Archive for February 24, 2013

Yabancı Dil Olarak Türkçe / Turkish as a Foreign Language

Çarşamba akşamı Turkish Australian Culture House’da ilk Türkçe dersimi verdim. 17 öğrencim vardı (3 erkek 14 bayan). 20 yaşından 60 yaşına genç, orta yaşlı çok çeşitli milliyetlerden öğrenciler bir araya gelmişlerdi. Beyaz tahtam olmamasına rağmen iyi bir başlangıç dersi yaptık. Ders verirken öyle zevk aldım ki, yapmam gereken işin aslında bu olduğunu bir kez daha anladım. Eve döndüğümde saat gece on olmuştu ama yine de en ufak bir yorgunluk hissetmiyordum. Hani derler ya sevdiği işi yapan kişi bir gün bile çalışmış sayılmaz diye. Gelecek haftaki dersi iple çekiyorum. Ders akışını anlatan çok temel bir ders planını paylaşıyorum. Tabi ki sınıf yönetimi tekniklerini, öğrencileri gruplara ayırmayı, söz hakkı vermeyi, gerektiğinde açıklamalar yapmayı vs. açıklamadım. Bu dersi veren kişinin sınıf yönetimini iyi bildiğini farzedip planı yalın tuttum. İlk ders için hazırladığım planı geliştirmek isteyenler lütfen çekinmesin, önerileri ile beni de bilgilendirsin. Yurt dışında Türkçe öğretenlerin işine yaramasını umuyorum. Yetişkinler İçin Başlangıç Düzeyi Türkçe Dersi Planı

Turkce dersleri

Bugun ilk Turkce dersimi verdim. 16 kişilik her yastan ve milliyetten harika bir grup öğrencim vardı. Tabi ki her ilk derste olduğu gibi cok heyecanlandim ama isler yolunda gitti, sanırım herkes memnun kaldı. İnsan sevdiği işi yaparsa bir gün bile çalışmış olmaz diye bir soz var ya, o hesap. Eve gece on buçukta geldim ama cok mutlu ve huzurlu bir gün geçirdiğim icin kendimi cok iyi hissediyorum. Buralarda hava bozdu, tüm gökyüzünü aydınlatan şimşekler ve vicks kadar keskin toprak kokusu eşliğinde araba sürdüm, eve geldim. Kızlarım uyumuşlar, yatarken öyle şirin görünüyorlar ki bakmaya doyamiyorum. Kısacası isler güçler yolunda, Türkce notlarını düzenleyip bir yerde yayınlamayı düşünüyorum, belki de bu sitede başka başlık altında. Sonuçta gereç sıkıntısı yaşanıyor ve sıfırdan başlayanlar icin ise yarayabilir hazırladıklarım. Neyse şimdi yatıyorum, yarın 20 kişilik bir grubu plajda ağırlayacağız, eve sigmadigimiz icin deniz kenarında piknik alanında davet vereceğiz, kalıcı oturum iznini kutlayacağız, bir sürpriz daha olacak, onu da yarın yükleyeceğim resimlerden görürsünüz.

Notlar

Buranın sivrisinekleri soktuktan tam 24 saat sonra kizartip kasindiriyor.
Kıyafetin üzerinden bile cok rahat sokuyor sivrisinekler. Bazıları River Ross denilen bir virüs taşıyorlar, 6 ay ağır grip geçiriyor gibi oluyorsun, eklemlerin ağrıyor.
Göz muayenesi oldum, meraktan. Normalde 71 dolarmis. Medicare oldugu icin fark filan ödemedim, devlet ödedi. Gozlukculer cook garip, cerceve tamiri filan yapan yok. En dandik cerceve (cam haric) 300 dolar. Gozlukluyseniz ve buraya goc edecekseniz mutlaka yaninizda yedek gozluk getirin. Kemal’in iki cercevesi de cocuklarla bogusurken kirildi. Turkiye’den siparis verdik bekliyoruz. Benimse İlkokul 5 ten beri gözlük takma hevesim vardı, hala bozulmamış gözlerim, biraz daha beklemem gerek.( annemin kulakları cinlasin).
Kuaförü cok beğendim, hem rengi cok iyi tutturdu, hem anlaşması kolay, hem de sacı yıpratmadan yaptı boyayı. Erkek berberleri cok kötüymüş ama 10 dakikada kafayi makinaya vurup kapının önüne koyuyormuş seni. Saci yıkamak, masaj filan hak getire. Şimdi gidiyorum, yarın okul var. Beslenme çantaları hazirlamaktan biktiiiiim.

İpek yüzmeyi öğrendi:) 16 Subat 2013!

Hava geçtiğimiz günlerde öyle sıcaktı ki dışarıda dolaşmak mümkün değildi. Aynen memleketim Urfa’nın asfaltta yumurta pişiren sıcaklığı vardı ama burada haberciler öyle enteresan şeyler yapmıyorlar. Bir de bunaltan sıcaklık sadece 11-3 arası oluyor, sabah ve akşam hava nispeten serinliyor. Nem hiç yok bu yüzden kuru, yakan bir sıcaklık ama dediğim gibi sabah ve akşam saatleri çok keyifli. Önümüzdeki haftadan itibaren sıcaklık biraz düşecekmiş. Bugün sabah uyanınca arka bahçemizin keyfini çıkartmak istedik ve kahvaltıyı bahçede yaptık. Bu mevsimde “wanderer butterfly” dedikleri kocaman kelebekler çok yaygın.wanderer Kahvaltıda tepemizde dolanıp durdular. Bir de herhalde yavaş yavaş sonbahar geldiğinden değişik kuşlar türemiş, hiç duymadığımız kuş ötüşleri duyuyoruz. Komşunun bahçesinden çekip uzattığım hanımelleri de güzel güzel açmışlar, keyifle bir kahvaltı yaptık. Nuran Teyzemin köydeki meshur kahvaltısını yad ettik. Bizimkiler dişlerini sıkıp biraz uzun yaşasalar, emekli olduğumuzda köye yerleşiriz, Türkiye’nin kışında Avustralya’ya geliriz, buranın kışında oraya gider, böylece hep yazın keyfini süreriz. Uçak biletlerimizi aldık, 21 Haziran’da Türkiye’ye geliyoruz, 19 Temmuz’da geri dönüyoruz. Burada yaşlılık ödeneği denen bir şey var, emeklilikten farklı olarak bir de belli yaşın üzerindekilere bir ödeme yapılıyor. Nazım Hikmet’ten sosyalizm ile ilgili aklımda kalan bir dize var, sanırım söyleydi: Gölgeli, çiçekli bir bahçeye girer gibi gireceksin yaşlılığa… İnşallah kısmet olur da yaşlılığın da nimetlerinden yararlanırız burada. Yaşlılar büyük evleri çekip çeviremiyorlar diye burada retirement villa denilen emeklilik villaları var. Büyük bir site düşünün, güzel bahçesi, bakımlı yeşil alanları ama minyatür evlerden oluşuyor. Evlerin araba parkları, her şeyleri var ama küçük ve ayrıca bizim oraların deyimi ile “düzayak” yani herhangi bir yükselti, merdiven vs. yok, her şey yaşlılar için düşünülmüş. Bu yüzden çoğu o küçük, elektrikle çalışan tekelekli arabalardan kullanıyor. Yaşlılar elişi kurslarına gidiyorlar, çok kağıt oynuyorlar ve sık sık bir araya geliyorlar. Ben bugün İpek’in yüzme öğrendiğini yazacaktım, nereden geldim yaşlılara? Neyse sabah kızları alıp yüzme havuzuna gittim, kızları bir sonraki kura yazdıracaktım, önce kendi başımıza biraz yüzelim dedik. Denizden antrenmanlı çocuklar havuzda oldukça cesurlardı. Biraz sonra İpek kendini suya atıp atıp yüzmeye başladı ama kafası suyun üzerinde yüzemiyor. Yani dalıyor, kollarını ve ellerini çırpıp yüzüyor. Nefesi bitince de sarılıyor bana çekip çıkartıyorum, bir de sırt üstü yatmasına yardımcı olursam suyun üzerinde öylece kendi başına durabiliyor. 2 saat yüzdük, havuzda bir Sudi Arabistanlı kadın ile tanıştım ve bizim İranlı arkadaşları gördüm. Artık her gittiğim yerde , kütüphanede, okulda, havuzda, alışveriş merkezinde tanıdığım birilerini görüyorum ve merhabalaşıyorum, konuşuyorum. İşte bu kendimi buraya ait hissettiriyor ve artık bir yabancı olmadığımı düşündürüyor. Bu duyguyu çok seviyorum. Dün deniz ürünleri makarnası yapmıştım, içinde bezelye var diye Defne hanım hiç yememişti. Bugün iki saat yüzdükten sonra taştan yumuşak ne varsa yiyebilecek kıvama geleceklerini bildiğimden beslenme çantasına o makarnadan da koymuştum, hakkatten de birer tabak makarna, birer muz yediler ve hala doymadılar ve oradaki cafeden birseyler almam gerekti. Şimdi saat 3 buçuk, eve geldik ve televizyon izliyorlar kızlar. Benim aslında Çarşamba akşamındaki yetişkinlere Türkçe dersine hazırlanmam gerekiyor, bu üzerimde acayip bir baskı oluşturuyor, dün gece ders planı hazırladım, aktiviteleri belirledim ama çalışma kağıtlarını bu gece hazırlamam gerek. Şu anda 14 öğrencim var, haklarında hiç bir şey bilmiyorum, bu yüzden ilk dersi eğlenceli hazırladım, ilk günden dilbilgisi öğretip ürkütmeyeceğim onları. Cumartesi günü de özel Türkçe dersim var. Çalıştığım okul hafta içi seçmeli ders olarak “Ebru” koyacak ve 3 haftaya da ona başlayacağım, bu arada okul aile birliği toplantısında velilere yönelik “Ebru” kursu açma fikri de görüşülecek belki de 1 ay içinde hafta sonu Türkçe dersinden sonra Ebru kursu vermek de söz konusu olacak. Bütün bu işlerin arasında umarım en sevdiğim ve en çok istediğim şeyi yapacak bir zaman bulabilirim. Aklımda ne mi var? Söylememem gerekiyormuş yoksa hevesim kaçıyormuş, işte şu videoyu izleyin:)

İşler güçler

Pazartesi gunu 5 buçuk yıldır beklediğim an geldi. Cocukların ikisi de okula gittiler, Kemal işe gitti ve ben cok uzun zamandır ilk defa kimseye minnet etmeden, endişe etmeden, zaman sıkıntısı olmadan kendi kendime kaldım. İtalyan arkadasım Katia, yogaya gitmeye davet etti ama ilk günden kendimi cok şımartmayayim diye gitmedim, neme lazım bu kadar lüks fazla gelir dedim. Salak gibi eve gidip temizlik yaptım. Oh be kafan rahatken her şey kolay geliyor, evi zevkle pırıl pırıl yaptım. Saçıma gölge (“foil” ) ve tint (valla bu ne tam anlamadim ama onu yapalim dediler) yaptırmak icin de haftaya randevu aldim. Cok merak ediyorum, nasıl olacak.
İpek okuldan çıkarken bir mutlu bir mutlu anlatamam. Nasıl bir basarı duygusu ve mutluluk yasatiyorlarsa mizmiz İpek, meleğe dönüyor. Defne’m de artık pek haz almasa da kabullenme aşamasına gelmiş, iç çeke çeke ayrılıyor, öğretmenin elinden tutuyor. Anaokulu ve hazirlik programi icin soyluyorum. Hani son zamanlarda cok duyarsınız ya “sınıf yaşantısı”, iste olan gercekten bu. Sınıfta bir yaşantı var: bütün cocukların halinin üzerine oturup öğretmeni dinlediği “mat time” 10-15 dakikayı geçmiyor. Arkasından gruplara ayrılan öğrenciler rotasyonlu bir sekilde değişik istasyonlara gidip etkinlik yapıyorlar. İsi biten oyun oynuyor, kitap okuyor, su iciyor, tuvalete gidiyor. Hep alçak ses kullanılıyor, öğretmen asırı hisler ve yüksek ses kullanmıyor. Zaten mutlaka 2 öğretmen bazen de asistan oluyor sınıfta. Tek basına her seye yetişmeye çalışan süper öğretmenler yok yani. Bağımsızlık ozendiriliyor ve her oyunu ogretmen baslatmiyor, her konuya nane olmuyor, şikayetleri de “what can you do about it?” diyerek bertaraf ediyor. Kıyaslama, yarış yok. Eski çalıştığım okula felsefesi cok benziyor ama uygulamaya gelince Avustralya’dakiler sanki daha bir hakkını vererek yapıyorlar. Türk veliler ogretmenler gozunde cok meraklı ve kaygılı görünüyorlar. Beslenme cantalarini agzina kadar dolduruyorlar. Avustralyalilar cok rahat. Okulda yalinayak gezmek teşvik ediliyor. Her an, panik yok, o da olur, oyle de olur, sakin ol havası hakim. İleride ne düşünürüm bilmiyorum ama şimdilik İpek mutlu, Defne de alışıyor, bu bana yeter. Akademik acıdan eksik kalırlarsa bir sekilde tamamlarız artık. Tamamlamasan ne olacak ki, bosver…

9 Şubat, aksiyon günü!

Geçen hafta acayip hareketli geçti. Ailemizdeki her birey okula gidiyordu, kimisi çalışmaya kimisi okumaya:) İpek’te sorun yok, son derece mutlu. Defne şokta! İlk 2 gün hem sabah bırakırken hem de akşam alırken ağladı. Okıla gitmek istemiyorum, nefret ediyorum diyor. Sadece Cuma günü bisküvi süslemişler, çıkarken elinde o vardı, o yüzden mutluydu. Hayatımızdaki yeni gelişmelere ayak uydurmak biraz zaman alacak. Biraz da kafamı toplamak için, soyle bir yazayım. İşte program:
Vesile: Salı, Çarşamba, Cuma Perth’te çalışıyor. Çarşamba okul çıkısı yetişkinlere Türkçe dersi, Cumartesi sabah çocuklara Türkçe dersi.
Kemal: İlk haftalar haftanın her günü sonraki haftalar ise Pazartesi, Salı, Perşembe Perth’te çalışıyor.
Defne: Pazartesi, Çarşamba, Cuma (her iki haftada bir) okula gidiyor, Salı günü benimle Perth’ teki anaokuluna geliyor.
İpek: Her gün okula gidiyor.
Perth’e arabayla gidiyoruz, 60 kilometre! Yol çok rahat, çok güvenli, hız sınırını aşan kimse yok, maksimum 110 ile gidiyorsun, sıkıştıran, makas atan yok, kafan rahat huzurla sürüyorsun. Geçtiğin doğa yemyeşil, yol geniş, asfalt pürüzsüz. Yol en fazla 1 saat sürüyor. Tren 45 dakika gidiyor, serin, sessiz, rahat. Bazı günler de trenle gidiyoruz. Maliyet açısından ikisi de aynı. Trende kitap okuyorum bazen de uyuyorum:) Perth’e gideceğimiz zamanlar Kemal ya da ben evde kalmayacaksak kızları okul öncesi/ okul sonrası programına vereceğiz. Arkadaşım Nuray zaten bu programın koordinatoru. PR çıktığı için bu programa vereceğimiz ücret yarı yarıya azalacak diye umuyoruz. Centrelink’e başvuruda bulunduk, bu yardımdan yararlanıp yararlanamayacağımız yakında ogrecegiz. Bir de ben hala bu programın çalışanı gorundugum için bir indirim de oaradan yapılacak diye umuyorum. Normalde çocuk başına okul oncesi için 18 dolar okul sonrası için 25 dolar alıyorlar. Geçtiğimiz hafta Nuray’ın annesi burda olduğu için kızları sabahları ona bıraktık. Onümüzdeki haftadan itibaren programa vermeyi dusunuyoruz.
Dün acayip bir gündü. WA Bookbinder’s Guild (Batı Avustralya Kitap Ciltcileri Odası)’na ebru kursu verme günü sonunda gelip çatmıştı ve bir kaç gün öncesine kadar bu mesele ile ilgili uykularım bile kaçmıştı. Bir günlük atölye çalışması için kişi başı 100 dolar istemiştim (Burası için gayet makul bir rakam ama dedemin genleri var bende çok mahçup oldum ben) ve insanlara ödedikleri miktarın hakkını vermek istiyordum. 20 Sayfalık bir kitapçık hazırladım, 12 kişi için 6 tekne hazırladım, bütün malzemelerimi ayarladım, arabaya yükledim. Perth’te McDougall Park denen bir yerde bir ev varmış ve bu grup bütün çalışmaları için orayı kullanıyormuş. Ciltçilerden David ile daha önce tanışmıştım, hatta çok bahsettim. Onunla sürekli iletişim halindeydik, bana detaylı bir adres gonderdi, navigasyona girdim. Akşamdan malzemeleri yükledik, sabah yola çıktım. 8:30’da oradaydım. Ciltçiler odası başkanı (kulağa komik geliyor) hanım ve David orada beni bekliyorlardı. Yaşına aldırmayıp her şeyi tek tek taşıdı sağolsun David. Yere kumaşlar, muşambalar serdik, tepsileri, boyaları yerleştirdik. Bir saat sonra yavaş yavaş insanlar gelmeye başladılar. İnsanlar kek, pasta yapmış getirmişler sağolsunlar. Ben de muffin yapıp götürmüştüm. 10’da kursa başladık. Malzemeleri, temel bilgileri verdikten sonra desen çalışmaya başladık. Genelde katılımcılar orta yaşın üzerindeydi. Çok çeşitli mesleklerden insan vardı: ressam, bilgisayar uzmanı, öğretmen, vs. Tekneler çok güzel çalıştı Allah’a şükür, herkes yaklaşık 20’şer adet ebru yaptı. 8 desen öğrettim ve temel bilgileri verdim. Fonda da Mercan Dede çalınca atölye çok keyifli geçti. Herkes çok memnun kaldı. Diğer grubun kursu da 9 MArtta aynı yerde. 4 gibi toparlanmaya başladık, insanlar nasıl canla başla yardım ediyorlar, tepsileri yıkıyorlar, çöpleri boşaltıyorlar, hayran kaldım. İnsanlar çok teşekkür edip, çok beğendiklerini söyleyip 5 gibi yavaş yavaş ayrıldılar. David ile ben kaldık, arabaya bir bindim, anahtar dönmüyor! Yuvasına giriyor ama hiç dönmüyor, ne direksiyon kilidi yüzünden, ne akü bitmesi yüzünden ne de lastik meme yapmış!!! (bu arızayı söylemeyi çok seviyorum, her söylediğimde gülüyorum, yeri gelmişken araya sıkıştırıvereyim dedim) başka bir şey. Kemal’i aradım, o da Nuraylarla birlikteymiş ve RAC denilen Road Assistance (Yol yardımı) nı aramamı söylediler. Arabayı başta aldığımızda kasko yaptırdık, bir de bu yol yardımını alalım dedi Kemal. Yok be Türkiye’de de bir sürü para verdik, bir işe yaramaz almayalım filan demiştim. Meğer lazım oluyormuş. RAC’ye üyelik yıllık 180 dolar gibi bir şey. Araban nerede bozulsa, yolda kalsan hemen tamir minibüsü geliyor, tamir ediyor, edemezse de tamirciye veya evine çekiyor. Neyse David başımda bekleyince gene mahçup oldum, zorla adamı evine gönderdim, ben hallederim merak etme dedim. RAC’i aradım, üye oldum bir de bu problemi çözmek için servis parası üstüne koydular, neyse ekip yola çıktı. Beklerken bol bol resim çektim. Öyle güzel bir semt, öyle güzel bir semt, anlatamam. Yolun yanında küçük bir göl var, çocuk parkları, piknik yapan aileler, her taraf yemyeşil, kuş sesleri çiçekler filan falan. New York’un Central Park’ına hiç gitmedim (ama “Arı Filmi” nden gördüm) aynen orası gibi bir yer:) Çimenlerde oturdum, etrafı izledim, yarım saat geçmemişti ki bir araba geldi. İçinden çok şeker bir kadın ve adam çıktı. Meğer David’in oraya çok yakın oturan arkadaşlarıymışlar ve David benim arabanın bozulduğunu söyleyince yardımcı olmak için gelmişler. Onlar yanımdayken RAC’nin servis arabası geldi, adam oturdu koltuğa anahtara olanca gücüyle bastırıp döndürünce anahtar döndü. “Barrel” (herhalde anahtar yuvası bu) bozulmuş, kırılmış, sen anahtarı hiç çıkartma bu gece üzerinde bırak, yarın da arabayı bir anahtarcıya götür dedi. Tamam dedim, insanlara teşekkür edip yola çıktım. Kursu alnımın akıyla vermiş ve araba sorununu halletmiş olmanın hafifliği ile rahat rahat huzurla evime doğru yola koyuldum. Kemal de kızları Peel Zoo’ya götürmüş, onlar da orada bayağı güzel bir gün geçirmişler. Önce duşa sonra yatağa hepimiz erkenden sızdık, bu yüzden dün yazamadım hiç bir şey. Bugün de dünkü malzemeleri yerleştirdim, saat 4’te de kızları alıp plaja gittim. Öyle güzel bir yer varmış ki burnumuzun dibinde haberimiz yok! Facebook’a resimlerini koydum. Bu plajda denizin içinde kayalıklar ve resif var bu yüzden dalgalar ileride kırılıyor, hafif hafif kıyıya vuruyor. Denizde yürüyünce (bizimkilere not: aynen Samiye’nin düğününde kaldiğimiz yazlıktaki denizinki gibi) yumuşacık kum sanki pamuklara basıyorsun gibi hissettiriyor. Su berrak ve güvenli. Biz plajdayken dalgıçın birisi geldi, nerede daldı, nereye gitti bilmiyorum, adı üstünde dalgıç, alttan alttan yüzdü herhal:) Neyse biz giderken dalgıç da sudan çıkmıştı, çantasında birkaç tane garip su canlısı vardı, istakoz muydu, yengeç miydi anlayamadım. Eve geldik, yemek, duş kızlar hemen uyudu. Defne iki gün üst üste banyo yaptı diye isyan ediyor: “Altık be bu dustan neflet ediyolum, helgün helgün dus!” Şimdilik bu kadar yazıyorum, aklımda bir kaç konu var, takipte kalın inşallah yazacağım. Herkese sevgiler:)

İlk gün

Kızlar okula gittiler İpek mutluluktan havaya uçuyordu. Defnem de bilmedigi dil, butun gun yabanci yuzler, dolmuş dolmuş kapıda beni görünce bir koyverdi ki göz yaslarını hiç sormayın.
Ben sabah Perth’te idim, okulun öğrencileri geldi, oryantasyon yaptık. Öğlenden sonra Mandurah’a gelip kızları aldım okuldan. Kafam kazan gibi. Yarın aksam icin yemek hazırladım, 4 kişilik beslenme çantası hazırladım. Bu ne ya artık ben de Ozi anneler gibi ekmege yağ sürüp vereceğim daha ilk günden tak etti canıma:)

20130204-231800.jpg

Okullu kızlarım

Yarın okullar açılıyor. Bende stres had safhada! Sabah ben Perth’e gideceğim cunku calistigim okulda da oryantasyon var ve babaları kızları okullarına götürecek. Beslenme çantalarını hazırladım, giysileri formaları, ayakkabıları hazır, okuldan istedikleri kırtasiye malzemelerini de arabaya koydum. Hala bir seyleri unutmuş gibiyim. Bu hengâmenin icinde bir de yine denize gittik saat 4 gibi. Body board yaptik. Sorf tahtasinin yarisi gibi bir sey ustune yatiyorsun, dalganin kiyiya vurup kirildigi yerde bekliyor dalga ile sahile surukleniyorsun. Balina gibi kiyiya vuruyorsun yani. Butun cocuklar bunu yapiyor burda. 6 bucukta eve gelince kızlar hemen yemek yeyip uyudular. Babamizin dogum günüydü arada ona kalpli kek de yaptık:) Yarın kızları okuldan ben alacağım. Defne ‘nin İngilizce eksiği umarım sorun olmaz. Kafam kazan gibi, cok heyecanlıyım. Duduyu en cok bu gece aradim. durmadan temizlik ve yemek yapiyorum. Neyse, canım kızlarım, büyüdüler de okulu oldular…

Avustralya’da çocuk eğitimi

Herkese selam, yeni bir başlık ile yine karşınızdayım. Tam yazacak şeyler bitti diye düşünürken Defne’nin okulunda velilere yönelik bir eğitim verildi, bana da malzeme çıktı. Biliyorsunuz Defne Pazartesi günü Kindy’e (Anaokuluna) başlayacak ve haftada 3 gün okula gidecek. Gittiği okul 1-2-3 Magic and Emotional Coaching denen bir davranış kontrol yöntemi uyguluyor ve okula açılmadan önceki hafta ve sonraki ilk 2 haftası olmak üzere toplam 3 hafta Çarşamba akşamları iki saat süren eğitim veriyor. Çarşamba akşamı da ben eğitime gittim, Kemal evde kızlarla kaldı, haftaya da tersini yapacağız. Eğitim öncesi veliler için çok güzel ikramlar hazırlanmıştı, okul müdürü ve iki müdür yardımcısı sırf hoşgeldiniz ve güle güle demek için akşam saat 9’a kadar orada kaldılar. Bu davranışlarını takdir ettim. Eğtimi veren kişi 10 yıldır bu işi yapan bir psikologdu, hem velilere hem de öğretmenlere bu yöntem ile ilgili eğitim veriliyormuş. 1-2-3 Magic and Emotional Coaching yöntemi Açı okullarında bizim kullandığımız davranış kontrol yöntemine çok benziyor bu nedenle o yöntemi açıklamaktan çok dikkatimi çeken yönleri üzerinde duracağım.
Anne-babalık düzenli olarak çocukların sinirini bozmaktır. Bunu düzenli olarak yapacaksın. Nasıl? Onlara sınırlar koyarak. Çocuklar ilkel benliklerini geliştirip olgunlaşmaya başlarken, sürekli gel-gitler yaşarlar. Yasaklara karşı tepki gösterirler ama makul olanı yapmayı da anne babaları onlara sınırlar koyduğunda öğrenirler. Mesela telefonunuzu bir koltuğun üzerine koyun ve 4 yaşındaki çocuğunuza ona dokunmamasını söyleyin. Arkanızı döndüğünüzde çocuğunuz ona sinsice yaklaşmaktadır, belki de eline almıştır bile. Ona bakıp uyarın. O anda çocuğun gözlerinde gördüğünüz gel-git, telefonu alsam mı almasam mı kararsızlığı aslında bir olgunlaşma alıştırmasıdır. Eğer çocuğunuz sözünüzü dinler de o telefonu yerine bırakırsa, aferin. Belki bunu yaparken bağırır, sitem eder, ayaklarını yere vurarak ve somurtarak yürür belki de arkanızdan size dil çıkartır ama yine de sözünüzü dinler. Çok abartılı olmadığı sürece yaptıklarını görmezden gelin, çünkü o daha dört yaşında. Önemli olan o anlık o isteğine gem vurup vuramadığı. Şu son derece sempatik videoyu izleyin, açıklamaya gerek yok, dilerseniz Türkçe altyazısı da var.

Gelelim ikinci meseleye. Günümüz anne babalarının en büyük yanılgıları çocukları minyatür yetişkinler olarak görmekmiş. Çocuklar son derece dengesiz, duygularını kontrol edemeyen ve mantık dışı insanlarmış. Duygu ve dürtülerini kontrol etmeyi doğal olarak tecrübelerle ve zamanla öğreneceklermiş. Bu nedenle çocuğunuzla bir sorun yaşadığınızda sakın ona uzun uzun açıklamalar yapıp onu ikna etmeye kalkışmayın. Çocuklarına şiddet uygulayan anne-babaların izledikleri şema genelde şu oluyormuş: Talk, Persuade, Argue, Yell, Hit! Konuşmak, ikna etmeye çalışmak,tartışmak, bağırmak ve vurmak! Yani uzun uzun açıklamalar işe yaramaz, o yine istediğini ister. 2 gerekçe verdikten sonra uzatmayın. En önemli prensip NO talking NO emotion! Çatışma anlarında boş boş uzun uzun konuşmayın, hislerinizi belli etmeyin. Sinirinizi, ofkenizi yutun, buz gibi davranın aksi takdirde çocuk sizin düğmenizin nerede olduğunu öğrenir (zaten çoğu çok iyi biliyor) ve sizi sinirlendirmek veya üzmek istediğinde direk o şekilde davranarak bunu kullanır. Bu görüşü daha ayrıntılı açıklayan şu konuşmayı da çok tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin. Aynı yükleyicinin diğer videolarına bakmanızı da tavsiye ederim. Dr Thomas Phelan konuyu çok güzel açıklıyor.

Önümüzdeki haftaki oturumu merak ve heyecanla bekliyorum. Bakalım bu defa neler öğreceğiz. Bugün akşam üzeri Nuraylarla denize gittik, tek kelimeyle muhteşemdi. Allahıma şükürler olsun böylesi güzellikleri bize yaşatıyor. Allah herkesin muradını ve gönlündekini versin. Sevgiler!

Defnem plajda

Annem

Doğum Günün Kutlu Olsun!33 yaşına girdim, eşşek kadar oldum, hala sana çoook bağlıyım, bağımlıyım ve seni çok seviyorum. Çocukluğumu çok iyi hatırlamıyorum, hatırladığım bir kaç şeyi yazacağım buraya.
Simsiyah, dalgalı uzun saçların ve gezmelerde giydiğin çeşit çeşit topuklu ayakkabıların; gardrobunun içinde oynayışlarımız ve elbiselerinin yüzüme çarpan serinliği; günlerde tüttürdüğünüz sigarının dumanına karışan parfüm kokularının sarhoşluğu; kahkahalar, yeşil görünen ama sürüldüğünde kırmızıya dönen sihirli sabit ruj. Çiğköftenin yeşil soğan kokulu ferahlığı ve arkasından buzlu ayranın yatıştıran tadı. Çocuklar için eğlence planları: Nemrut Gezisi, Hazar gölü, Balıklıgöl, Saniye Ablalara gelen zenciyi görmeye gidiş, çömçe gelin, oba gazetesi. Karnıma giren o garip sancılarda uyanıp ne yapacağını bilmeyen şefkatli halin, arkasından gidilen hocanın evindeki o yabancı, ekşi ama rahatlatan koku; TRT4’teki Çarşamba gecesi filmlerini izlerkenki heyecan, her sabah TRT radyosunda uzadıkça uzayan bitmek bilmeyen sanat müziği, çağla yeşili farın, bize diktiğin çiçekli elbiseleri prova ederken dudağından sarkan iplikler, çimentoya dökülen suyun cızırdayışı ve yağmurdan sonraki toprak kokusu, komşumuz Deli Suna’nın geldiği doğum günü, elektrik çarpan merdaneli makinada çamaşır yıkama günleri tam bir curcuna, nerede tutulduğunu asla bilmediğimiz oyuncaklarımızın ortaya çıkışı, kupon biriktirip Yumoş Ayı alırken yaşadığımız heyecan, yaz sıcağında evin en serin yerinde yer sofasında dürüm yapılan patlıcan kızartması, çarşaflarımızın desenlerinde yaşayan kahramanlar, bizi başka dünyalara alıp götüren renkler, figürler, şimdilerde kızlarımın yaptığı kapı çerçevesine eller ve ayaklarla tutunarak en üste tırmanmalar, gıjjik saçlarımız, yatakların olduğu dolaba çıkıp çıkıp aşağıya atlamamız, giydiğimiz terlik yüzünden güneşin bir garip yaktığı ve sonbahar geldiğinde farkettiğimiz iki renk olan ayaklarımız, halılar serilirkenki naftalin, düdüklüde pişen şeker pancarı, ramazan ayı, sıcak küncülü ekmek, pendirli ekmek, kaçak çay, Naciye Nine’nin sandığı ve kavrulmuş fıstık, sıcak havalarda doldurduğun mavi leğenin içinde çimmek, hiç durmayan ellerin, ayakların, örgü örerkenki çın çınlar, akşamları yatakta okuduğun kitaplar, bilgin, aklın, ne sorarsan sor cevap alacağını bilmenin verdiği güven, enerjin, neşen, gülüşün, kahkahan, sevgin, sohbetin, üniversitedeyken tatil için eve her gelişimde kapıyı açtıktan sonra beni şöyle bir döndürüp, inceledikten sonra sıkı sıkı sarılman ve içi gülen meraklı gözlerin …
Artık her doğum gününde birazını yazarım buraya:) İyi ki doğmuşsun, keşke hiç ölmesen