Archive for August 25, 2013

Dönümler

Bugün evlilik yıl dönümümüz. Kemal ile evleneli tam 12 yıl olmuş. 14 Ağustos’ta ise Avustralya’ya göç edişimizin birinci yılı doldu. Her yılın bu ayları benim için dönüm noktaları ile doludur. Bu yıl da hareketli bir Ağustos ayı geçirdim. Türkiye’den geldiğimizden beri her hafta sonunda bir aktivite vardı. Bayram kutlamaları, Ebru kursları, arkadaşlarla buluşma, bir hayvanat bahçesi ziyareti derken koşturup durduk ve nihayet 2 gün önce Cuma günü bir sanat galerisinde ilk karma sergimin açılışı oldu. Sergiye çerçeveli Ebrularım ve ipek fularlar ile katıldım. Galeri sahibi Nidia, Kolombiyalı bir ressam. Mail atıp kendimden bahsetmiştim, tanışmak için bana bir gün verdi. Ben de portfoliomu alıp gittim. Yaptıklarımı çok beğendi. Zaten açılışım var, ona da katıl, ürünlerini burada sergileyelim ve satalım dedi. Galeri Como denilen lüks bir semtte olduğu için ve benim de insanlara ulaşmamda iyi bir araç olacağı için hemen kabul ettim. Anlaşma imzaladık. Bana, sen bize lale, çiçek filan değil de sadece (battal) desenli Ebrular yap, öylesi buradaki insanların daha çok ilgisini çeker, dedi. Ben de öyle yaptım. Sergi 15 gün açık olacak, ayrıca orada bazı kurslar da veriliyor ve galeride ürün satışı filan da yapılıyor. Satış konusunda henüz bir beklentim yok, derdim biraz çevre yapmak ve bu işlerin burada nasıl yürüdüğü hakkında bir fikir sahibi olmak. Dayımın ressam oluşundan dolayı böyle sergilere açılışlara ailecek aşinayız ama farklı bir ülkede olunca tabi ki ufak tefek farklılıklar oluyor. Gece güzel geçti. Arkadaşlarım İlkay, Sevinç ve sevgili Begüm’ün gelmesi biraz heyecanımı aldı, güzel sohbet edip, başkalarının eserlerini çekiştirdik. Bu ne biçim bir şey böyle, bir de utanmadan şu kadar para istiyor filan dedik bolca 🙂 Nidia beni ve diğer sanatçıları tanıtan bir konuşma yaptı. Hala kendime sanatçı derken zorlanıyorum. Sanırım bu işi öğretmenlikten artan zamanımda hobi olarak yaptığım için böyle hissediyorum. Aradan zaman geçince bakalım hislerim değişecek mi? Sonuçta bu ilk sergi benim için başka bir dönüm noktası oldu. Dileyelim de öğretmenliğe full-time dönüş noktası olmasın; lakin hayalim, artık öğretmenlik işini askıya alıp boya ve sanat ile iç içe huzurlu, keyifli bir hayat sürmek.

Burada tanıdığım Aksaray’lı bir abla vardı, Ramazan’da bizi iftara filan çağırmıştı. Ebru yaptığımı biliyordu ve buradaki Türklerin gittiği caminin restore edilmesi için düzenlenen bir hayır gecesi için benden 3 tane Ebru rica etti. Ben de verdim. Bu hayır gecesi tam sergimin açılışının olduğu gece ile çakıştığı için ben organizasyona gidemedim ama Ebrularım açık artırma ile 2000 dolara satılmış. Bunu duyan Kemal bugün beni çok güldürdü. Eline hangi Ebru geçse, aşkım sence bu ne kadar eder?, deyip durdu. Melbourne başkonsolosu ve eşinin de bulunduğu o gecede benim yaptığım bir şeyin satılması gururumu okşadı, ayrıca çorbada tuzum bulunduğu için de sevindim. Bu olaydan sonra beraber çalıştığım öğretmen Natasha da benden bir konuda yardım istedi. Aslen Sri-Lanka’lı olan Natasha’nın oradaki bir akrabası çok kötü bir hastalığa yakalanmış ve ameliyat olabilmesi için çok paraya ihtiyacı varmış. O da internette bir bağış toplama kampanyası oluşturmuş. O kampanya dahilinde bağış yapanlar arasından seçilecek birisine hediye olarak bana bir Ebru yapar mısın? dedi. Memnuniyetle kabul ettim. Sonra bugün alakasız bir işle uğraşırken aniden aklıma geldi. Allah’a dua ederken arada sırada “Allah’ım ne olur bize başkalarına yardım etme fırsatı ver, bize o mutluluğu tattır” diye bir dua uydurmuştum kendi kendime:) Sanırım o dualarım kabul oldu. Bakalım diğerleri de kabul olacak mı?

Bu Perşembe ise Fremantle Art Gallery ( http://fac.org.au/visit-found ) ile görüşeceğim ve sergiden çok burası beni heyecanlandırıyor çünkü Found Perth’te çok seçkin bir mağaza ve harika sanatçıların ürünlerinin olduğu bir hediye dükkanı, orada ürünümün bulunması çok önemli bir şey. Bu galeri satıştan yüzde elli komisyon alacak, ama benim için sorun yok, burada “publicity” dedikleri tanınmak benim için daha önemli.

Bu günlerde sanatsal faliyetlerin yanında bir de 4. kez gireceğim direksiyon sınavı var. İnşallah bu sefer geçerim çünkü kalırsam sınav için yeniden bir gün almak çok çok zor. Sınav şehrin belli merkezlerinde yapılıyor ve hangi merkezde boşluk varsa o merkezde sınava giriyorum, dolayısıyla hep yeni, bilmediğim yollarda araba sürmek zorunda kalıyorum, bu da kalma ihtimalimi artırıyor. Çünkü hocalar en ufak bir hatada bırakıyorlar. Geri geri park etme, çizgi arasına park etme, trafiğe uyum sağlama, flow, control, danger awareness filan onlarca kritere bakıp tick veya çarpı atıyorlar. Direksiyonu nasıl tuttuğundan kafanla kör nokta kontrolü yapmaya kadar her şeye çok dikkat ediyorlar. Geçen gün konuştuğum okul servis şöförü abla sınava 10 kez girdim, 10. da geçtim deyince içim biraz rahatladı. Demek ki eninde sonunda geçiliyormuş. Önemli olan bugünlerde tek başıma araba sürerken bir polis kontrolüne yakalanmamak. Yanımda ehliyetli birisi olunca sorun olmuyor çünkü “Learners Permit” im var ama tek sürmem yasak.

Kızlarım hayatlarından memnun. Bu hafta okuma haftasıydı ve okullar değişik aktiviteler düzenlediler. İpek’in okulunda 1.-3. sınıf öğrenci ve öğretmenleri bir kitap karakteri kılığına girdi. Tabi İpek masal prensesi kostümünü seçti. O gün okulda bir yürüyüş oldu ve herkesi izledik. Yürüyüşten aklımda kalan, kırmızı başlıklı kız kılığına giren ninem yaşındaki öğretmen oldu, çok sevimli idi. Defne’nin okulunda ise herkes okula pijamaları ile gitti ve çikolatalı süt ve kurabiye eşliğinde masal kitapları okundu.

Bu arada İpek’in bir dişi çekildi.  Dolgu için dişçiye gittiğimizde doktor bir apse farketti ve röntgen çekti. Ertesi gün de bizi yeniden çağırıp dişi çekti. Allah’tan İpek çok dayanıklı, azı diş olmasına rağmen hiç örselenmedi. Bugünkü yıl dönümü pastasını saymazsak artık evde şeker çikolata daha az yeniyor ve hemen arkasından diş fırçalanıyor. Defne’de de iki çürük var ama o pre-primary’e henüz başlamadığı için devlet onun dişlerine bakmıyor. Özele gitmeniz gerekiyor dediler, evimizin yanındaki dişçiye gittik, ona da iki geçici dolgu yapıldı, 3 ay sonra esas dolgu yaptıracağız.

Böyle işte, dünyevi işlerle uğraşıp duruyoruz. Hayatın bu temposu içinde sahip olduğum güzel şeyleri fark etmeye daha çok zaman ayırarak yaşamaya çalışıyorum. Zira bir ara iyice negatif biri olup çıkmıştım. Çok şükür o psikolojiden çabuk çıktım (Barfi filminin güzel görüntüleri buna katkıda bulundu diyebilirim) ve şimdi gözümü Defne’nin bana hep hatırlattığı küçük mucizelere çevirdim. Kızım 4 yaşın tüm tipik özelliklerini sergileyerek beni her seferinde çocukluğuma götürüyor. Böylece zamanın kıymetli olduğunu ve çok çabuk geçtiğini hatırlıyorum. Mesela su dolu bardakta cızırdayarak eriyen calcium sandoz benzeri yuvarlak tableti kocaman gözlerini kırpmadan yüzünde hayretle izliyor. T-shirtünü soyarken boyun kısmını kafasında tutarak çekik gözlü, uzun saçlı kız rolü yapıyor. Ayak başparmağının üstüne basıp ışık açma kapama düğmesine ulaşmaya çalışırken, anne bak artık ben büyüdüm diye bağırıyor. Acımasına rağmen saçından bir tel koparıyor ve bununla gurur duyuyor. Ben rimel sürerken o da kirpiklerini suluboya fırçası ile kıvırıyor, bak ben de sihir yaptım diyor. Yarası olsun olmasın, yara bandını soyup bir yerlerine yapıştırmak istiyor. Dizlerini ve bacaklarını keçeli kalem ile boyuyor. Çorabın “kulağı” varsa giymiyor. (Ben yoksam) su birikintilerinde zıplamaya bayılıyor. Yağmurlu günlerde çocuk şemsiyesini dünyanın en ilginç aletiymiş gibi heyecan, korku, hayret, merak ve sevinç dolu bir ifade ile iki eliyle sıkı sıkı tutuyor. Banyoda kafasını iyice geriye atıp ıslak saçının ne kadar kadar uzadığını ölçüyor filan. 4 yaş, ah o sevimli 4 yaş, keşke hiç geçmese zaman… Kısacası gelecekte ne olacak diye kaygılanmak yerine 12 yıl önce kurduğumuz ailemizin şu anda bulunduğu duruma bakıyorum; küçük mucizeler, evlatlarımız, sağlığımız ve yaşadığımız her günümüz için minnet duyuyorum.