Archive for January 31, 2013

Permanent Residency GRANTED

Bugün son aşamayı da aştık ve sonuda vizemizin verildiği haberi geldi. Vatana millete beni bu blogda takip eden herkese hayirli olsun:)

20130131-181351.jpg

Diyette ikinci gün!

windowKaratay’a uyduk, zeytinyağlı fasulye, peynir, fasulye pilaki, balık ızgara, bol salata derken kendimizi fasıl sofrasına bulduk. Fonda da dünyaca ünlü bir ud sanatçısının insanın içine işleyen ezgileri eşliğinde kızlar balık ve çikolatalı süt (igh!!) içtiler, Kemal’e bir duble rakı koydum, ben de heves ettim ama sadece yarım bardak bira içebildim (gitti diyet!). Arada bir iyi oluyor böyle.
Dün gece Defne ateşlendi, ilaç verdim, yanında uyudum. Sabah da 6 da uyandık ailecek. Kemal’in dışarıda halletmesi gereken işler vardı, ben kızlarla evde kaldım. Sabah Defnem yine ateşlendi, başım ağrıyor, kolum ağrıyor, karnım ağrıyor deyip durdu, sonra kahvaltıda yediklerini çıkardı. Avustralya’ya geldiğimizden beri Defne 3. kez aynı seyirde giden bu hastalığa yakalanıyor. Allah’tan her seferinde daha çabuk atlatıyor. Bugün yediklerini çıkarttıktan sonra biraz uzandı, televizyon izledi sonra yavaş yavaş kendiliğinden iyileşti. Öğlen gibi bir şeyi kalmamıştı. Sonra yine birlikte oyunlar oynadık, kitap filan okudum onlara. Oglenden sonra saat 4 bucukta denize gitmeye karar verdik, hava çok sıcaktı çünkü. Deniz çok iyi geldi, eve gelip duş alınca yemek sofrasında mest oldular, çabucak da uyudular.
birds
Dışarıda bir şey farkettim. Her yer çöp dolu. Bildiğimiz çöp değil de eski ev eşyaları diyelim. Meğer Ocak ayı son haftası belediye “Verge side collection” yapıyormuş. Yani büyük ıvır zıvırları dışarı atmak bu ara serbest. Normalde her eve ait “wheelie” denilen tekerlekli çöp kutusu var. O çöp kutusuna sığmayan bir atık varsa, (büyük plastik kutu, ağaç dalları, bisiklet, eski buzdolabı falan filan) onu dışarı atamıyorsun, atsan bekçiler gelip sana ceza yazıyorlar. Belli dönemlerde büyük atık toplanıyormuş ve bu yüzden bugünlerde herkes eski mobilyasını, fırınını filan yollara atmış. Burdaki insanların ıvır zıvır biriktirmeye ne kadar meraklı olduğuna böylece bir kez daha şahit olduk.
Mobilyaların hepsi aynı tip, bizim oymalı, taşlı, süslü asortik mobilyalarımızı bulmak imkansız. Buraya gelmeyi planlayanlar “Pine Discount”, “Fantastic Furniture” mağazalarının online kataloğuna bakabilir. Jarrah denilen bir malzeme var, Avustralya Okaliptus Ağacı, en makbul mobilya Jarrah’dan yapılanı. MDF kaplama filan pek yok buralarda. Bugün pek bir haber yok, malum Pazar. Yarın da resmi tatil,sonrasında bakalım bizi neler bekliyor. Ne olursa olsun, gelen, yaşanmayı bekleyen yepyeni bir gün!
Heyoo bu arada 200. postmuş bu, başta farketseydim daha özel birşeyler yazardım. jarrah marrah gitti 200. post:)
new-day

Değişim!

RumiBugün Avustralya Günü. Ülkede oldukça ciddi bir kutlama var. Her yer Avustralya bayrağı dolu. Sabahın 7 buçuğunda sahil hıncahınç insan doluydu. İlk defa insanlar üsterine başlarına dikkat etmişler, süslü püslü geziyorlardı. Biz de kutlamaların olduğu yere gittik. Belediye başkanı bize kurabiye pasta ikram etti. Kanalda botların geçişi, bando, bayraklar falan filan, herkes dışarıdaydı. Gece de Perth’te havai fişek gösterisi olacak. Özgür bizi bir ziyafete davet etmişti ama gidemedik. Defne biraz kırgındı. Dün aldığımız ikinci arabayı bugün ilk defa kullandım, otomatikten düz vitese geçmek biraz zor oldu ama alıştım. İlginç olanı Türkiye’deki gibi sinyal solda silecek sağda (diğer arabada tam tersiydi) bu yüzden yine bol bol silecek çalıştırdım 37 derece sıcaklıkta. Arabayı 1000 dolara aldık, gazetede koltuk takımları ilanı var 2000 dolardan başlıyor. Bu ne yaman çelişki! Bir tek bu değil tabi ki farklı olan. Bazen beynim değişikliklere alışmakta zorlanıyor. TED Talks’ta izlediğim bir yöntemi uygulamaya çalışıyorum. Olduğum kişiden, bulunduğum yerden, hissettiğim duygulardan bir adım dışarı atıp kendime ve halime dışarıdan bakıyorum. Her gün 10 dakika boyunca sorunlarım sorun olmaktan çıkıyor, düşüncelerim duruluyor, beynim rahatlıyor. Bu denemelerin sonunda nasıl da hiç ölmeyecekmişiz gibi hırsla, telaşla, dünyayı dize getirmeye uğraştığımızı farkediyorum. Verdiğimiz mücadelenin aslında ne kadar boş olduğunu farkediyorum ve hayatı akışına bırakıp huzurla seyretmenin daha güzel olduğunu anlıyorum. 10 dakika sonra ne oluyor? Tekrar eski manyak halime geri dönüyorum, ama üzerinde çalışıyorum. En azından kendime daha sık hatırlatmalarda bulunuyorum. “Endişe bir sallanan sandalye gibidir, sana yapacak birşeyler verir ama seni hiç bir yere götürmez” derler. O yüzden bırak ne olacak, ne bitecek… Su akar yatağını bulur.
Biz de iyi kötü yatağımızı bulduk. Dün Perth’te Ebru atölyesi düzenledim. 17 çocuk katıldı. Tanıştığım bir bayan vardı, o da “Yün eğiricileri kulubü” üyesiymiş, şimdi onlar da Nisan ayında benden bir Ebru atölyesi yapmamı istiyorlar. Onlarla da prensipte anlaştık:) Sonra çalışacağım okula gittim. Yepyeni bir anaokulu hazırlıyorlar, bina boyanıyor, bahçe düzenleniyor. Okul müdürü beni öğretmenle tanıştırdı ve binayı gezdik. Türkiye’de okullar açılmadan önceki heyecanı yeniden hissettim. Salı, Çarşamba ve Cuma günleri çalışacağım. Haftaya başlıyoruz. Stand açma işini bıraktığımı söylemiştim. Kendimi bir savaşı kaybetmiş, yine bir şeyleri yarım bırakmış hissediyorum ama itiraf etmem lazım ben öğretmen olmak için doğmuşum. En çok haz aldığım meslek bu. Okuldan zamanım artarsa stand açmak yerine Ebru kursu vermeye devam edeceğim, bu biraz daha bana göre.
Lisans ve yüksek lisans diplomam Avustralya standartlarında kabul edildi yani burada lisans ve yüksek lisans yapmışım gibi denklik aldım. İşin ilginç yanı öğretmen olduğumu söylediğimde herkes bana soruyor: Okul öncesi mi, ilkokul mu, lise mi? Kardeşim ben İngilizce öğretmeniyim, mezun olunca istediğim yaş grubuna öğretebilirim filan diyorum, anlamıyorlar. Meğerse burada herkes yaş grubuna göre öğretmenlik okuyor, son sınıfta branşını seçiyormuş. Yani matematik öğretmenliği, Fen bilgisi öğretmenliği filan gibi bölümler yok. okul öncesi ve ilkokul öğretmenliği filan var. Böylece bana yine üniversitenin kapısı göründü gibime geliyor. Rüştümü(!) ispatlamak için yeniden bir bölüm okumak istiyorum. Ya Linguistics ( Dilbilimi ), ya da Eğitim (Okul öncesi veya ilkokul) alanında doktora yapmayı istiyorum. Eskiden master yapmayı düşünüyordum sonra gaza geldim gözümü doktoraya diktim. Üzerinde çalışacak iyi bir projen varsa neden olmasın, kimse doktora yapamazsın demiyor. Tabi sağlam ücreti var, biraz bütçe ayırmak lazım. Hani eski Türk filmlerinde dönen koltuktan bir ses yükselir : “Bir zamanlar kapından kovduğun fakir bir genç vardı ya…” ben de aynen öyle doktorayı yaptıktan sonra, ya da yaparken iş başvurularında bulunup böyle diyeceğim sonra işverene:) Kapıdan kovulduğumuz olmadı Allah’a şükür de, okuduğumuz onca yıla hiç rağbet edilmemesi (Sırf Avustralya dışında bir yerde okuduğumuz için) biraz ağırıma gidiyor. Dandik bir sertifika aldım burda CERT3 Education Support diye, ona benim diplomalardan daha çok kıymet veriyorlar. Durun ben size göstereceğim… Meditasyon yapma zamanım geldi!
Bugün Karatay diyetine başladım (salata, zeytinyağlı fasulye, balık, ceviz, bilmem ne…), ilk günün menüsüne tamamen uydum ama aklıma durmadan yemek geliyor, yarın sabah yapacağım menemeni iple çekiyorum! Akşam 8 den sonra birşey yeme diyor ya, 7 buçuk gibi tok olmama rağmen dönüp durdum bir şeyler yiyeyim diye sanki oruç tutacağım. Bakalım kaç gün devam edebileceğim.
Kızlarım bu ara melekler. Anladım ki ne zaman çıldırsalar benim/ bizim yüzümüzden. Onlarla oynuyorum, kitap okuyorum, yemek yapıyorum, bisiklete bindiriyorum, parka yürüyüşe çıkartıyorum, çocukla çocuk olup bağırmıyorum, “Al o zaman bak ben de sana bunu yaparım!” deyip saçma ve anlamsız şeyler yapmıyorum. Cezadan çok sonuç odaklı yaşıyorum. Yemek yemeyecek misin, tamam o zaman çay saatine kadar aç kalabilirsin çünkü sofrayı toplayacağım, gibi.
Başlığı atarken aklımda tamamen başka şeylerden bahsetmek vardı, sonra çok duygusal bulup vazgeçtim, dünyevi şeyleri yazdım. Şimdi de dünyevi ihtiyacıma, uyumaya gidiyorum. Aşağıdaki yazıları çok beğendim, alakalı alakasız koydum işte:) Byebye!
child
confidence

Türkçe Dersleri Başlıyor!

Herkese selam,
Bir önceki yazıda ne eksik diye düşünüyordum. Özgür arayınca aklıma geldi. 20 Şubat’ta Western Australia, Perth şehrinde Turkish Australian Culture House bünyesinde yetişkinlere yönelik başlangıç seviyesi Türkçe dersleri başlıyor. Dersler Çarşamba akşamları 6-8 arası. Öğretmen kim? Tabi ki de BEN! Gelin gari:) Son cümleyi anladıysanız gelmeyin ama, gerek yok…

Medicare

Bugün hava güzel. Gökyüzü harika bir mavilikte ve serin bir rüzgar var. Sabah kocamı Perth’teki ilk iş gününe yolculadım arkasından gelecek misafirim için arka bahçeyi yıkadım ve börek pişirdim. Misafirim, Defne’nin sınıf arkadaşının annesi ile oryantasyon toplantısında tanıştım. Adı Katia, kendisi Italyan eşi Irlandalı. Eşi FIFO çalışıyor. 3 hafta madende 1 hafta evde. Onun da iki oğlu var. Eş ruhlar birbirini çeker ya, yine öyle oldu. Türk kahvelerimizi içip çok derin bir sohbete daldık. Italya hakkında bir çok şey öğrendim. Çok ortak noktamız olduğunu farkettik. Perşembe günü çocuk plajında piknik yapmak üzere sözleştik. Geçen gün de yine İranlı dostlarda akşam yemeği vardı. Aslına bakarsanız burada da kendimize göre bir çevremiz oluştu. Bir kahveye gidelim desen aklına 6-7 isim birden geliyor. En güzeli de trafik yok:)
Her gün 10 dakika hiç bir şey düşünmemeye zihnimi boşaltmaya çalışıyorum. 5 dakika da jimnastik yapmaya çalışıyorum, ama ikincisi çok ağır geliyor, itiraf edeyim:) Bloguma yazmayı çok özlüyorum, her gün aklıma ufak tefek şeyler geliyor ama yazma fırsatım olmuyor. Buraya sıkıştırmaya çalışayım:
Kemal işe başladığı için arabayı alması gerekiyor, bizim evde tıkanıp kalmamızı istemediği için yakın yerlere giderken kullanacağımız ikinci bir araba almayı düşünmeye başladık. Komşunun evinin önünde 95 model bir Daewoo gördük. 2000 dolar yazmıştı. Ancak 1200 verebilirim dedim. Olur dedi. Cuma gününe kadar kullanacak, sonra da biz alacağız (büyük ihtimalle…). Araba alım satımında zor bir şey yok. Hem alıcı hem satıcı bir form doldurup postalıyor, bir hafta içinde araba adına geçmiş oluyor. Araba işi böyle.
Pazar günleri gittiğim Mandjar Market’ten ayrılmaya karar verdim. Ister ayran gönüllü ister maymun iştahlı deyin,artık hevesimi aldım oradan. Artık kurs vremeye yoğunlaşacağım (İnşallah!). Bu Cuma Perth City Farm’a gidiyorum, Subat ve Mart’ta kitap ciltcilerine kurs vereceğim, Nisan ayı için de bir gurup bugun rezervasyon yaptırdı. İpek eşarp ebruladım ve Fremantle sanat galerisinin gift shop’unda vereceğim. 3 ay orada kalacak. Satılırsa yarısını onlar alacak yarısını bana verecekler, satılmazsa urunlerı bana 3 ay sonra iade edecekler. Böylece Pazar günlerimiz boşalacak ve Kemal’ciğim erken kalkıp stand hazırlama işiyle uğraşmayacak.
Sonra geçen hafta Medicare numarası aldık. PR vizeye başvuru yaptığımız için hak kazanmıştık ve böylece artık devletin sağlık sistemine kayıtlıyız. Bu hafta en çok bu işe sevindik. Nede olsa kazanmak için bayağı uğraştığımız bir ayrıcalıktı bu. Özel sağlık sigortasını iptal ettirdik ve artık rahat rahat hasta olabiliriz:)
Dün kütüphanede gözü iyi görmeyenler için büyük harflerle yazılmış kitaplar bölümünü gördüm, ne güzel bir hizmet. Large Print bizde de var mı acaba? Bir de dün kızların okul alısverisini yaptık. Bir liste var, o listede alınacaklar ve fiyatları yazıyor. IStersen okula parasını veriyorsun senin için alıyorlar istersen de kendin anlaşmalı yere gidip alıyorsun. Listede yazandan 50 dolar fazla çıktı aldıklarım, okulun verdiği kağıtta şu kadar tutacağı yazıyordu dedim. Pardon deyip düzelttiler, okula verdikleri fiyat farklıymış, yani indirim yaptılar. Böyle işte günler geçiyor.
Film izleyip kitap okuyup kafa dağıtmaya çalışıyorum yoksa aşırı ısınan makina gibi yakında devreler yanacak bende, aslında yazdığım yazıya bakarsan yanmış da diyebilirsin, her dağdan bir kersek… Neyse hadi ben gidiyorum, güneş batmadan kızları bisiklete bindireyim de çabuk uyusunlar:)
Sevgiler…

Seyir Defteri

Bugün kendimi bir geminin kaptanı gibi hissettim. 5 ay önce bilmediğimiz sulara yelken açtık! Bazı günler hava günlük güneşlik, deniz süt-liman; bazı günler fırtına, yağmur, korku ve telaş… Gemide hastalıklar atlattık, tayfalar arasında isyan çıktı. Önümüzde neler var, yolumuzda ne gizli bilmiyoruz ama her geçen gün gemideki yaşamımıza daha da alışıyor, daha usta bir denizci oluyoruz. Deniz bereketli, oltanı atınca mutlaka yiyecek birşeyler çekiyorsun denizden ama ya balık tutamazsak diye düşünmekten de alamıyorsun kendini. Denizde yaşamaya alışman lazım. O günün nasıl geçeceği tamamen kısmet meselesi. Kimi zaman etrafında onlarca gemi görüyorsun, hepsi seninle aynı maceraya yelken açmış. Acaba yarın hava nasıl olacak, yelkenlerimize rüzgar dolacak mı? Ne kadar yol alacağız, ne kadar yolumuz kaldı diye birbirimize sorup duruyoruz. Denizde yaşamın en güzel yanı gizemi! Kimse bir sey bilmiyor. Oysa bazı gemiler senin gideceğin yerleri görmüş, geri dönüyor. Her gemide başka bir bayrak dalgalanıyor. Her geminin durumu farklı. Kimisi ihtişamlı, güçlü, kimisi ise eski ve yıpranmış ama sonuçta akıntının ve rüzgarın hangimize yardım edeceği belli değil. Herkesin iyi kötü bir pusulası var ama kaptan olmak zor iş!
Ailecek en sevdiğimiz şey yuvarlak bir masanın etrafında oturup çene çalmak. Annem bu toplantılardan hep en çabuk kaçan kişidir. Tam herkes bir araya gelmiş, sehbet koyulaşyor, annem hoppala kalkıp gider. Hevesimiz kursağımızda kalır. Burada aynı şeyi hissettim. Kahvaltı yaptık çocuklar koltuğa oturuyor, babalarının kanadının altına sığınıyorlar, beni de yanlarında istiyorlar. Ailecek hepimiz aynı koltukta oturalım, bir çizgi filme gülüp, beraberce onun hakkında konuşalım istiyorlar. Yarım bardak çayım varsa içiyorum, çayım biter bitmez kaçıyorum! Nasıl kaçmayayım? Bulaşık, çamaşır, yemek, yazışmalar, görüşmeler, hiç bitmiyor. Ben gruptan ayrıldıktan kısa bir süre sonra herkes kendi işine kalkıyor, günlük yaşamın telaşına kaptırıyoruz kendimizi. Bu huyumu değiştirmeye çalışıyorum. “Take it easy” yaşamaya çalışıyorum. Burada herkes oyle, her zaman diyorum, hep yazıyorum, burası apayrı bir dunya.
Kültür şoku dedikleri şeyi insan ilk heyecanı telaşı atlatınca yaşıyor bence. Bazen Türk radyosu açıyorum, oradaki reklamlar beni İstanbul günlerime götürüyor. Avustralya da unutmanız gereken şeyler:
Süslenip,şıkır şıkır full makyajlı, İstinye Park gibi alışveriş merkezlerinde vitrin gezmek, biraz da hava atmak veya oturup bir cafeye sosyeteyi izlemek. Burada istediğin kadar süslen, kimse dönüp bakmaz, markaların asla bir anlamı ve önemi yoktur. Öğlen yemeği veren iş yeri yok. Yemek veren işyeri yok. Herkes kendi öğlen yemeğini götürüyor, (sandviç) yiyor. Lunch bar dedikleri take-away dükkanları 12-3 arası çalışıyor. Kadınlar asla ve asla yemek pişirmiyorlar!!! Bizim günde 3 öğüne yemek pişirdiğimizi duyunca deli gözüyle bakıyorlar. Corn Flakes gibi şeyler ve ekmek arası sandviç en cok yedikleri sey. Akşam eve giderken şurdan bir döner alayım, bir kebap alayım vs. diyemiyorsun çünkü böyle yerler pek yok varsa da 5-6 gibi kapatıyor bir tek Dominos, McDonalds filan açık. Tarsus’ta 5 adımda bir lokanta vardı. Okul servisi yok, asla! Veliler çocuklarını okula bırakıyor ve okuldan alıyorlar. Peki bunlar çalışmıyor mu? Bilmiyorum! Okul öncesi ve sonrası kulupler var. Saati 25 dolar. Vatandaşlara devlet yarı yarıya indirim artı vergi iadesi yapıyor. Komşuluk semtten semte değişiyor. Bizim oturduğumuz yerde sadece -Merhaba! – Merhaba! başka bir şey yok. Ama selamlaşmasan da çook ayıp!!! Kendi grubumuz ile vur patlasın çal oynasın, gezip tozuyor, buluşuyoruz sık sık ama Avustralyalılarla henüz böylesine bir yakınlaşma yaşayamadım.
Anlatacak çok şey var! Dedim ya burası apayrı bir dünya. Burada fakir yok, sefil yok! En dandik işi yapsan hayatını gayet güzel yaşayabiliyorsun. Kim zengin kim yoksul anlayamıyorsun! O ilk bakışta beynimize sıralanan tahminlere göre insanları sınıflandırma alışkanlığı burada çok anlamsız. Karıncalar bile yuvalarına yemek taşımıyorlar, buldukları yerde toplanıp yiyorlar! Kimse para biriktirmiyor. Maaşlar 15 günde bir veya haftalık odeniyor ve havada vurup tavada yiyorsun, bu kadar!
Yaşamın tadını çıkartıyorsun! Ölmediğin ve nefes aldığın sürece YAŞIYORSUN! Çok ilginç…

Avustralya’da vatandaşa hizmet!

Ne saçma bir başlık oldu bu. Neyse, bildiğiniz gibi burada okullar yılsonu tatilinde. Bu nedenle her merkezde cocuklara yonelik etkinlikler duzenlenmiş durumda. Kutuphanede gunde 3 oturum halinde etkinlik yapılıyor. Bu haftanın teması Alice Harikalar Diyarında idi. Çocuklara bu kitabı okuyorlar, okutuyorlar. Arkasından kitabın içinde geçen karakterler veya belirgin nesnelerle ilgili el-işi aktivitesi yapılıyor. Kızlarla birlikte gittik, basta anlamadım yaptıgımız seyleri: bir cay fincanı, bir sapka, tavsan kulakları olan sac bandı ve cep saati filan. Sonradan jeton dustu bunlar kitapta geçen seylerdi. Haftada da Charlie ve Çikolata Fabrikası teması var, cocuklar kendi cikolatalarını ve cupcake’lerini yapacaklar. Bugun garip sekilleri kesip yapıstırmak hep bana dustu ama haftaya hiç sanmıyorum Defne çikolatasını benimle paylaşsın.
Başlığa geri donersek, efendim, ayıptır söylemesi geçen ay yoğurt yapmak için süt kaynatmak istedim. Süt ocağın üstünde, ağzı açık tencerede ısınırken aradan bir süre geçti ve tencere “patladı”. Yani pat diye bir ses geldi ve tencere hoppala ocağın üstünde zıpladı. Gürültüden de ödüm patladı, gidip baktığımda süt sadece tencerenin dibinde kalmış, her yer batmıştı. Ben de süt şişesinin üzerinde yazan müşteri hizmetlerini aradım, durumu anlattım. Aradan zaman geçti dün bir mektup geldi. Bahsettiğiniz durum incelendi, süt kaynatılırken oluşan kaymak tabakası havanın boşalmasını önlüyor ve bazen bu şekilde aniden içeride biriken hava yüzünden patlamalar oluyor, filan diyorlar. İyi niyetli davranıp bizi bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederiz deyip bir hediye çeki göndermişler. Çeki bozdurdum, bir beşibiryerde aldım. Şaka lan şaka:) Market alışverişi için bir miktar para yüklemişler, o kadar. Hoşuma giden şey problemle ilgilenmeleri, insan insan yerine koyulduğunu hissediyor. Artık zırt pırt ararım her yeri:)
Hizmetin bir örneği daha. Yılbaşı gecesi dışarıdaydık. Gece yarısında büyük bir havai fişek gösterisi düzenlenecek dediler. Bizim cocuklar normalde 7-8 gibi uyuyorlar ama gösteriyi de izlemelerini istiyordum. Acaba yatırıp tekrar kaldırsam mı filan diye düşünürken saat 9’da bir havai fişek gösterisi başladı. Meğer çocuklar için bir gösteri de erkenden yapılıyormuş. Zaten burda her şey çocuklar için. Peki iyi mi oldu? Vallahi bizim İpek zivanadan çıktı, her gün Defne ile birbirlerine giriyorlar, kapı çarpmalar, yüzüme bağırmalar. Bizim danışman tatilden bir dönse de derdimize bir çare bulsa. İpek’e sorsam Türkiye’yi özledim diyor. Homesick olmuş. Ne yapayım işte bu yüzden bir şey diyemiyorum. İnşallah gelip geçicidir. Arkalarından böyle yazıp sonra gidip uykuda öpüyorum onları. Annelik böyle bir şey herhalde.

İyi Haberler – Avustralya Kalıcı Oturum

Arkadaslar, bu yeni yıl bize bir dolu haberle geldi. İşte detaylar: Bildiğiniz gibi bizim vizemiz geçici vize idi. Eğer 2 yıl boyunca büyük şehir(Yani Perth) dışı bir yerlerde oturursak ve bu iki yılın bir yılında yine Perth dışında bir yerde full-time herhangi bir işte çalışırsak PR(Permanent Residency) dedikleri Kalıcı Oturum almaya hak kazanacaktık. PR olunca devletin sağlık sistemine dahil oluyorsun ve ayrıca bir çok hakkın oluyor. Vatandaştan tek farkın oy kullanamaman. Kemal’in mesleğine ilişkin bütün işler ve büyük şirketler Perth’te idi bu yüzden su anda yasadıgımız yerde, Mandurah’ta kendine uygun iş bulamıyordu.
1 Temmuzdan sonra WA sponsorship baraj puanı 65’ten 60’a çekilmiş. Dolayısıyla buradayken bir vize başvurusu daha yaptık ve dün ve bugün güzel haberler geldi. Önce Kemal’in IT Project Manager olarak Australia Computer Society’den onayı geldi, sonra dün WA’nın bize sponsor olduğu haberi geldi ve bugün de Avustralya hükümeti vize başvurusu yapmamız için davetiye gönderdi. Bu işlem aslında 2 ay filan sürüyor ama 3 Şubat’ta Kemal yaşını dolduracak ve puanı düşecekti. Dolayısıyla hakkımızı kaybetmememiz için sadece 1-2 ayımız vardı. Bu yüzden adamlara durmadan mailler attık, telefonlar açtık ve sağolsunlar dosyamızı önceliğe alıp 2 haftada sonuçlandırdılar.
Simdi ne mi olacak? Büyük sehirde çalışma ve yaşama hakkına sahibiz. Kemal artık istedigi yere basvuruda bulunabilir. İş secenekleri cok daha fazla. PR sahibiyiz ve Perth’te dondurdugum master programına daha dusuk ucretle (cunku artık local-yerel- ogrenciyim) yazılabilirim. Ozel saglık sigortasını iptal edecegiz, devlet bize bakacak:) 2 yıl sonra dogrudan vatandaşlığa basvurabiliyoruz (eski sartlarda 4 yıl sonraydı). Daha emin olamadıgım bazı yardımlar var, cocuk yardımı, okula gonderme parası, ev alma desteği falan filan. En onemlisi de kazancımızdan kesilen vergi daha dusuk olacak. Neyse Allah’a binlerce kez sukurler olsun, çok mutlu olduk. Adana Kebap yaparak haberi kutladık:)
Ayrıca Kemal tam “Artık Perth’teki pozisyonlara iş basvurusu yapmaya baslayabilirim” diye dusunurken burada iş buldu:) Avustralya çapında şirketlere ve bireylere bilgisayar ve yazılım desteği veren buyuk bir şirket var. Onun Mandurah bolgesindeki temsilcisi olacak. Yani adamlar Kemal’i arayıp yonlendirme yapacaklar, Kemal gidip sorunu giderecek, kazancı yarı yarıya bolusecekler. Butun bu haberler son anda geldigi icin ayrıntıları pek bilmiyorum, ne kadar yogun olur, yasayıp ogrenecegiz. Şimdilik boyle devam edecegiz, Perth’te daha iyi bir is bulursak oraya tasınacagız.
Burada hava cok sıcak. Ev gezerken ne kadar karanlık evler diye soyleniyordum ya, şimdi anlıyorum sebebini. Boylece evlerin içi serin kaliyor. Dışarıda resmen pişiyorsun. Akşam 5 gibi çıkıp denize gidiyoruz, korumalı plajda havuz gibi bir sey var onun içinde dalgadan ve tehlikeli canlılardan uzak yuzuyoruz kızlarla. Çok tuzlu su, iyi kaldırıyor, yuzmesi kolay:)
5 ay sonra işler yavaş yavaş yoluna giriyor diye çok mutluyuz. Herkesin bize söylediği şey aynı: Burada sabırlı olacaksın, her sey zamanla yoluna girecek… Allah kimin ne sıkıntısı varsa çözsün… Herkese sevgiler.
Vesile