Archive for March 29, 2013

Avusturalya’da Çocuk Yardımı

Türkiye’de iken Avusturalya’ya göç etmiş kişilerin bloglarını bulur, yazılarını okurdum. Bir süre sonra insanlar yazmaz olurlardı. Ben sabirsizlik içinde merakla beklerdim. Neden yazmayı bıraktıklarını çok merak eder, için için de onlara kızardım. Şimdi bende de böylesi bir durum söz konusu olmaya başladı. Eskisi kadar sık ve çok yazamıyorum. Değişik sebeplerim var:) Birincisi iş. Perth’te çalıştığımız için her gün 2 saatimiz yolda geçiyor ve kalan zamanı daha verimli değerlendirme yoluna gidiyoruz. İkincisi farkettim ki başıma gelen şeyleri sanal alemde paylaşınca sanki yaşamış gibi oluyorum, paylaşmayınca olaylar önemini kaybediyor. Bu durum hoşuma gitmedi, gerçek olan dünya benim içinde yaşadığım, yazmaya harcadığım enerjiyi yaşamdan tad almaya ayırmaya karar verdim. Sonra bir de buraya yeni gelecek bir kişiye yetecek kadar bilgi aktardım, Evliya Çelebi misali ne var ne yok anlattım, her gün de çok fazla gelişme olmuyor. Bir süre sonra kendimi tekrarlar oluyorum. Ancak gördüğünüz gibi dayanamıyor hala yazıyorum:)
Her gün Perth’e gide gele bıktık. Hele geçen gün yol çalışması vardı ve her gün gittiğim yolu kapatmışlardı. Telefonumun şarjı bitti, arabayı da temizlemiştik, navigasyonu sakladığımız yeri bulamadım diye Perth’te kayboldum. Bakın kaybolmak için yeteri kadar bahanem var:) Bir buçuk saat boyunca ordan girdim ordan çıktım baktım olmayacak arabayı kenara çektim bütün bölmeleri inceledim de navigasyonu bulup eve gittim. Sonra baktık böyle olmayacak Perth’te ev bakmaya başladık. İyi bir okula yakın olsun, güzel bir semt olsun, haftalık kirası çok yüksek olmasın, çalıştığımız okula yakın olsun diye elli tane şeyi bir arada istiyoruz. Tabi ki bulamıyoruz. Bu aralar ev aramakla meşgulum. Şu anda oturduğumuz ev mobilyalı, çıkacağımız ev boş olacak ve 20 Nisan’a kadar kendi oturduğumuz eve bir kiracı bulmalıyız aksi takdirde eve kiracı girene kadar olan zamanın parasını biz ödeyeceğiz, eşya almalı en önemlisi bir ev bulmalıyız, başvuru yapmalı, değerlendirmeyi geçmeliyiz. Burada ev sahipleri sanki damat seçiyorlar, ev ziyarete açıldığında gezenler hep aslında birbirlerine rakip. Eve kiracı bulduk, İranlı bir arkadaş geçecek bizim yerimize. Kaldı bizim yaşayacağımız bir ev bulmak. Geçen İpek’in veli toplantısı vardı. Okula gittim öğretmeni harika bir kadın. İpek’i okuldan alacağım için çok suçluluk duyduğumu söyledim, boş ver dedi anne olarak zaten o kadar çok şey yüzünden suçluluk duyuyrouz ki bari bırak bundan taraf kaygılanma, çocuk bunlar gayet güzel uyum sağlarlar filan dedi. Mutlu oldum. İpek okulda çok başarılıymış, İngilizce ve Türkçe çok güzel okuyor, bütün sesleri ve harfleri tanıyor. Gurur duydum. Defne de artık ayrılık kaygısı yaşamıyor, okulda daha mutlu. İngilizce konuşmaya başladı ufaktan “I am pink” diyor mesele “I want pink” yerine:) Ama söylenen her şeyi anlıyor. Biriktirme aşamasında, bir kaç aya açılacak diye düşünüyorum. İpek’in telafuzunu söylemeye gerek yok, bizim çıkaramdığımız sesleri o çıkartıyor, harika bir tonlama ile konuşuyor. Çocuğu küçük olanlar bir an önce gelin buraya.
Ebru kursu vermiştim ya bir öğrencim bana harika bir defter ciltlemiş, bayıldım. Ebru öyle bir sanat ki öğrencilerle beni öyle bir bağlıyor ki, sanki çok kutsal bir bağ ile bağlanmışız gibi oluyoruz. Bir de kıtanın öteki ucundan Ebru’ya sevdalanmış bir öğrencim oldu. İnternetten beni bulmuş, yazıştık, ona malzeme siparişi verdim, kısmet olursa Nisan’ın sonunda gelip bir hafta yoğunlaştırılmış kurs alacak. Mevlana’nın buna benzer bir sözü vardı, karar verir adım atarsan yol önünde belirir. Ben de Ebru ile yola çıktım, yol önümde beliriyor, kaderim beni bir yerlere sürüklüyor.Pazar günü Melbourne’den gelen büyük bir Ebru sanatçısı Öznur Ates Hanım Perth’te bir atölye çalışması yapacak, okul vasıtasıyla tanımıştım Ebru hanımı. Sağolsun aradı beni de çağırdı, onunla tanışmak için sabırsızlanıyorum. Yeni aradığımız evde bir de Ebru çalışması yapmak gerektiğinde kurs vermek için bir alan olsun istiyoruz. Öyle bir ev bulduk, Çarşamba günü gezeceğiz, onu tutmak için bütün kozlarımız ortaya koyacağız, dua edin hayırlısı…:) Burada dua edin dediğim ne olduysa hepsi güzel bir şekilde sonuçlandı, Allah sizi yormasın:)
Burada Paskalya tatili başladı uzun hafta sonu. Burada bir tatil hafta sonuna gelirse hafta içine ekliyorlar. Ne güzel değil mi ? Ben buna bayıldım. Bu hafta okullar Cuma’dan Çarşamba’ya kadar tatil. Türk Avusturalya Kültür Evi’nde Türkçe derslerimiz devam ediyor. Öğrencilere Halay, Türk vücut dili, Ebru, el öpme ne varsa öğretiyorum. Haftaya da yemekli ders yapacağız. Durum böyle olunca ikinci kur da açıldı. Haziran’a kadar dersimiz olacak yani. Çalıştığım okul da velilere hafta sonu Ebru dersi koymayı düşünüyor. Bütün bunların arasına bir master sıkıştırmayı istiyorum. Oturum izni aldığımız için üniversite ücretinde yıllık 6000 dolar daha indirim oluyor bize ama eğer tezli master yaparsam bir çok bölümde devletin sağladığı burs var ve bedavaya geliyor. Master başvurusunda direk bana araştıma konun nedir diye soruyorlar. Sayfalarca form duldurmam gerekiyor. İÇimden “keşke birisi bana şunu araştır dese de araştırsam” diye düşünmüyor değilim ama burda işler öyle yürümüyor. Bu arada oturum izni aldığımız için Centrelink denen sosyal guvence sistemine dahil olduk ve devlet bize çocuklarımız olduğu için para vermeye başladı. Hayretler içindeyim. Sanki birisi çıkıp ortada bir yanlış var diyecek gibi düşünüyorum. Ödenen para neredeyse kiranın yarısını karşılayabilecek kadar. Onca yıl çocuk oldum, kendi devletimden beş kuruş para görmedim diye bu ödeneği çok yadırgıyorum. (Bu arada 33 yıllık çocukluğum boşa gitmiş ah anneciğim:)) İnsanlar çocuklarına bu yüzden bu kadar iyi davranıyor burada herhalde. Para yatmaya başladığından beri İpek ile Defne’yi daha bir sevmeye başladım, hahaha:) Şaka be, kızlarım büyüdüklerinde bu satırları okuyup yanılmasınlar. Sizler benim gün ışığımsınız Defne’m ve ipek’im. Defne durup durup “Mama I love you” diyor, İpek’im büyüyor ve kendiyle gurur duyuyor. Ben de iki elmasımla gurur duyuyorum. Allah’a şükürler olsun, binlerce kez… Bu arada geçen gün Defne’ye yaptırdığımız bir aşı sisteme geçmemiş, Centrelink’ten yazı geldi, çocuğunuzun aşısı eksik hemen yaptırın yoksa ödemeleri keseceğiz diye tehditvari bir mesaj vardı mektupta. Durumu doktora bildirdik, bilgiyi aktardılar ama devlet, aileleri işte bu şekilde kontrol ediyor, herkesin her şeyden haberi var. Burada millet boy boy çocuk doğuruyor, onun parasıyla geçinip gidiyor. Bize iki tane yeter Allah’a şükür. Tabi yıllık gelirimiz 150 bin doların üzerine çıkarsa bu çocuk yardımının bir kısmı kesiliyor, varsın kesilsin yıllık 150 bin dolar herkese yeter. Uzun lafın kısası şöyle böyle bir seneyi yarıladık. Bir çok şey hallettik derken insan kendini yine yol ayrımında buluyor. Bu hayatın her günü bir çok önemli karar vermekle geçiyor. Allah şaşırtmasın. Her kararın arefesinde kendimi bunalmış bulduğumda Kafka geliyor aklıma, ne demişti? “Ölümün olduğu bu dünyada hiç bir şey çok da ciddi değildir aslında.”
Haydi iyi geceler, çayınızı alın elinize biraz Türkü dinleyin, çok iyi geliyor:)

Dün-Bugün

Haftaya Avusturalya’ya gelişimizin 7. ayı doluyor. Duygusal olarak inişler çıkışlarla geçen bu yedi aya baktığımda hatırladığım tek şey var. Her gördüğümüz insan bize, biraz sabret, zamanla olacak zamanla olacak filan diyordu. İlk başlarda telefon konuşmaları yapmaktan çekiniyorduk,çünkü söylenilenleri pek anlamıyorduk. Bugün Ebru kursu verdiğim öğrencilerle yemek molasına çıkmıştık. Bana İngilizceyi nerede öğrendiğimi sordular. Türkiye’de deyince çok iyisin filan dediler. Oradan öğrencilerden yaşlı bir adam,”I wish I could speak English like her.” deyince sevindirik oldum. Sonra başlangıçta yabancılarla yakınlaşmaktan çekiniyor, onları mesafeli buluyorduk. Şimdi bugünkü kurs bitince ortalığı toplayıp eve geldim, posta kutumda öğrencilerden mailler var: Kimisi teşekkür ediyor,pozitif enerjiden bahsediyor, mutlaka görüşelim diyor; kimisi kursu çok sevdiğini söyledikten sonra ben editörüm, herhangi bir yazın olursa gönder gözden geçireyim diyor; kimisi Kemal’in iş başvurusunda bulunması için kontak kişilerin telefonunu veriyor falan filan. Sonra Geçen ay gittiğim Perth City Farm’dan tekrar mesaj gelmiş, bu aratatilde de gelip bir kaç saatlik Ebru dersi yapar mısın, diye. Nisan ayına şimdilik iki workshop var yani. Bütün bunları anlatmamın sebebi şu: bir zamanlar Türkçe öğrettiğim bir Finlandiyalı kendilerine ait bir atasözünü çevirmişti: “Tıklanan kapı açılır” diye. Çaldığımız kapılar Allah’a çok şükür yavaş yavaş açılıyor. Zaman zaman kaderimizde yazılı olan çukurlara düşe düşe, zaman zaman dağlara çıkıp sefasını süre süre ömür geçiyor. Zorluklar var ama bunlara üzülünce her şey daha da zor oluyor. Önemli olan güçlü olup, sabırlı olup her şeyin bir gün düzeleceğini düşünerek zor zamanları atlatmaya bakmak. (Burada ben kendime telkinde bulunuyorum aslında) Bütün bunları düşünürken bazı kararlar verdim. “Yes Man” diye bir film vardı ya, karşısına çıkan her şeye “Evet” diyen bir adamın hikayesini anlatıyordu, işte onun gibi çoğu şeye “Yes” demeye karar verdim. Mesela haftaya Pazar , Türkçe kursu verdiğim öğrencilerim aileleriyle birlikte Matilda Bay’de toplanıyorlar, bizi de çağırdılar, tamam, dedim. Kitapciltçileri beni ortaçağ festivaline çağırdılar, tamam dedim. Önümüzdeki hafta sonu Mandurah’ta bölgenin en hareketli meshur Yengeç Festivali var, onda da kendi kendime tamam dedim. Bu gece festivalde yapılacak havai fişek gösterisinin provası vardı, bahçeye çıkıp dakikalarca havai fişekleri izledik. Çocuklar durmadan makarna yemek istiyorlar ona da tamam diyorum, oh! Hayata direnç göstermeyince iyi oluyormuş! Şimdi uykum geldi, ona da tamam, haydi cümleten iyi geceler:)

3. Ders

Selam Feyza:)
Üçüncü dersi paylaşıyorum. TACH-3 Ayrıca Dr. Hale Işık’ın kaynaklarına da mutlaka bak. Hacettepe’den benim sınıf arkadaşımdı. Çok güzel bir çalışma kitabı hazırlamış, buradan bağlantıyı bulabilirsin. http://www.metu.edu.tr/~hisik/materials.html
Bu haftanın aktivitesi olarak ödevini yapmayanları tahtaya alıp halay çekmeyi öğrettim. Flascardlar alıp üzerlerine Türkçe etiketler yapıştırdım. Öğrenciler gruplara ayrılıp birbirlerine harf harf dictation yaptırdılar. Sayı flascardları ile “snap” oynadılar. Musical chairs oyununun bir çeşidi: 4 tane beyaz A3 alıyorsun. Her birinin üzerine çok büyük harflerle bir topic yazıyorsun: “List 10 Turkish words and discuss their meanings” “List 10 plural nouns” “Introduce yourself, meet and greeet” “Give information about yourself using numbers” . Müzik çalıyorsun, insanlar dans ediyorlar. Müzik durunca kendilerine en yakın bu kağıttan adalara koşup üzerinde ne yazıyorsa onun hakkında konuşuyorlar. Şahıs zamirlerine giriş yaptık ama zor geldi, çok tekrar gerekiyor, bunu ogretirken nasil bir yontem uyguluyorsun, bir oyunun varsa paylaşırsan sevinirim. Bu arada notları birleştirip Yeni Zelanda – Avusturalya ortak yapımı Türkçe kitabı basalım mı, ne dersin?
Sevgiler:)

Ders Programı

İlgilenen arkadaşlarım için Türkçe dersinin ikinci ders planını yukluyorum. Açıklamalar gittikçe azalıyor, boslukları siz doldurursunuz artık, sevgiler:)
Ses uyumu ders planı

Çöpler

Yarın emlakçı gelip teftiş yapacak. Ev kiralandıktan sonra 6 ayda bir emlakçı gelip evin durumunu kontrol ediyor, rapor tutuyor. Duvarlara çivi çakılmış mı, bir şeyler kırılmış mı veya bahçe ne durumda diye kontrol ediyor. Bugün kızlarla evdeydik ve temizlik yaptım. Bu arada çöplerle ilgili yeni bilgiler öğrenmeye devam ediyorum, paylaşayım. Her evin tekerlekli bir çöp kutusu var ya, işte o kutu 15 kilodan daha ağırsa kamyondaki robot kol çöpü otomatik olarak boşaltmadan hoop diye geri koyuyor. İnsanlar fazla çöpleri olduğunda geceleyin arbaya binip gizlice başkalarının çöp kutularına atıyorlar. Ayrıca sarı kapaklı geri dönüşüm çöpleri var, o geri dönüşüm çöpünün içine başka bir madde koyduysan, (çöp arabasının içinde kamera var ve sürücü çöpü dçkerken içinde ne var diye izliyor) sana direk bir yazı geliyor. Gözüne sokarcasına çok büyük harflerle ve büyük bir kağıda “Çöpe geridönüştürülen madde dışında bir şey atmayın” diye yazan bir kağıt. Bugün evden çıkan ıvır zıvırlar çöp kutuma sığmadı. Yan komşum geçen hafta taşınmıştı. Taşınmasından geriye kalan üç-beş karton kutuyu ve ıvır zıvırı araba parkının yanındaki çöp kutusunun yanına koymuştu. Kurnazlık yapıp çocukların artık oynamadığı büyükçe bir sünger minderi komşunun çöpleri arasına koydum. Bir haftadır buradan taşınan, buralara hiç uğramayan komşu, benim minderi koymamdan 10 dakika sonra çıkıp gelmez mi? Hem de çöplerini almaya!!! Tabi bakmaya yüzüm tutmadı, evden dışarı başımı uzatmadım, kadın gidince baktım da gördüm: kendi çöplerini almış benim minderi benim çöplerin yanına koymuş. Çok utandım :(( Bir yandan da söylendim. Bu nedir kardeşim ya? Çöp işte atarsın gider! Boşuna çöplük eve dönüşmüyor bu yabancıların evi, atamıyorlar ki korkularından! Neyse ben yine iş başına döneyim, ortalık süpürülecek, paspaslanacak, akşama manti yapılacak, yarın okul var, bu arada calistigim okulda secmeli ebru dersi koydular Salı günleri okul çıkışına (yani yarın) Çarşamba okul artı Türkçe kursu, Cuma okul artı özel Türkçe dersi, Cumartesi günü kitapciltcilerine ebru atölyesinin ikinci ve son oturumu var, bakalım bu haftayı sag salim atlatabilecek miyim?

DENGE

Geçen hafta sonu Cumartesi sabahı Perth’te özel dersim vardı. Kemal’in de yolda bir bilgisayar servisi işi çıkınca hep birlikte Perth’e gitmeye karar verdik. Kemal’in işi Armadale denilen bir yerde idi. Ev dağın yamacında, çok geniş bir arazi üzerine kurulu idi. Oraları çok beğendik ama sonradan öğrendik ki hırlısı hırsızı hep Armadale’den çıkıyormuş ve bu yüzden oralar pek makbul bir semt değilmiş. Neyse Kemal bilgisayar işini halletti sonra ben derse gittim. Harika insanlarla tanıştım. Türk asıllı anne İngiliz asıllı babanın iki çocuğuna Türkçe dersi veriyorum. Anne çok şeker, onunla konuşurken aynı milliyetten olduğumuz için gurur duydum çok kültürlü, eğitimli ve bilgili. Batı Avusturalya’daki imajımız malesef çok iyi değil. Bir, Türk olduğunu pek dillendirmeyen topluma uyum sağlamış, eğitimli, seviyeli, kaliteli insanlar var. Bu insanlar genelde nitelikli göçmen olarak ülkeye gelmiş veya buraya daha önceden gelen ailelerin okumuş çocukları. İki, kendini geliştirmek için en ufak bir çaba sarfetmemiş, nezaket, saygı ve bilinçten yoksun insanlar var. Her iki tür Türk nüfusu ile de yakından tanışma firsatım oldu. Tecrübelerime göre ikinci gruptaki insanlar selam vermekten bile kaçan, görmezden gelen, tepeden tırnağa süzen, anlamsız bir biçimde kibirli, bakışlarıyla eleştiren ve yardımcı olmaktan kaçınan insanlar. Sanırım yardım teklif etmekten çekinmelerinin sebebi suistimal edilme korkuları veya “ben geldim, burnum yere sürtüldü, bunların da sürtülsün” düşüncesi. Onların haline ve Türkler için oluşturdukları imaja üzüldüm. Neyse bunun dışında son derece yardımsever, sıcak ve samimi insanlar da var ama malesef sayıları çok değil. Doğal olarak insan kendini yakın hissettiği grupla görüşür. Biz de bizim gibi olan, konuşacak sözümüzün olduğu, aynı şeylere güldüğümüz, üzüldüğümüz grup ile görüşmeyi tercih ediyoruz. Sağolsunlar dostlarımız Mandurah’ta olmamıza rağmen bizi hiç yalnız bırakmıyor, ya onlar geliyor ya da bizi Perth’e çağırıyorlar. Neyse işte, geçen hafta Cumartesi dersten sonra dünyanın şehir içindeki en büyük parkı olan Kings Park’a gittik. Çocuklar için muhteşem bir yer yapmışar, tırmanma, atlama, koşma ve daha bir çok aktivite içeren Synergy Park’ta bir piknik yaptık. Bir grup insan kiliseden gelmiş , yaratıcılığı kutlama aktivitesi yapıyordu. Herkes resim çiziyor, şarkı söylüyor, yüz boyama, balondan şekiller yapma falan filan türünde öyle etkinlikler vardı. İpek için bir ressam bir resim yaptı, hatıra olarak saklıyoruz. O günümüz çok güzel geçti. Pazar sabahı da yine Perth’ün kuzeyinde Hillarys denilen meshur bir plajda Aylin ile Sinan’ın kızı Selin’in dogumgününe gittik. Korunaklı sığ plajda kızlar yuzdu, oynadılar ve pasta kestik. Arkasından çalıştığımız okulun okul aile birliği günü vardı, oraya gittik. Çocuklar şişme balon havuzuna girip enerjilerinin son zerresini de tüketene kadar oynadılar. Altı aydır burada olmaktan İngilizcem pek gelişmedi lakin Türkçem gerilemeye başladı. Okuldaki Türk temizlikçiye “Ben kapıyı kilitlerim” diyeceğime “Ben kapıyı gıdıklarım” dedim! Pazartesi olduğunda Çarşamba günkü derse hazırlandım. Salı günü okul vardı. Çarşamba günü okul ve çıkışta Turkish Australian Culture House’da Türkçe dersi vardı. İkinci dersimiz daha iyi geçti. Özgür sağolsun büyükçe bir beyaz tahta almıştı bu defa onu sınıfa sokarken Karen, ben ve Özgür biraz zorlansak da sonunda başardık. Notlarımı düzenleyip yakında paylaşacağım bu dersi de. Perşembe günü Defne ile evde zaman geçirdik. Kabak dolması ve sebzeli poğaça yaptım. (Poğaça beslenme çantasına ne koyacağım derdini azaltıyor.) O gün geçmek bilmedi ve kafam çok doluydu, düşüncelerimi kontrol edemiyor, kafamı toparlayamıyordum. Bir işi yaparken bir sonraki işin ne olacağını planlıyor, su içmeden, nefes almadan anlamsız bir koşuşturma içinde yaşıyordum bir kaç gündür. Bir huzursuzluk bir sıkıntı vardı üzerimde. Hani başın ağrıdığında bir planın vardır ya, ilaç almak, karanlıkta uyumak, duş almak vs… Benim de böyle sıkıntılı hissettiğim anlardan kurtulmak için yaptığım şeyler var. Mesela yatak odasına gidip kapıyı kapatıp kitap okumak. İtiraf ediyorum ilk İngilizce romanımı okuyorum. 145. sayfasına geldim “Wife 22” diye güzel bir kitap. Anlaması o kadar da zor değil, akıcı ve basit. Bazen müzik dinliyorum,o da çok iyi geliyor. I-Phone’dan istediğin radyoyu dinleyebiliyorsun. Radyo Akdeniz Hatay genelde sevdiğim parçaları çalıyor. Araya sıkışan “İZ-A-LASYON” reklamları olmasa oldukça eğlenceli. Film izlemek ise başka bir yöntem. Kafamı boşaltıyor. Film izlediğim zamanda “kim bilir ne çok iş hallederdim internette” diye düşünsem de kendimi bunun için zorluyorum çünkü dengemi bulmama yardımcı oluyor. Bir de kendimi dışarı atıyorum. İşte Perşembe günü de böyle oldu. İpek’i okuldan alınca plaja gittik. Su böyle mi güzel olur, sanki pamuklar üzerinde yürüyorsun. Gökyüzü sonsuz, geniş, muhteşem. Kızlarla yüzdük, suda oynadık. Sonra havlumu serdim, uzandım. Kızlar kumla oynamaya daldılar. Gözlerimi kapattım bir süre. Açtığımda etrafımda gördüklerime baktım. Birden aklımda bir şimşek çaktı. “Allah beni seviyor” dedim. Bunu birkaç defa tekrar ettim. Her seferinde daha bir rahatladım, daha bir hafifledim, mutlu oldum. Neden, açıklayayım. Kültürümün bir parçası olarak yetişme şeklim biraz şüpheci ve endişelenen bir insanım. Çevremde hep “Çok gülme deli olursun”, “Çok güldüm , başıma bir şey gelecek”, “Çok iyi, tahtaya vurayım da bir şey olmasın”, “Çok güzel, nazar değmesin” ,” Ne olsun, ölmedik sürünüyoruz”, “Bugün çok iyi davranıyor kesin bunun arkasından bir şey çıkacak”, “Fırtınadan önceki sessizlik!” türünden söylemler duydum, ben de kullandım. Bir süre sonra mutlu olmak sanki suçmuş gibi, mutlu olan insan hep bir bedel ödemek zorunda kalacakmış gibi bir fikir oluştu beynimde ve sanırım bu fikir yaşamıma çok etki etmeye başladı. Plajda gözlerimi açtığım anda jeton düştü. Allah bana istediğimi, hep gönlümde olanı vermişti ve vermeye de devam ediyordu. Ondan korkmaya, çekinmeye gerek yoktu. O beni seviyordu ve sevmeye devam da edecekti. Bu düşünce bana çok büyük güven verdi. Sahip olduğum şeylerin her an elimden yitecek ve sadece bir tesadüf olduğu duygusundan sıyrılıp Allah’ın benim dularımı duyduğunu ve kalbimde olanı bana verdiğini düşünmeye başladım. Her an kötü bir şeyler olacak korkusundan kurtuldum. O an kendimi çok güvende hissettim, mutlu oldum, hakkını vererek! Anlatması zor, çok basit bir düşünce ama bende büyük bir etki yaptı… Bazen sinirlendiğim zamanlar İpek bana “Ben eski güzel annemi geri istiyorum, sen o değilsin!” diye bağırıyor. Aslında kız haklı. Neyse, oluyor işte böyle insanın dengesini yitirdiği zamanlar. Bu güne kadar herhangi bir depresyon ilacı filan kullanmadım. Listemdeki rahatlama yöntemleri etkisini kaybettiğinde belki kullanırım ama şimdilik dengemi bulmanın yollarını biliyorum ve işe de yarıyor. Cuma günü okula gittim, Defne’yi de götürdüm. Dönüşte 1 buçuk saat trafikte kaldım. Roe Highway kapanmıştı, niye bilmiyorum. Tatil olduğu için trafik ceza puanları iki katı. Açık olan yolu bulayım diye otobüslerin gittiği şeritten gitmişim yanlışlıkla. İnşallah ona ceza gelmez. Çünkü zaten okul giriş çıkıs saatlerinde okul cevresinde 40’a inmem gerekirken 48 ve 52 ile yakalandığım için 225 dolar trafik cezası yemişim, arabamın resmini cekip yollamışlar. Bu yeter başka ceza almayayım. Neyse eve geldim, “Look Both Ways” diye kütüphaneden aldığımız güzel bir Avustralya yapımı film izledim. Cumartesi sabahı Perth’e derse gittim. Kemal ise kızları yüzmeye götürdü. İpek bir üst kura atladı, yüzmeye başladı. Defne eski kuru tekrar ediyor biraz daha güven kazanması gerekli. Pazar günü yani bugün ise Perth’ten İbrahim ve Banu kızları Yağmur ile geldi. Nuray’ın oğlu Güneş’in doğum günü idi. Bize 15 dakika uzaklıkta çok güzel bir plaj olan Falcon Beach’e gittik. Gölgeliğimizi kurduk, masalarımızı açtık. Yüzdük, yemek yedik, sohbet ettik. Güneşten fena yanmışız. Biliyorsunuz burada 1 Mart sonbaharın ilk günü. Sonbahar geliyor, denize doya doya girelim derken “Hindistanlı Pıncır” gibi olduk bugün ama değdi, çok güzel bir gün geçirdik. Çocukları banyo yaptırdım, uyudular. Yarın işçi bayramı olduğu için tatil. Geç uyuyabiliriz (sanki geç kalkabiliyomuşuz gibi…) O yüzden oturup yazdım biraz ondan biraz bundan! Annem ile nihayet Facebook üzerinden video görüşmesi yapmayı başardık ve doya doya konuştuk. Dengemi bulmama o da yardımcı oldu sanırım. Kısacası işler yolunda, Allah hepinizin işini rastgetirsin. Baki Allah, eyvallah:) buy kamagra online