Archive for October 26, 2013

Yaz gelirken:)

Cumartesi sabahı uzun uyumanın sırrı kızlara, kendilerine bir kase cornflakes koymayı öğretmekte gizli. İpek sabahları kalkış saatini 5:45’e çektiğinden beri hepimizin uyku düzeni bozulmuştu. Neyse ki artık uyanıp kendi başına readingeggs oynuyor, kitabını okuyor, Defne’yi uyandırıyor, beraber kahvaltı yapıyorlar filan. Bu da bize biraz daha hafta sonunun keyfini çıkarma fırsatı veriyor. Mutfak duvarımdaki takvim arap saçına dönmüş durumda; üzerinde notlar, yapılacak işler… Arada bir böylesi tembel hafta sonları insana nefes aldırıyor. Buraya yaz geliyor. Havalar iyice ısındı. Gündemimizde değişik işler sıralanmış. Kemal 5 gün için gittiği Endonezya’da 16 gün kalınca koşturma biraz daha arttı ama çok şükür şimdi ailemiz tam ve işler yoluna giriyor. Kemal yokken, birlikte Endonezya’ya gittiği arkadaşıgile gittik, onlarda yattık, sonra onlar bize geldi, onlar bizde yattılar. Arkadaşına sleepover’a giden kızlar mutluluktan uçtular. Banu ile ben de kadın kadına Türk kahvesi, kısır, bol muhabbet ile kocalarımız yokken bolca onları çekiştirdik:) Şaka şaka Allah kimseyi eşinden ayırmasın. Kemal’in yokluğunda hepimiz koca bir boşluğa düştük. Çocuklar üzülmesin diye gitmediğim yer, yapmadığım atraksiyon kalmadı. Neyse ki şimdi her şey eski haline döndü:) Geçtiğimiz haftalarda bir resmimin bulunduğu serginin açılışı vardı. Victoria Park Art Awards ödülünü ben alamasam da:)) açılışa gittim ve öyle seçkin davetliler filan arasında entel dantel bir gün geçirdim. Ayrıca Perth’lü olma kriterlerinden saydığım bir olay başıma geldi. Bana göre yeni taşındığın bir şehirde ne zaman olur da yolda veya bir yerde tanıdıklarına rastlarsan işte o zaman yavaş yavaş oralı olmuşsundur. Sergide Alison ile tanıştım, hani Türkiye’de belgesel yapacaklardı ben de çevirilerde onlara yardım ediyordum ya, işte resmimin başında dikilirken baktim gelmiş, benim resmim hakkında arkadaşına bir şeyler anlatıyor. Sonra ben de konuştum, bunu siz mi yaptınız dedi. Evet dedim. Ben Alison, Electric Pictures’tan dedi. Meğer kendisi de görsel sanatlar mezunuymuş ve açılışa davet edilmiş. Sürekli mailleştiğimiz için birbirimizin isimlerini biliyoruz ama sima-en tanımıyoruz. Güzel bir tesadüf oldu. İşte o zaman, Vesile, yavaş yavaş buralı oluyorsun, dedim:) Serginin açık olduğu zamanlarda her sanatçı (zorunlu) gönüllü olarak gidip yarım gün sergi salonunda gözetmenlik yapıyor. Benim sıram da Perşembe günü. Perşembe sabahı doktor randevusu, öğlenden sonra sergi görevi. Bu arada Turkish Australian Culture House’ın düzenlediği Cumhuriyet Balosu 2 Kasım’da ve orada Türk eserleri ile ilgili bir köşe hazırlıyoruz. Çini, bakır işçiliği, nazar boncuğu, yerel kıyafetler, Ebrular, peştemaller filan bulabildiğimiz bütün Türk işi şeyleri bir araya getirip sergilemeye çalışıyoruz. Baloya millet vekilleri filan da gelecek ve her türlü atraksiyonun yanında bir de halk oyunları ekibimiz var VE ben de bu ekipteyimmm:(  işin kötüsü Artvin oynuyoruz. Gerçi onlar oynuyor ben sürünüyorum. Yarın dördüncü provamız var, kondisyon sorunu yaşıyorum. En son üniversitede halk oyunları ekibine girmiştim, Kemal ile tanışınca her türlü sosyal aktiviteden vaz geçip kendimi mutlu yuvamızın temellerini atmaya vermiştim:) Şimdi acısı çıkıyor, kendimi rezil etmeye az kaldı, 25 dakikalık halk oyununda son oyunu çıkaramayacağım diye korkuyorum ama beni ekibe alan Fahri Konsolos Cahit Abi düşünsün, ne diyeyim:) Ben Avustralya’daki işlerle uğraşırken Romanya’daki arkadaştan haber geldi. ” Vesilecim, tebriklerim, kitabımız çıktı”, dedi. Sonradan hatırladım, Türkiye’de iken beraber yazdığımız Türk Uygarlığı-2 ders kitabı sonunda Bükreş Ticaret Üniversitesi yayınevi tarafından renkli olarak basılmış ve arkadaş Ankara’daki bir konferansa gelirken benim için de 5 kopya getirecekmiş. Türkiye temsilcim, her işime koşan, hep dua ettiğim kuzenim Hasan’ım gidip kitaplarımı alacak sağolsun. O ayarlamaları da yapmak biraz zaman aldı. Derken sergiden mi neden bilmiyorum ama Ebru sitemin trafiği biraz arttı. Gelen giden “kurs vermiyor musun?” diye soruyor. Oldu olacak, bir de Ebru kursu açtım. 16-17 Kasım hem kağıt hem ipek Ebrulama kursu yapacağım inşallah. Sonra Fremantle Arts Centre’de Ebru eşarplarım satışa çıkmıştı ya, oranın müdürü beni aradı eğitim programımıza Ebruyu dahil etmek istiyorum, dedi. 15 Mart’a bütün gün sürecek Ebru kursu koyduk. Bu çok önemli çünkü bu sanat merkezi her dönem kitapçık bastırıyor ve şehrin neredeyse her yerine dağıtıyor. Dolayısıyla büyük reklam olacak diye umuyorum. Bu arada Perth’e yeni gelen ve gelecek olan arkadaşlarla temastayız, onlara elimizden geldiği kadar, çenemizle destek olmaya, yaşadıklarımızı, tecrübelerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Sonra dün dünya öğretmenler günü idi, Avustralya’da ilk öğretmenler günümde nefis bir açık büfe, bir buket çiçek, çikolata ve bir plaket aldım:) Yılda bir de olsa iyi ki bu işi yapıyorum demek güzel, haha:)Birinci teftişten itibaren 6 ay geçtiği için, emlakçı mesaj attı, Çarşamba günü evi teftişe geliyorlar. Bahçedeki çimlerin biçilmiş, yerdeki kiremitlerin arasından çıkan yabani otların kesilmiş olması gerekiyor. Bu hafta çocuk haftası olduğu için her yerde bir çocuk festivali var, hepsine gitmeye çalışıyoruz. Kütüphaneden durmadan kitap alıyoruz, okuduğum bir kitaba bayıldım. Psikolog Dr. Kevin Leman’ın bir kitabı. Bütün arkadaşlarımın okumasını isterim. Çevirmek için Türkiye’deki yayınevlerine mesaj attım. Umarım birisi kabul eder ve anlaşırız, anlaşamazsak da kendi kafama göre çeviririm isteyenlere gönderirim gibime geliyor, o kadar güzel bir kitap. Ayrıntı vermiyorum, sürpriz:) İşte size kısaca aktarmaya çalıştığım, gündemimizdeki meseleler bunlar. Her şeyin ötesinde biliyorum ki günler geçer, işler biter, yaşanacak olanlar yaşanır. Önemli olan deniz üstündeki dalga gibi köpürüp çalkalanmak değil, yüzeyde ne olursa olsun okyanusun gibi gibi sakin, dengeli ve huzurlu olabilmek.

Bayramda ailemizden uzak olmak biraz üzücü idi ama burdaki ailemiz ile kurban kestik, kahvaltılar yaptık, bayramlaşmalara gittik, bize geldiler. Ömrüm bir gül gibi katman katman geliyor bana. Urfa, Ankara, İstanbul, Perth… Her yerde yeni arkadaşlıklar, yeni yaşantılar, yeni düzen. Bu dünya kendi içinde gizemli, her katında bir sürpriz barındıran kat kat sarılmış bir yumak gibi. Zamanla ipi çözüyoruz, yavaş yavaş… Bazı insanları çok geride bırakıyoruz, bazıları fiziksel olarak uzakta olsa da aklımızdan, gönlümüzden hiç çıkmıyor. Başta yola kocaman pofuduk bir yumakla başlıyoruz ve hızla heyecanla ipi çözüyoruz, ne olursa olsun, kimsenin ipi zamansız kopmasın. İnşallah hepimiz yumağımızı iyice ufaltıp, iki parmağımıza sarılacak kadar küçültüp, bu dünyanın tadını çıkartıp öyle gideriz öteki tarafa. Bugün okuduğum bir söz çok güldürdü beni: Every senior citizen has a young person inside wondering what the f.ck happened! diyor:)) Her yaşlı içinde “ulan ne oldu?” diye merak eden bir genç barındırırmış. Beden yaşlanıyor ama günlerin keyfini çıkarmayınca bir anda geriye dönüp bakıyoruz ve hass….r ömrüme ne oldu diye soruyoruz:)

Çocuklar yan bahçede kendilerine bir fairy garden yaptılar. Komşunun kızı ile her akşam okul çıkışı Peri bahçesinde oynuyorlar. Çocukluğumda “sokakta oynamak” ne kadar güzel bir şeydi, şimdi kızlarım bunu yaşıyorlar diye çok mutluyum. Şimdi de Moca’nın (komşunun köpeği) peşine takılıp gittiler yine bahçelerine. Ben de bahçede çiçek suladım, birkaç ot yoldum. Çamaşır serdim, sonra dedim ki kaç zamandır yazmıyorum siteye, kocama bir Türk kahvesi yaptım, oturdum yanına. O bilgisayarda kendi işlerini yapıyor ben de keyifle sitemle hasret gideriyorum. Gideriyordum. Şimdi kızlar geldi. Öğlen yemeği zamanı. Çocuk festivalinden bazı çok dikkat çekici ayrıntılar yazacaktım, başka zamana kaldı artık. Herkese sevgiler:)

Canım eşime…

Bir Eşi Olmalı İnsanın!!!

Bakarken yüreğinin kabardığı,
Gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı…
Aşık olduğu bir eşi olmalı!
… Sabah gözlerini açtığında,
yanında olduğunu görüp,
Şükürler etmeli Yaradana.
Koklamalı saçlarını Uyuyan eşine şefkatle bakıp,
Usulca dokunmalı yüzüne,

Bir eşi olmalı insanın!!!

Varlığını hissedebilmek için.
Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla.
Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü…
Kramplar girmeli midesine,
Onsuzluk aklına geldikçe!

Bir eşi olmalı insanın!!!

Rüzgar onun kokusunu getirmeli,
Yağmur O’nun sesini.
Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için.
Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği.
Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi.
Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi.
Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli.
Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.

Bir eşi olmalı insanın!!!

Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini,
Tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu…
Güven duymalı, herşeyiyle.
Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli,
Tüm düşüncelerinden arınmış olarak.
Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı…
Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da…

Bir eşi olmalı insanın!!!

Sabah yolcularken işine, içi acımalı,
Daha yollarken özlemeye başlamalı.
Seni şimdiden özledim!!!

Bir eşi olmalı insanın!!!

Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla.
Gözleri yollarda kalmalı
Ve kapıyı çalmadan açmalı…
Aşkla karşılamalı,
Hasretle sarılmalı boynuna,
Özlemle koklayıp, öpmeli,
Yıllarca uzak kalmışçasına!

Bir eşi olmalı insanın!!!

Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın,
Bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında.
Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı,
Daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli.

Bir eşi olmalı insanın!!!

Cennetten köşe almışçasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın!!!

Ben seni ölene dek seveceğim boş laf!!!
Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim…

Can Yücel

Kağıttan uçaklar

Kemal yok, ev ıssız, sessiz… Kızlar baba lafını duyunca dudakları titriyor, ben ise onsuz cok bos ve anlamsız hissediyorum. Eve gitmek istemedik, kütüphanenin yanındaki parkta oyalanalım dedik. Kızlarla koştuk, tırmandık, köpek sevdik, oynadık. Parkın mahalleye bakan köşesinden kişi göründü. Çinli bir baba, 3 yaşlarındaki oğlu ve büyük ihtimalle cocuğun dedesi olan yaşlı bir amca. Ellerinde beyaz kağıttan yapılmış uçaklar ile keyifle yuruyorlardi. Yeşilliğin ortasına gelip uçaklarını uçurmaya başladılar. Adam büyük ihtimalle isten çıkmıştı, üzerinde siyah pantolon, mavi gömlek vardı. Belli ki oğlan da bütün gun babasının yolunu gozlemisti. ihtiyar da oğlu ve torunu ile birlikte bu guzel aksamustunde baharın tadını çıkarmak istiyordu. Her türlü teknolojiye, gelişmişliğe, sanal platforma rağmen o anda mutluluk havada sürülen kağıttan uçaklarda idi ve bu paha biçilmez an her şeye yeğ idi. Dayanamadım, resimlerini çektim. Ne Facebook ne bilmem ne, hayat dışarıda, hayat sevdiklerinde, hayat ailende. Yaşanan ana deger katan sey sadece insanlar, sevdiğin, özlediğin, hayatı paylaşmayı seçtiğin insanlar.
Seni cok seviyoruz…

20131007-223218.jpg

20131007-223318.jpg

Queen’s Gardens

Kemal bir haftalığına Endonezya’ya gitti. Hayatımızda ilk defa babamiz olmadan evde kalacağız:( Kizlar, özellikle Ipek cok duygusal ve babanın konusu oldugunda hemen gözleri doluyor. Bu okul tatilinde canları sıkılmasın diye dışarıda bol bol zaman geçirmeye çalışıyoruz. Sehrin ortasında muazzam bir park yapmışlar, biz de oraya geldik. Queen’s Park’ta süs havuzları, çeşit çeşit çiçek, ağaç, ördek, kuş filan var. Parkı cevreleyen is yerlerindeki insanlar öğlen tatilinde yemeklerini alıp çimlerin üzerine yayılıyor. Kimisi de yürüyüş yolunda hizlica birkac tur atıyor. Hani gelişmiş ülke geyiği vardır ya, her sey insan dusunulerek yapılmış. Hakikaten de öyle. Ne dolambaçlı yollar, yüksek kaldırımlar ne de üzerinden atlayacak veya etrafından dolanacak çitler var. Girişler çıkışlar, ışıklar, kaldırımlar, duraklar, yaya yolları, üst geçitler hiç ömür tüketmiyor. Perth’te kendimi dev bir krallığın bahçesinde gibi hissediyorum. Her yer bakımlı, temiz ve güzel. Kızlar parktayken iki satır karaladım, şimdi gitme zamanı:)

20131007-131038.jpg

20131007-131101.jpg