komşumuz ve çok yakın arkadaşımız, Kadriye’ler her zaman aktif, dışarıda zaman geçirmeyi seven ve sürekli bir programı olan insanlardır. Evliyken hemşirelik yaparak hukuk fakültesini bitirme başarısını gösteren Kadriye’den zaten bu beklenirdi. Onlara hep özenmişimdir. Biz en güzel havayı, en tenha ortamı, en açık yolu ve en güvenli oyun alanını aradığımız için İstanbul’da istediğimiz kadar doğada zaman geçiremedik. Gözde dinlence alanlarımız Emirgan Parkı, Yıldız Korusu, Atatürk Arboretumu filan oldu ama oralara da gitmek için hafta sonu olmasını bekliyorduk.
Avustralya’daki çocuklar çok şanslı. www.letsgokids.com.au sitesinde çocuklar için yapılabilecek şeylerin listesi var; akıl almaz sayıda ve çeşitlilikte aktiviteler. Ücretli olanı da var ücretsiz olanı da. Devlet her zaman çocukların hareketli olması ve yaşama aktif olarak katılması için kampanyalar düzenliyor. Yüzme, koşu, futbol, kriket daha bir çok spor destekleniyor. Oyun parkları geniş ve çok güzel. Kışın yağmur yağdığında görevliler ellerinde saç kurutma makinası mantığında çalışan bir aletle gelip kaydırak, salıncak üzerinde biriken suları temizliyorlar. Yaz olduğunda bütün parkların üzerine çocukları güneşten koruması için branda geriyorlar. Ülke zaten “outdoor living” odaklı. Bütün arabalarda troley var. Her 5 arabadan 3’ü ya arkasında kayık, küçük tekne çekiyor ya karavan takmış götürüyor ya da kano, sörf tahtası veya bisiklet taşıyor. İnsanlar durmadan hareket halinde. Böyle bir ülkede ben neden kutup ayısı gibi yağ bağladım anlamıyorum. Psikolojik olsa gerek, iş bulamadığımız için vücudum kendini kötü koşullara hazırlıyor herhalde:)
Dün kızları bir parka götürdüm. Bu park özel olarak küçük çocuklar ve engelliler için hazırlanmış. Tekerlekli sandalye ile binilen bir salıncak bile var. Dev bir robota benziyor. Kızlarım koşup oynadılar orada, ben de tekere binip gerili ip boyunca “vıjjjj” aşağı kaydım, çok eğlendim:)
Buraya gelmemizin önemli sebeplerinden birisi de çocuklarımızdı. Türkiye’de de gayet mutlu, sağlıklı, akıllı, iyi çocuklar yetiştirebilirdik, bundan eminim. İlla ki buraya gelinmesine gerek yoktu ama gerçeği söylemek gerekirse biz üşengeç anne-babalarız. İstanbul’da bu kadar aktiviteye katılamazdık. Ancak itiraf etmeliyim sanki burada ben de Tülmen’deki çocukluğuma geri dönüyorum, mavi gökyüzü altında, yeşil çimen üstünde kafam daha rahat!
Umarım ileride şu günlerde yaşadığımız iş bulma konsundaki sıkıntıları unutturacak güzel gelişmeler olur ve kızlarımız büyüdüklerinde bize “İyi ki buraya gelmişsiniz” derler.
Hiç bir şey olmasa bile en azından İpek Şener Şen gibi kıçını mahmuzlayarak koşmayı öğrenir:)

Avustralya’da yaşam!

Önce İpek hasta oldu, sonra Defne’ye geçirdi. İpek’te bir şey yok ama Defne dün gece 39 derece ateşlenince yine danışma hattını aradım, hemşire ile bu defa çok daha sakin bir konuşma yaşadık:) Hemşirenin talimatları doğrultusunda Defne’yi muayene ettim. Kulaktan başlayıp çene kemiğinin altı boyunca boynuna dokununca lenf bezlerine şişkinlik olduğunu farkettim. Bir de bademciklerinde beyaz noktalar vardı. Hemşire Panadol verip yarın doktora götürün dedi. Sabah uyandık, kızlar koşup yorulmasınlar diye oturma odasındaki çek-yatı yatak yaptık. Kemal aldığı proje ile uğraşıyordu, ben de öğlene kadar kızlarla yatakta oyalandım. Kütüphaneden aldığımız çocuk kitaplarını okuduk, (ne yaratıcı konular, çizimler, kitaplar var- kızlardan çok kendim için okuyorum) ıhlamur içip “Despicable ME” izledik, çerez, meyve alıp yatakta yedik. Oh, keyf ettim valla, hiç iyileşmesinler istedim bir ara. Sobalı evde yüzümün bir yanının odun ateşinin sıcaklığıyla genleştiği, ruhumu yavaştan saran huzurlu bir tembelliğin kollarında sabun kokulu yorganın içinde kaygısız, tasasız yattığım günleri hatırladım. Ayağına kadar gelen ballı ıhlamurun kokusu, anne (veya anneanne veya teyze) elinin alnını okşarkenki şefkati… Şimdi çocuk olmak vardı!
Düşündüm de, ben bir yandan çocukluğumu hatırlarken bir yandan da çocuklarımın anılarını inşa ediyordum. Belki de ileride onlar da bizim sadece “koşuşturma” diye adlandırdığımız günler içinden seçip çıkardıkları anları hatırlayacak, başka bir renkle, tadla, özlemle hatırlayacaklar. O yüzden zaman zaman bazı çılgınlıklar yapmalı. Yerde dört ayak üstüde “tavşan kaç- tazı tut” oynamalı veya bütün aile elele halka olup süper hızlı “al satarım bal satarım” dönmeli. 3-5 yaşın en tatlı kahkahalarını duyacağınızı garanti ederim.
Öğlen olduğunda Defne’min ateşi yavaştan çıkmaya başladı, doktora gittik. Yazının başlığını “Avustralya’da yaşam” koymamın sebebi bu. Her şey o kadar pürüzsüz, huzurlu, rahat işliyor ki acil servise muayeneye gitmek gibi en stres verici durumlar bile keyifli bir aktiviteye dönüyor. Hastaneye 10 dakikada rahatça gidiyorsun, hemen park yeri buluyorsun, en fazla 5 dakika sıra bekliyorsun, hemşireler kibar, doktorlar ilgili. Eczane hastanenin içinde, nöbetçi ezcane aramıyorsun. Dünya nasıl bir yer, başka bir köşesinde kimbilir neler oluyor, insanlar ne şartlar altında yaşıyor, çalışıyor düşünmeden edemiyorsun. Burası ise yeryüzündeki cennet gibi.
En sevdiğim şey hanımeli kokusu. Biz hala Türkiye’deki alışkanlığımızı üstümüzden atamadık, “outdoor” yaşama ayak uyduramadık. Mal gibi evin içinde oturuyoruz. Çamaşır sermeye mecburen arka bahçeye çıktım. Sırtımı okşar gibi güneş ışığı, bülbül sesi, okyanusun tatlı esintisi, hanımeli kokusu… Kızdım kendime, ama kolay iş değil 2-3 ayda alışmak, ayarlarımız şaştı bizim. İnşallah daha çok zaman geçireceğiz dışarıda. Sokak kapısının önüne arabayı park etmek de ne büyük lüksmüş onu da anladım. İstanbul’da site içinde park yeri arardık, alışverişten dönerken poşetleri eve taşımak için birkaç tur yapmamız gerekirdi. Dün bir orta sehpa, kahve makinası, çocukları taşımak için bisikletin arkasına takılan çek-çekten filan aldık hemen evin önünden hop içeriye! Valla ister görmemişlik diyen ister başka bir şey, bu ufak tefek şeyler hayatı gerçekten çok kolaylaştırıyor. Bir de her evin bir çöp konteyneri var ve o da kapının önünde, çöp kapıcıyı beklemek zorunda değil! Zaten kapıcı filan da yok burada. Perşembe günleri yol kenarına çekiyorsun tekerlekli çöp kutunu, kamyon geliyor, sürücü hiç inmiyor ve çöpçüler filan da yok, otomatik bir kol kutuyu boşaltıp yerine koyuyor.
Bazen soruyorum kendime, nasıl adalet bu? Normal, huzurlu, rahat bir hayatı yaşamak için illa ki bunca uzağa mı gelmek zorundaydık? Neden bizim ülkemizde çoğu insan çile çekmek, yorulmak, koşturmak zorunda? Taksimde tinerciler yaşlı bir adamı tekme tokat dövmüşler, onun videosunu izledim, şehit haberlerini okuyorum, hükümetin yediği haltları duyuyorum. Hiç hak etmiyoruz bunları. Almancıları şimdi anlıyorum vallahi! Karşılaştırmamak elde değil.
Neyse ben şimdi gidiyorum, çocuklar uyudu, bir çay içelim. (Anneciğim, merak etme Defne’ye antibiyotik filan verdi doktor, keyfi yerinde, ateşi düştü, akşam üç tabak yemek yedi:))

Bülent Binbaş!

Herkese tekrar merhaba! Günler geçtikçe sitenin istatistiği ile kafayı bozdum, kaç ziyaretçi gelmiş, kaç kere sayfa yüklenmiş, sabah akşam kontrol ediyordum. Sanki ne olacaksa! Bir ara kendimi Bülent Binbaş gibi hissettim.”Aman reyting düşüyor, hemen bir şeyler yazmalıyım!” filan diye durmadan düşünür oldum. Sonra “Nicelik değil nitelik önemli” deyip birkaç gün ara verdim. Ne oldu? Bugün anlatacak çok şey mi var? Hiç de bile, canım istedi yazıyorum işte.
Önce gelişmeler: Burada makina mühendisi olarak çalışan bir arkadaş, şirketi için Delphi programlama dilinde kodlanması gereken bir iş pasladı Kemal’e. Biraz zamanını alsa da, iş iştir, iyi oldu bizim için. Sonra benim öğretmenlik onayım büyük ihtimale gelecek çünkü WACOT’tan haber geldi.”Başvurunuzu şartlı onaylayacağız. 3 yıl içinde tekrar IELTS sınavına girip writing puanınızı 7’ye cıkartacaksınız” dediler. Hemen kabul ettim, writing hariç hepsinden 8,5 mu ne almıştım zaten, zamanı iyi kullanamadığım için yazma bolumunden dusuk almıştım. O iş de öyle oldu. Sonra sevgili Özgür Taşyürek’ten haber geldi. Perth’teki Türk derneğimiz için Türkçe dersleri hocası olarak beni düşünüyorlarmış. Ben de bir program taslağı oluşturup verdim, komisyonda görüşülecek.
Dün Kemal rahat çalışsın diye Defne ile bütün gün gezdik. Önce 2 saat boyunca İpek’in sınıfında,onlara yardımcı olmak için kaldık. Defne de gitti, öğrencilerin içine oturdu,ablasıyla dersi dinledi filan. Öğretmen seneye Defneyi alacağı için çok memnun olduğunu, Defne’nin çok hazır olduğunu söyledi, mutlu oldum. Okulda bir şey dikkatimi çekti:bu özel okulda ve diğer okullarda da kapı kilitli değil, güvenlik görevlisi, bekçi veya hademe gibi giren çıkanı kontrol eden kimse yok. Kapılar hep açık. Ben alışmamışım diye bana garip geldi. Okulda işimiz bittikten sonra markete alışverişe gittik, kütüphaneye uğradık, arkasından Nuraylara kahve içmeye gittik, sonra da çocukları okuldan alıp eve geldim. Kütüphaneyi her gidişimde anlatıyorum, yine anlatacağım: Haftada iki gün kütüphanede çocuklar için etkinlikler düzenleniyor. Tesadüfen uğramıştık, bir de baktım herkes çocuğunu almış gelmiş. Bir sevimli görevli abla geldi. Şarkılar, tekerlemeler, oyunlar filan ile çocukları eğlendirdi. Arkasından da bir kitap okudu ve çocuklara sorular sordu. İnsallah bundan sonra hiç kaçırmayız bu “Rhyme Time” ı. Çok keyifliydi. Kütüphanede bu defa da dergilere merak saldım. Annem olsa bayram ederdi. Kitapların çoğu nakış, dikiş, hobiler, el işleri ile ilgili. Bir de bahçe ile ilgili çok kaynak var. Ben dergilerden üç-beş tane aldım. Eve geldim baktım hepsi yemek dergisi:) Malum, ilgi alanım. Kemal zayıflıyor ben enine büyüyorum. Yakında kapıdan giremeyeceğim. Bu kadar şey almışken dün bir PAELLA patlattım, yanına da şekerpare yaptım. Ne de olsa teyzeme çıkmışım; kelle-paça ve sütlü haytalya ikilisi gibi, çok yakıştı bu iki yemek birbirine:)
Bugün okul yoktu ve kızlarla evde vakit geçirdik. İkisi de bir soğuk algınlığı geçiriyorlar sanırım, hafif ateş, burun akıntısı, baş ağrisi, karın ağrisi. Ihlamur kaynatıp tavuk suyu çorba verdim. Biraz bahçedeki yabani otları yolduk, biraz televizyon izledik, biraz ebru kağıtlarını kestik biçtik, biraz babaları ile kudurdular, gün bitiverdi. Teyzeciğim ile Skype’ta konuştuk. Nasıl bir enerjisi varsa kıtalar, okyanuslar aşıyor, onunla konuştuktan sonra yüzünüzdeki gülümsemeyi silmeniz imkansız.
Her ne kadar dışarıda çalışmanın yorgunluğu değilse de bizdeki bu yazıyı bitirmeye en iyi Behçet Necatigil’in şiiri yakışır.

Aile

Sağ çıkıp günlük savaştan
Evin yolunu tutmuşum
Yemek yedik, çocuklarım uyudu
İniyor üstüme yavaştan
Allah’ın bembeyaz bulutu
Kederlerimi unutmuşum.

Hayatta olduğuma
Seviniyorum şimdi
Kavuştum çoluk çocuğuma
Koltuğuma uzandım, rahatım
Kahvem içime sindi
Başladı gecelik saltanatım.

Nisan 1943
Kaynak: İnsan, 22

İlan

Bugün de geçen hafta gittiğim okula işe gittim. 2 Saat 42 dakika çalıştım. Bu önemli çünkü ücretiniz saat üzerinden hesaplanıyor ve 15 günde bir hesabınıza yatırılıyor. İşle ilgili 2 gelişme daha oldu bugün ama detaylar netleştikçe yazarım. Bir ilana rastladım. Göçmenlik bürosu Kürtçe bilen eleman arıyormuş. Bir Urfalı olarak bu dili çok kolay öğrenebilirdim zamanında ama tren kaçtı.
Bildğim tek şey ÇİTO REHETİ? – Nasılsın?
Sizce başvursam yutarlar mı?

DIAC’ın sitesinden ilanı doğrudan koyuyorum.
We will consider adding people to our panel who have been accredited as interpreters at the professional level by the National Accreditation Authority for Translators and Interpreters (NAATI) in the following languages:

Arabic
Mandarin.
We will consider adding people to our panel who have been accredited as interpreters at any level by NAATI in all other languages where NAATI accreditation is currently available.

In languages where NAATI accreditation is not available, we prefer applicants who have gained NAATI recognition.

Our current recruitment priorities are people who have been accredited as interpreters at any level by NAATI in the following languages:

Amharic
Bengali
Burmese
Dari
Dinka
Hazaragi
Indonesian
Nepali
Nuer
Oromo
Pashtu
Persian
Samoan
Somali
Swahili
Tamil
Thai
Tigrinya.
We would also like to speak with individuals who have an interest in working as interpreters who have good language skills in English and one or more of the following languages:

Anyuak
Chin (all dialects)
Juba
Kirundi
Kurdish (all dialects)
Liberian Pidgin
Loma
Rohingyan.
We encourage those recruited to seek NAATI accreditation where it is available, and recognition where it is not currently available.

Perth’te gün

Daha eve yeni girdik, çok iş hallettiğimiz bir gün oldu. Öğrendiklerimizi sıralayayım.
1. PR için 2 -3 yıllık bekleme sürenizin dolması için gelir gelmez en kısa zamanda göçmenlik ofisine başvurun. Biz geldiğimizde telefonla ülkenin göçmenlik bürosunu aradık, bir yere kayıt yapmanıza gerek yok dediler, oysa varmış. Murray Street’te 166 numaradaki ofise pasaport ve kira kontratı ile başvurmanız gerekli.
2. Victoria Park Harvey Norman’ın karşısında çok lezzetli Türk işi pide, kebap, ekmek yapan Antepli bir kebapçı var. Mutlaka uğrayın.
3. Herhangi bir denklik için bütün belgeleriniz orjinal, damgalı, antetli kağıda basılı ve ıslak imzalı olmalı. Kurumlar kendilerine fotokopi alıp, orjinali görüldü notu düşüyorlar. Öyle işleme alınıyor. PDF kabul edilmiyor.
4. İkinci maddedeki adreste “Overseas Qualification Unit” var, ücretsiz olarak okulunuzun ve diplomanızın Avustralya sistemindeki geçerliliğini kontrol ediyorlar, gerekli belgelerle oraya başvurabilirsiniz.
5. Bentley Alışveriş Merkezi’ndeki Türk bakkalında Güllaç bile var!- Son kullanım tarihlerini kontrol edin!-
6. Trafikte radarla hız kontrolü yapan polis araçları çok başarılı bir biçimde gizleniyorlar, ne olduğunu anlamadan yakalanıyorsunuz bu yüzden hız limitine her zaman uymak gerekli.
7. IELTS sınavı burada Türkiye’dekinden daha pahalı. 330 dolar.
8. Eyalet spronsorluğunun değerlendirilmesi bütün belgeleriniz tam ise maximum 6 hafta sürüyor(muş).
9. İlk defa TFN (Tax File Number) Declaration Formu dolduracaksanız,7 numaralı “Are you an Australian Resident for tax purposes?” sorusuna PR’ınız olmasa bile “Evet” seklinde cevap vermeniz gerekiyor.
10. Her bölge için Naati kayıtlı tercumanlar internetten bulunabiliyor ve sayfa basına 30-60 dolar arası ucret karsılıgında tercumelerinizi yapıyorlar. WA için Nazike Fevziye Hulya Kayhan’ı tavsiye derim.
Haydi iyi geceler, geç oldu burada.

Pazar

Sabah Perth`ten David ve esi Francis geldiler. David Ingiliz asilliymis ve esi de Yeni Zelanda`dan buraya gelmis. Turk kahvesi icip sohbet ettik. David kitap cilteleme isi yapiyor ve bu alanda oduller almis. Francis de emekli ve bitki bilim alaninda seminerler veriyor, ayrica buyuk bir emekli grubunun baskani. Ormanin icinde David`in kendi basina insa ettigi bir evleri varmis. Francis bana bahcesinden bir demet maydonoz, cok guzel cicekler ve kendi yaptigi marmelatlardan getirmis. Onlar benim ebrularima hayran kaldilar (Woaw!) , ben de onlarin ebrulanmis kagitlar kullanarak ciltledikleri eski kitaplara hayran kaldim. Ayrica yasam sekillerine, hayata bakis acilarina, yasama sevinclerine, ugraslarina hayran kaldim. Hep anneannemden ornek veriyorum, burada olsa birden genclesirdi. En onemlisi hayattayken, nefes aliyorken ruhun olmemesi. Yaslanmaktan korkuyordum ama simdi iple cekiyorum. Burada her sey yaslilar icin. Bir uc tekerlekli motorsiklet alirim, ohh. Degmeyin keyfime!
Davidler topluluklari icin ebru dersleri almak istiyorlar. Onlara gerekli malzeme listesi ve ne kadar para istedigimi soyleyecegim. Yeni yildan sonra kursu verecegim. 1-2 gunluk atolye calismasi demek daha dogru olur aslinda. Neyse sonunda bazi adimlar atabildigime seviniyorum.
Bugun burada yine firtina vardi. Bardaktan bosanircasina yagmur, ruzgar, sonra gunes! Bir garip hava. Sirke gittik. Moskova sirki oldugu icin bolca guzel kiz izledik ama o kadar da abartildigi gibi olaganustu bir sirk degildi. Sadece bol ziplama, tramplen vardi. Hayvanlardan sadece midilliler vardi. Istanbul`da Merter`de benzerine gitmistik. Devasa cadiri, harcanan emegi dusununce Kemal ile adamin bu sirk isine nasil girdigini tahmin etmeye calistik, `devren satilik almistir` da karar kildik:) Akilli isi degil ya…
Yarin Perth`e gidiyoruz. Yapacak coooook isimiz var. Insallah yetistiririz. Bugunku resimler Facebook`ta Sevgiler:)