Archive for September 30, 2013

Faydalı bilgi

Bugün üç parça bilgi :

Batı Avustralya’da ölümlü trafik kazası oranı: Yüzbinde yedi buçuk kişi.
Bugun Queen’s Birthday, resmi tatil ve her eyalette farklı bir günde kutlanıyor.
Resmi tatillerde trafik ceza puanlari 3 kat artırılıyor.

İş bulmak!

Bu güne kadar yazdığım yazılarda çizdiğim pespembe tablo arkadaşlarla konuştuktan sonra biraz suçlu hissetmeme sebep oldu. Geçtiğimiz hafta çok sevdiğimiz dostlarımızla uzun uzun konuşma imkanımız oldu. Bazı gerçekleri her ne kadar görmek istememiş olsam ve siteye yazmamış olsam da kabul etmem gerek. Şahsen bu gerçeklerle benim hiç bir sorunum yok ama tarafsız olmak adına bugün biraz da madalyonun öteki yüzünü anlatacağım.

Geçtiğimiz Perşembe Pakistan’lı bir arkadaşın evine gittik. (Komşum değil bu, başkası) Orada Pakistan’lı başka bayanlarla da tanıştık. Birisinin hikayesi çok ilginçti. Kocası doktor olmasına rağmen 5 yıl boyunca Perth’te taksi şöförlüğü yapmış. Bir diğeri mühendis ve tamamen alakasız bir yerde, kasapta işe başlamış. Nükleer enerji mühendisi Mc Donalds’da müdür olarak çalışıyor. Bu hikayelerin sonu aslında biraz sabır edilirse iyi bitiyor. Doktor mesleğini yapmaya başlamış. Kasapta çalışan şimdi mühendis olarak çalışıyor ve yıllık 50 bin dolar vergi veriyor, ne kadar maaş aldığını gidin siz hesaplayın. McDonalds’daki buraya geleli bir yıl oluyor ve artık mülakatlara çağrılmaya başlamış filan. Burada ilanlarda yüzlerce iş görünse de prosedür aslında çok daha farklı. Birincisi CV şekilleri daha farklı, bazen profesyonel destek almak gerekiyor. Mesela okullar çok da önemli değil, kişilik karakter, güven vermek çok önemli. Her işe yönelik ayrı ayrı CV  hazırlamak lazım. İş tanımındaki kriterleri birer birer gözlerine sokarak yazmanız gerekiyor. Olur da CV’nizi beğenirlerse ve sizi davet ederlerse aksanınız ve ekibe katacağınız değerleri çok inceliyorlar.Türkiye’de uluslararası bir şirkette çalışıyorsanız buradakilerin gözünde şansınız daha yüksek, o şirketin dünya çapında tanınmış olması sizin için bir avantaj. İngilizce konuşmayı gerektirmeyen yani iletişimin çok olmadığı işlerde (program yazmak, marangozluk, boyacılık vs.) sorun yok, iş bulmak daha kolay ama diğer işlerde dile yeterince hakim olamamak ciddi bir bariyer. Bir de işe alan tipler yani recruiter’lar bazen çok ırkçı olabiliyorlar. CV’de Türk ismini görüp de direk reddeden çok oluyor. Bu yüzden preferred isim yerine yabancı bir nickname uydurup yazmanız tavsiye ediliyor. Burada Seek üzerinden başvurup işe giren hiç duymadım. İş hayatında “hidden market” denilen, daha çok insanlarla kurduğunuz ilişki nedeniyle ulaşabileceğiniz pozisyonlar var. Çoğu insan bu şekilde iş buluyor, bunun için de zamana ihtiyacınız var. Avustralya’da kaldıktan 1-2 sene sonra nasıl oluyor bilmiyorum ama fırsatlar daha çok karşınıza çıkıyor, işe alınma ihtimaliniz daha da artıyor sanki. Uzun lafın kısası buraya “Hemen yarın güzel bir iş bulacağım, çok para kazanacağım” umudu ile gelmek size hayal kırıklığı yaşatabilir. Kendinizi en kötüsüne hazırlayın, kendi yaptığınız işi bulursanız ne ala; bulamazsanız iş hayatına bir yerden girip Avustralya tecrübesi kazanmaya bakın. Çoğu yönetici çok daha alt kademelerden başlayıp yavaş yavaş yükseliyor. Sonuçta Avustralya’da yaşamaya başladığınızda yaşam kaliteniz zaten bir anda çok artıyor. Burada bahçivan da, garson da, taksi şoförü de, elektrikçi de kısacası her meslek sahibi, Türkiye’deki ile kıyaslanınca çok iyi sayılabilecek kalitede bir yaşama sahip oluyor. Yani egonuzu bir kenara koyabilir, yapabildiğiniz işleri yaparak hayata başlarsanız eninde sonunda hak ettiğiniz yere geliyorsunuz. İhtiyacınız olan tek şey zor zamanlarda sabırlı olmak, esnek olmak ve uzun vadeli düşünebilmek.

İlkay’dan

Fırtınaya rağmen canım arkadasım bu sabah gönderdiği mail ile günümü aydinlatti.
Teşekkürler İlkay

Guzel haftalar arkadasim 🙂

son soz

bogazindan likir likir gecen
su suyun kiymetini bil
nedir ki bu mavilik deme
pencereden gorebildigin kadar
gogun kiymetini bil
kiymetini bil cicek acmis bademin
gunesli odanin camurlu sokagin
beyazin siyahin yesilin
pembenin kiymetini bil
dirilik oyle bir sey yurekte
sevincle cirpinir
kavak yelleri eser insanin basinda
insanoglu kizar ofkelenir savasir
halk icin girisilen savasta
o korkulu sevincin
ofkenin kiymetini bil
bil ki bu
budur iste
gunes yalniz dirileri isitir
gunesin kiymetini bil.

oktay rifat

Ne nedir?

Bazı arkadaslar Perth’te önemli yerlerin ismini vermemi istedi. Yeni gelenlere yardımcı olması dileklerimle…
Super marketler
Woolworths
Coles
IGA
Spudshed ⭐
Mobilya
Furniture Bazaar
Furniture Spot
Pine Discount
Ikea
Ev esyalari
Kmart
Big W
Arabanız icin yol yardımı (üye olmanız lazım)
RAC
Özel saglık sigortası
Bupa
Medibank
Etrafta bol bol gördüğünüz
Salvos
Good Sammy
Vinnies de aslında birer op shop.
Yellow Cat, Red Cat dedikleri sehir merkezinde ring yapan otobüsler.
Community Centre semtinizle ilgili bir sürü ilan bulabileceğiniz, mahallede neler olup bittigini ogrenebileceginiz ilk ziyaret etmeniz gereken yerlerden biri.
Thingz ve Freedom kadınların sevdiği zuccaciye. Spotlight, Turkiye’deki Koçtaş’in Bauhouse’in kadınlar için olanı, manyak bir yer!!!
Beyaz eşya icin:
Harvey Norman ve Good Guys ayrıca internetten sipariş vermeyi de düşünebilirsiniz.
Hirdavat cenneti:Bunnings, Masters.
Elektronik ve bilgisayar: JB hi-fi, Dick Smith.
Daha bir dolu yer var tabi ki ama bunlar ilk aklıma gelenler. Yeni gelenlere kolay gelsin. Sevgiler…

Yeni Ufuklar

Yeni bir aile ile tanıştım. Filistin’den Suriye’ye oradan Türkiye’ye oradan Kıbrıs’a oradan Hindistan’a oradan Malezya’ya ve son olarak Endonezya’dan Avustralya’ya ulaşmış bu mülteci aile bana çok iyi bir ders verdi. Okulumuzda yardımcı olarak işe alınan M.’nin 4 çocuğu, eşi ve bir de kendileri ile seyahat eden yaşlı bir annesi var. 5 yıl önce ülkelerini terk etmişler, çoluk çocuk oradan oraya hayata tutunma umuduyla sürüklenmişler. Anlattıklarına göre Endonezya’da ellerinde kalan son parayı da umut tüccarlarına verip karpuz gibi dizilmişler eski harap bir bota. Her yıl yüzlerce mülteci Endonezya’dan Avustralya’ya gelmek için bindirildikleri bu botların batmasıya okyanusta hayatlarını kaybediyor. Kamuoyunun “boat people” lara bakışı iki türlü. Kimisi, hayatlarını riske atıp bu yolculuğa çıkmayı göze almışlarsa eğer Avustralya onları kabul etmelidir, diyor. Kimisi de, yasal yollarla başvurup sığınma hakkı isteyenlere haksızlık oluyor, bota binip gelenler geri gönderilmeli; hem de onlara bizim vergilerimizle bakılıyor filan diye söylenip onların ülkeye alınmasını kabul etmiyor. Derken iki ay önce başbakan bir duyuru yaptı. Duyuru yapıldığı andan itibaren geçerli olan yasaya göre botla gelen mülteciler Papua Yeni Gine’deki sığınma kamplarına gönderilecek ve Avustralya’nın parası ile orada sağlık, eğitim, barınma vs. ihtiyaçları karşılanacak. Bu kamplarda oldukça uzun süre kalacaklar. Hatta geçenlerde birisi bot ile Christmas Adasına gelebilmiş ama Avustralya hükümeti o adamın gerisin geri Papua Yeni Gine’ye gönderilişinin videosunu çekip “Eğer geçerli bir vizeniz yoksa Avustralya’ya alınmayacaksınız” diye defalarca belirterek propaganda niyetine kullanmış. Bu işten en zararlı çıkanlar insan kaçakçıları. Şimdi herkes son durağın Avustralya değil, Papua Yeni Gine olduğunu bildiği için boş umutlara bel bağlayıp, canını tehlikeye atıp, son kuşunu da insan kaçakçılarına vermiyor. Neyse, bu aile tam bu yasa yürürlüğe girmeden bir kaç hafta önce ülkeye giriş yapmış. Anlattıklarına göre ellerinde artık bavulları bile yokmuş. Sadece birkaç poşet eşya ile karpuz gibi tıkıştırılmışlar botlara, günlerce aç susuz okyanusta kelle koltukta yolculuk etmişler ve sonunda Avustralya’ya ulaşmışlar.  Hikayelerini dinleyince insanın yüreği acıyor. Şimdi sıfırdan bir hayat kurmanın peşindeler. Adamcağız okulda her işe koşturuyor, öğretmenler de ihtiyaçları olan şeyleri el birliği ile temin etmeye çalışıyor. Dünyada bazen böyle acımasız gerçekler tokat gibi insanın yüzüne çarpıyor. Şımarıklığımızı, tatminsizliğimizi veya açgözlülüğümüzü en net görüp anlayabildiğimiz anlar bu anlar. Çok acı ama insanın pusulasını doğrultuyor. Bir yakınımızı kaybetmemiz veya benzer başka bir travma da aynı şekilde hayatın aslında ne kadar kırılgan, kısa ve boş olduğunu bize hatırlatıyor. Şimdi kim bilir nasıl meseleler ile uğraşıyorsunuzdur, kimlere kızıyor, neyi delice istiyorsunuzdur? Kendimize bazı hedefler belirlemiş, hayatımızın ondan sonra daha anlamlı olacağını düşünüp, didinip duruyoruz. Dua edin de M. gibi birisi köşe başında karşınıza çıksın. Barış Manço’nun şarkısındaki gibi: Kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok! Yok, bıraktım arkadaş! Tafe’e gideyim, Visual Arts diploması alayım. Bir yıl daha okuyup burda sınıf öğretmeni olayım. Master’a başvurayım. Ebru ile sanatsal projeler yaratıp teşviklere baş vurayım, işi büyüteyim. Ev alayım, arabayı değiştireyim. Belki o zaman daha mutlu olurum. Yok yok, onlar benim başıma ekstra iş açmaktan başka bir işe yaramaz. Mutlu olayım diye kalktım Avustralya’ya geldim. PR’ı olanlara ne kadar özenirdim, PR aldık. Hala kendime yalandan oyuncak hedefler koyuyorum. Birinin bana şöyle sağlam bir tokat atması gerekiyor. Başımı masmavi gökyüzüne çevirecek, kulaklarıma kuş seslerini getirecek ve ciğerime sonuna kadar taptaze bahar havasını çektirecek bir tokat. Al kızlarını, öp onları, kokularını içine çek. Ellerinden tutup yürü cennet gibi sokaklarda. Beraber gül ve gözlerinin içine bak. Ellerini al öp, ayaklarına dokun yeniden, bebekliklerinden beri ne kadar büyüdüklerini fark et. Kaygılanmayı bırak, yaşamaya bak. Geçen zaman değil, ömründen eksilen, uçup giden, harcadığın bir gün. Kıymetini bil. Anın tadını çıkar. Hep aynı şeyleri yazıyorum değil mi? Olabilir! Akşam yemeğini yapacaktım gene yazmaya daldım! Endişelenme, dondurucuda mantı var! Hadi Bye!

Düşündüm de, bence ben çok düşünüyorum!

Grev

Yarin ogretmenler yarim gunluk is birakma eylemi yapıyorlar. Gerekçe eğitim bütçesinde kesintiye gidilmesi ve diğer bir kac mesele: çevirmeye üsendim şimdi.

It will be the first time teachers have gone on strike since 2008, when they walked out to demand higher pay.

Education assistants, office staff, gardeners, cleaners and lab technicians will join them to protest about the axing of 500 education jobs, a freeze on teacher numbers and less funding for special programs to improve literacy, numeracy, attendance and behaviour.

SSTU president Anne Gisborne expects about 10,000 people at the two-hour city rally from 9.30am and up to 5000 to attend in regional areas. She said the strike was likely to disrupt schools but she did not expect a backlash from parents because the action was for the benefit of their children.

Okul mektup gönderdi yarın cocukları 12 de okula getirin diye. Anlaşılan yarın hepimiz birlikte protestoya katılacağız:) gezi ile karşılaştırmak icin orada olacağım:)

Doğum Günü

Perth’teki annler kulubü ile buluşmamız harikaydı. Bir arkadaşın doğum günü için Chocoleria San Churro diye buraların meşhur İspanyol kafe zincirinin Subiaco şubesinde buluştuk. Subiaco, kısaca Subi, Perth’in en sosyetik mahallesi. Haliyle gece bütün şehir uyurken orası cıvıl cıvıl, kalablık ve hareketli. Bu arada Perth’te gözüme çarpan başka bir nokta da özel cafe veya restoranların çok olmaması. Yani franchising sistemi ile işletilen cafeler var. Mesela Dome ve Sizzlers yemek yemek için güzel yerler ve şubeleri her yerde var.  Bence sadece etnik mutfaklar öyle birer restoran açıyorlar onun dışında çoğu restoran veya cafe zincirin şubeleri. Bu çikolatacı da öyle. San Churro’nun en meşhur yiyeceği bizim şu tulumba tatlısı gibi tırtıklı uzun halka tatlımız var ya, onun gibi uzun çubuklar ve bir kase erimiş çikolata. Çubuklar şekersiz geliyor yani bizim gibi şerbete yatırmıyorlar, yanında servis edilen çikolataya batırıp batırıp yiyorsun. Burada yaklaşık 20 kişi toplandık. Yaş ortalamamız 35 ve neredeyse herkesin bir-iki çocuğu var. Tabi o gece çocuklar evde eşlere bırakılmıştı. Kahvelerimizi içip bir güzel sohbet ettik. Herkes gelince de az ilerideki bir mekana gittik. Biz boğazlı kazaklarımız, düz ayakkabılarımız ile ortama pek yakışmadık ama hemen kendimize bir köşe bulup yine sphbete başladık. Saat daha 8 olduğu için ortam kalabalık değildi bu yüzden bol bol gözlem yapabildim. Burası da her bar gibi yüksek tavanlı ve karanlıktı. Kokteyl masaları gibi masalar var ve insanlar ayakta ve masanın etrafında içkilerini içiyorlar. Perth’te her yerde olduğu gibi kimse kimseye pek bakmıyordu. Herkes kendi grubu ile sohbet ediyordu. Çok yüksek sesle müzik çalınıyordu, kimse dans etmiyordu ama. Etrafta dolaşan garson filan pek görmedim. Profil genelde işinden çıkmış, bu hafta sonu da biraz bir şeyler içeyim kafam iyi olsun, diyen sıradan tipler. Öyle saçı garip, giysisi, makyajı garip insanlar pek yoktu. İçkiyle pek aram yoktur, bir de araba ile gelmiştim ve ceza puanlarıma bir yenisini eklemek istemediğim için öylesine takılıp bakındık, arkadaşlarla konuşup her şeye güldük. Herkes buraların geç saatlerde canlandığını o zaman tam seyirlik olduğunu söylüyordu ama hepimize yıllar sonra yeniden yaşadığımız bir iki saatlik bar ortamı yetmişti ve evde yavrularımız bizi bekliyordu:)  Biz kapıya doğru yönelirken ne demek istediklerini daha iyi anladık. Kapının önünde içeri girmek isteyenleri upuzun bir sıra bekliyordu ve sıradaki mini elbiseli kızlar en güzel mankenlere taş çıkartacak gibiydiler. Her zamanki Türk merakı ile tepeden tırnağa inceledim kızları, hakikaten bayağı güzeldiler:) Neyse sıcacık evime doğru huzurla araba sürerken aklımda arkadaşlarla daldığımız tatlı sohbetimiz, her şeyden bir espri üretip güldüğümüz çocukça hallerimiz ve sadece dostlarla olmanın verdiği hafiflik vardı.  Bir de ders çıkarmadım değil, sıradaki hemcinslerimizden dolayı akşam 10-11’den sonra kocaların bara gitmesi tehlikeli ve yasaktır!!!

 

Perth Havası

Bu haftaya kadar gayet ılık, güneşli geçen günlerimiz koyu bulutların toplanması ile kesintiye uğradı. İki gündür ise öylesine bir yağmur ve rüzgar var ki, ağaçların bile boyunları büküldü, dalları yere değiyor. Arada birkaç dakikalığına güneş açsa da mantosuz çıkılmıyor.  Bir gün içinde üç defa filan gök kuşağı görür olduk. Allah’tan geçen hafta bahçe işlerini halledip otları filan yolmuştuk. Yolup attığımız otların yanında bir de sarmaşık gibi kalın köklü bir bitki vardı. Bu bitki bizim çamaşır ipine atlamış, keyifle büyüyordu. Cevizden daha büyük, koyu yeşil meyveleri vardı. Bahçe işleri yapmak için gerekli tüm alet edevatı Bunnings’ten almıştık ve onların gazına gelip bizim bu bitkiyi de bir güzel budadık, aslını söylemek gerekirse, bizim oraların deyimi ile “kelle” ettik. Kopan dallardan bir meyve alıp bağ makası ile kestik. Manzara tanıdık geldi. Meğer bu facebookta mucizevi meyve filan diye gördüğüm passion fruit muş. Yani pasiflora bitkisi ve onun meyvesi. Neyse geçmiş olsun deyip “aşk merdiveni” bitkisine yöneldik. Bu da nasıl bir bitkiyse balta girmemiş orman gibi bahçenin bir yanını olduğu gibi kaplamış, toprak görünmüyor. Zaten emlakçıya sormuştuk. Bahçeyi istediğiniz gibi düzenleyebilirler, demiş ev sahibi. O yüzden aşkı da budadık, seviyeli bir ilişki haline getirdik. Böylece arka bahçede veggie garden’de bir tek maydanoz, nane ve bizden habersiz çıkmış 3 kök domates fidesi kaldı. Bir de dut ağacımız var. Kışın bitmesi ile bahçe sulama yasağı kalktı. Normalde kışın bahçe sularsan 100 dolar cezası var (belediye görevlilerine yakalanırsan tabi) ama Eylül ayı ile bu yasak kalkıyor ve neredeyse her bahçede hazır olan damlama sulama veya fıskiye sistemini çalıştırabiliyorsun. Efendim bahçe işlerine böyle el attık, bahar temizliğinin bir kısmını hallettik. Onun dışında baharın gelmesi ile sosyal aktivitelerimizde de bir artış oldu. Mesela Turkish Australian Culture House’ın Cumhuriyet Balosu için para biriktirmek amacı ile duzenlediği Türk Filmleri Festivali’nin ilk filmi ,Deli Deli Olma’ya gittik. Hafta sonu Matilda Bay denen, Fenerbahçe Sahili’nin büyük ağaçlar eklenmiş haline benzeyen bir yerde bir doğum günü partisinde arkadaşlarla buluştuk. Sonra Bad Women grubu ile birlikte golf oynamaya gittim. Çoğunluğunu ninem yaşında kadınların oluşturduğu bu grup beni pek açmamaya başladı. Neden acaba? Belki bu aramızdaki 50 yaş farktan veya hepsinin Ozi olmasından ve muhabbetlerine pek katılamamamdan kaynaklanıyordur, bilemiyorum. Sadece son toplantılarına, botanik parkında yürüyüş aktivitesine katılmayı düşünüyorum. Ben de komşum ile daha çok zaman harcamaya başladım. Pakistanlı bir doktor olan komşumdan daha önce bahsetmiştim. İkindi vakitleri onunla parka gidiyoruz veya bir cafede biraz sohbet ediyoruz. Saatlerce konuştuk, anladım ki bütün evli kadınlar dünyanın her yerinde aynı sorunları yaşıyor. Bu konuya daha sonra değinirim, eğer unutmazsam. Dün Kemal arkadaşları ile Men’s Night Out yaptı. Bugün de biz kadınlar, bir arkadaşımızın doğum gününde bir araya geliyoruz. Tüm yağmura ve soğuğa rağmen bu Perth’teki Türk Anneler Grubu ile buluşmayı iple çekiyorum, şimdi gidip hazırlanmam gerek:) Herkese sevgiler…

Whatever!

ufak

Burada ABC for kids kanalında Bookaboo diye harika bir program var. Her bolümde bir ünlü gelip bir çocuk kitabı okuyor. Kızlar ne zaman bu program çıksa beni çağırıyorlar ve birlikte izliyoruz. En son okunan kitap William Bee’nin “Whatever” isimli kitabıydı.  Dünyadaki en ilginç ve güzel şeylere burun kıvıran ve her şeye “whatever” (Eee, n`olmuş yani?) diyen bir çocuğun hikayesi. Kitaptaki çocuk bana bazı şeyler hatırlattı. Buraya taşınmadan önce internette saatlerce aramalar yapar, Avustralya’da yaşayan , oraya göçmüş kişilerin bloglarını bulmaya çalışırdım. ABD’den Melbourne’e taşınan bir kadının blogunu çok beğenmiştim. http://melbournebound.wordpress.com/ Bu blogda eşi çalışan, kendisi de evde iki küçük erkek çocuğuyla ilgilenen bir annenin çektiği güzel resimler, günlük yaşamından kesitler filan bulunurdu. Anne çoğu zaman hissettiklerini yazar, çocuklarının doğada, plajda çektiği resimlerini paylaşırdı. Her gün siteyi kontrol eder, bu kadını çok şanslı bulurdum. Vay be yaşadığı hayata bak, doğa ne kadar güzel, çocuk yetiştirmek için harika bir ortam filan diye düşünür ona çok özenirdim. Bazense kadın duygusal takılır, yazdıkları çok karamsar gelir, bu kadın daha Allah’tan ne istiyor diye kızardım. Aradan bir-iki yıl geçti, geçtiğimiz günlerde çektiğim resimlere baktım, (önceki) düşüncelerimdeki karamsarlığa baktım, ben akıllanmaz bir manyağım dedim kendi kendime. Bazen çok karamsar, negatif ve can sıkıcı olabiliyorum. Kimsenin değil de en çok kendimin canını sıkıyorum. Ne istediğini bilmez, dünyayı verseler mutlu olmayacak bir tip gibi hissediyorum kendimi. Ya da geçtiğimiz hafta böyle bir modda idim diyebilirim. Sonra hayatın karşıma çıkardığı şeyler yavaş yavaş bir mesajı gözüme gözüme sokmaya çalıştı. Eşek değilim ya ben de biraz ders çıkarttım kendime. Öncelikle mesele şu idi: Ailemi özlüyorum, şimdi onlar burada olsalar hep birlikte zaman geçirirdik, ne güzel eğlenirdik. Ev işlerine yardımcı kimse yok, her şeyi kendim yapmak zorundayım, iş hiç bitmiyor. Acıkınca çok sinirlenip titremeye başlıyorum, acaba bende gizli şeker mi var? Ebru işi mi yapsam öğretmenlik mi yapsam? Haydi artık Kemal full-time bir işe girsin! Bahar geldi, bahçedeki otları ne ara temizleyeceğim? Kilo aldım! Ehliyet sınavından ya bir daha kalırsam? falan filan. Gördüğünüz gibi hiç biri incir çekirdeğini doldurmayacak boş boş meseleler. Ama herkes de bilir ki insan psikolojisi inişli çıkışlıdır; inme zamanı geldi mi her şey bahane olabilir. Öyle işte ben mal mal günlerimi üzülmekle geçirirken Sydney’den şahsen hiç tanışmadığımız ama mailleştiğimiz Bizans Sanatı ile ilgilenen yaşlı bir kadın ressam arkadaşımdan uzun bir mail aldım. O da Orta Doğu’dan. Yazısının bir yerinde bana şöyle diyordu :”Do you know that the air we breathe when we are born in a certain location gets imprinted on our brain and is such a big welness for our body.  It is believed that that air is like medicine and another reason that you also feel homesick upon leaving it behind.” Aline’in söylediğine göre doğduğumuz zaman bulunduğumuz yerin havası beynimize kazınıyormuş, vücudumuza adeta bir şifa kaynağı oluyor ve havanın ilaç olduğuna inanılıyormuş. Bu yüzden memleketinden ayrılan insanlara “homesick” deniliyormuş.  Evi özlüyordum ve bu normal bir şeydi. Bu birinci mesajdı. İkinci mesajı pazartesi sabahı geldi. Ehliyet sınavına 4. girişimdi ve biraz gergindim. Bir hafta öncesinde aynı mekana gidip iki saatlik sürüş dersi almıştım. Sürüş hocası her seferinde, normal sürüş ve sınavdaki sürüş farklıdır, burada ben sana sürmeyi değil, hocaların nelere dikkat ettiğini anlatıyorum, filan demişti. Sabah 8:45’te girdiğim direksiyon sınavının ak saçlı gözetmeni Orlando’dan 23 yıl önce gelmiş Perth’e. Tesadüf tam da hocanın beni çalıştırdığı parkurda beni test etti. Araba sürmeye başladıktan 5-10 dakika sonra biz bu adamla lafa daldık. Çünkü konuşarak araba sürersen sürüş tecrüben olduğunu, rahat ve dikkatli olduğunu filan düşünüyorlar. Panik içinde veya gergin sürersen, her vites değiştirdiğinde vitese bakarsan senin daha çok pratik yapman gerektiğini düşünüp seni sınavdan bırakıyorlar. Bu yüzden biraz gevezelik edip laf açmaya çalıştım, adam pek bana uymadı. Ne zaman ki buraya göç ettiğimizi filan söyleyince adam açıldı. 23 yıl önce geldim, ilk 6 yıl otobüs söförlüğü yaptım, karımla ben ilk 2 yıl hep gitmeyi düşündük, evi çok özledik ama sonradan çocuklarımızın geleceği için burada kalmaya karar verdik. Şimdi sen gidersen herkes bir araya gelir, toplanır sana bir parti verirler, eğlenirsiniz, yer içersiniz ama arkasından ertesi gün herkes kendi yaşamına döner, buraya gelme sebebin her ne idiyse yine aynı o sıkıntıları yaşarsın, sakın duygusal davranıp gitme, çocukların için yapacağın en iyi şeyi yapmışsın, anne-babalık zaten fedakarlıktır, vs vs. diye anlatırken amcam, bir de baktık sınav merkezine geri gelmişim. Çok iyi sürüyorsun, hiç bir sıkıntı yok, geçtin,  dedi. Ben de siz çok iyi bir gözetmensiniz, konuşunca sayenizde sınavda olduğumuz hissetmedim, panik olmadan rahat rahat sürdüm filan dedim. Adam da ben 5 ay önce bu merkezde çalışmaya başladım ,geri dönüt verdiğin için teşekkürler, bu fikirlerini bizim patrona da söyler misin dedi? Memnuniyetle, deyip ehliyetimi almak için içeri girdim. Gözetmen hakkında geri dönüt vermek istiyorum, dedim. Hemen bana formlar getirdiler, teşekkürler ettiler, ilgili bir birey olduğum için beni takdir ettiler. Ben de zaten sınavdan geçmişim, heyoo mutluluk içinde gözetmen hakkında güzel şeyler yazdım. Dün vehicle and transportation services den mail geldi, o kişinin patronuna filan bilgi iletilmiş, tekrar teşekkür ediyorlarmış. Uzun lafın kısası, direksiyon sınavı için karşıma çıkan gözetmen sınav boyunca yaptığı konuşmalarla bana ikinci mesajı verdi. Üçüncü mesajı ise gittiğim doktordan aldım. Geldiğimden beri doktora gitmemiştim ve genel bir kan tahlili filan yapsın diye gittim. Doktorumuzun adı Majid, Hintli ve Sikhism mezhebi üyesi, hani şu türban takan ve uzun sakal bırakan Hintliler var ya, onlardan. Zaten aksanımızdan ve ismimizden yabancı olduğumuzu anlıyorlar ve daha biz söylemeden lafa başlıyorlar. O da tahlilleri istedikten sonra başladı konuşmaya. Avustralya’da yaşayan herkes kıtanın sunduğu kaliteli yaşam standardı ve memleket özlemi arasında zaman zaman gidip geliyor. Ülkelerimizi biliyorsun, buraya gelmek ilk başlarda zor ama uzun vadede her şey çok iyi olacak, merak etme, hepimiz aynı yollardan geçtik, benim de doktorluğumu saymadılar ve uğraştim sonunda işler rayına giriyor, burada ihtiyacın olan tek şey zaman, diye anlattı bana uzun uzun. Bu arada tahlillerin hepsi temiz çıktı, turp gibiymişim:) Like a Turnip!!!  Son bir haftadır şöyle bir gözümü açıp da etrafıma bakınca görüyorum ki buradaki tek yabancı ben değilim. Saçımı kestirmeye gittiğim kuaför Vietnamlı; çocuklarımızın oynadığı yan komşum Singapurlu, kahve içmeye gittiğimiz diğer komşum Pakistan’lı müslüman; kebapçılar Irak Türkmeni; öğretmenler Yeni Zelanda göçmeni; okulda Afgan mülteciler var; birlikte çalıştığım öğretmen Sri Lanka’lı, Sanat galerisi sahibi arkadaş Kolombiya’lı, daha saymadığım 72 milletten insan var burada. Kafamı kaldırıp onlara bakınca anladım yalnız olmadığımı. Mesajlar böyle ufak ufak geliyordu evrenden bana en son da bu “Whatever” kitabı son noktayı koydu. Buraya gelmeden önce melbournebound blogundan ağzımın suyu akarak izlediğim güzel manzaraların ve hayatın içindeyim ama bir kere elimize geçince bir şey, nasıl olsa çantada keklik bu, deyip gözümüzü daha yükseklere dikiyoruz. Oysa şimdi burun kıvırdığım şeyleri bir zamanlar ne kadar istemiştim. Kitaptaki çocuk gibi “Whatever” diyoruz, “E yani n’olmuş??” Çok salak ve nankörce ama insan olmanın doğası böyle. Gelişme, ilerleme böyle böyle oluyor. Bu duygu olmasaydı insan hep aynı yerde sayıp dururdu. Bir de sarı kantaron, St John’s Worth tableti almaya başladım. Anti depresan filan değil, tamamen doğal, ne bağımlılık yapıyor ne bir şey, sadece aklı meşgul eden düşünceleri biraz rahatlatıyor. İnşallah meditasyon yoga vs başlayıp ruhsal açıdan dengeli olmayı başarabilirim. Yazı çok uzadı, bir yere bağlayacaktım ama unuttum ben de nereye bağlayacaktım çünkü dün gece yazıyı yazmaya başlayınca uykum gelmişti ara vermiştim aradan 18 saat geçti, hatırlamıyorum aklımda ne ile başladım. Sarı kantarondan olmalı, hehe:) Kısacası, mutlu olun, bugünün kıymetini bilin, kadere inanın, kadere inanan keder görmez, akıllı olun! Saçmaladım! Haydi ben gidiyom…