Archive for November 30, 2013

Open Day

Öncelikle aklıma gelmişken bir konudaki görüşlerimi söyleyeyim. Defne Türkçe konuşmayı bırakıyor, daha cok İngilizceyi tercih ediyor diye ona daha çok Yumurcak, Minika, TRT cocuk filan izletmeye karar vermiştim. Uyanık TV denilen bir uygulamadan AppleTV’ye görüntü aktarılıyor ve televizyondan normal bir sekilde bütün Türkiye kanalları izlenebiliyor. Ancak gelin görün ki bu kanalları ne zaman acsam, yok Barbie, yok şu yok bu durmadan reklam var. Cocuk, iki program izleyecek diye bir sürü zamanını saçma reklamları izleyerek, yüksek ses, hızlı konuşma ve iki saniyede bir değişen görüntüler eşliğinde anlamsız bir şekilde harcıyor. Bir de durmadan da anne bana bunu al, ben bunu istiyorum deyip duruyor. Ben de her defasında TV’de her gördüğümüz alınmaz, akıllı seçim yapmalıyız diye nasihata girişiyorum. İkimiz de tükendik. Yok artık Yumurcak, TRT çocuk filan, bu ne boyle yahu! Daha once farketmemistim ama buranin cocuk kanalı olan ABC4 kids’te asla, bir tane bile reklam yok. Playschool denilen harika bir seri var, Octonauts diye cok eğlenceli ve eğitici bir çizgi film var, Bookaboo ve Peppa Pig çok sevimli. Yani kanal çocukları reklamlarla istismar etmiyor, tüketime teşvik edip durmuyor aksine gayet eğitici. Keşke ülkemizde de bu reklamlara bir düzenleme getirilebilse de çocuk kanalları reklamlara boğulmasa.
Gelelim bugünkü aktivitelere. Burada her semtin bir council’i var. Türkiye’deki belediyelere benziyor işleyişleri ama Council’ler cok daha kapsamlı ve cok fazla sosyal binaları var. Her Council adeta kendi arasında yarışıyor. Daha çok aktiviteyi nasıl yaparım, bölgemizdeki insanlara daha çok hizmet nasıl götürürüm diye durmadan bir çaba içerisindeler. Parklarda çocuk festivalleri düzenleniyor, kütüphanelerde insanlara geridönüşüm, tasarruflu yaşam ve çevrecilik ile ilgili kurslar veriliyor, konserler düzenleniyor, resim sergileri, yarışmaları yapılıyor. Bugün de çakışan iki aktivite vardı. Birincisi Canning River’da “Blessing of River” diye bir aktivite idi. Su üzerinde Vietnam kültürüne ait kukla tiyatrosu gösterisi ve daha bir çok stand ile birlikte açık hava eğlencesi düzenlenmişti. Diğeri de Riverton Leisureplex’in Open Day etkinliği idi. Çocuklar için sirk, zıplama çadırı, çiftlik hayvanları, yüz boyama, su kaydırakları filan vardı. Hava rüzgarlı ve bazen de yağmurlu olduğu için biz hem eve yakın hem de kapalı alanı olan Leisureplex etkinliğini seçtik. Kemal proje ile ilgili işler üzerinde çalışmak üzere arkadaşlara gitti ben de saat 1’de kızlarla dışarı çıktım.  Devasa bir kapalı oyun alanında kızlar enerjilerinin son zerresini harcayıncaya kadar oynadılar, havuzda yüzdük, hayvan sevdik, vs. Herşeyden biraz yapalım derken öyle bir yorulmuşuz ki İpek eve gelirgelmez uyudu.

Kızların boylarının uzadığını en net havuzdayken anlıyorum. Bundan birkaç ay önce Defne’nin ayakları yere değmezken şimdi parmak uçlarında her yere yürüyebiliyor. İpek su altında makas, takla filan atmaya başladı. Aynı kuru birkaç defa tekrar etse de yüzmeyi öğrendi, hem de bizim gibi bodoslama değil, nefes, tekme vs. tekniğiyle yani.

Bugün havuz çevresindeki tiplere baktım. Yanında iki tane tepeden tırnağa kapalı bayanla gelen, (bayanlar kenarda karpuz yediler) orta yaşlı bol sakallı amcam üzerinde atlet ve dizinin altına kadar uzayan geniş sortu ile oğullarını havuza soktu. Onun yanında dikilen, kısa saçları dreadlock denilen “Bob Marley”  tarzı örgülerle bezenmiş ,epeyce uzun boylu, kilolu ama oldukça çekici Afrikalı bayan keyifle sudaki çocuklarını izliyordu. Bu ikisinin aynı karede yakalanması ilginç bir hava yaratıyordu derken, havuzda, bize doğru gelen yanık tenli geniş yüzü, iri burnu ve çekik gözleri ile safkan bir Maori teyzesi gördüm. Torunu belki de çocuğunu bir simite oturtmuş suda süzülürken avını bekleyen bir timsahı andırıyordu. Sonra ufak bir telaş göze çarpti bir köşede, Afrikalıdan birkaç ton açık Hintli bir kadın yarım metrelik havuza hop diye giriverdi kıyafetleri ve elinde çantasıyla. Meğer çocuğu tekerlenip havuza düşmüş, öyle derin bir havuz değil, etraftakiler de hemen cocugu cıkarıverirlerdi ama tabi ki anne yüreği, hemen telaşlanıyor. Kadıncağız’ın uzun simsiyah saçlarından ve alnının ortasına yapıştırdığı kırmızı Bindi’sinden sular akıyordu havuzdan çıkarken. Sonra havuzun karşısında olan bitenden haberi olmayan babayı çağırdılar ve baba simsiyah yüzü ile birlikte her şeyi aydınlatan bembeyaz ağzında kocaman bir gülümseme ile geldi ve birlikte yola koyuldular. Adamda dikkat çeken tek şey parlak beyaz dişleri idi. Arkasından ufak tefek bir Çinli görüş alanımıza girdi, o çıktı dövmeli ve çilli bir İngiliz arkasından havuzda bile abartılı saçı ve makyajı ile bir Rus, sonra haşemalılar falan filan… Geçtiğimiz günlerde Peth’ün biraz ırkçı olduğunu yazmıştım ama bugün havuzda etrafıma bakınca 72 milletten insan gördüm. Belki Perth’te ırkçılığın bu kadarına bile şükretmek gerek. İnsan farkında olarak veya olmayarak hafızasına ne kazınmışsa o yönde düşünüyor. Kimi tiplere sempati duyuyor kimilerine gıcık oluyor. Belki de dışarıdan bize bakıp “Gürültücü Türkler!” diye düşünenler olmuştur. Demem o ki insanı insan olarak görmek ve hiç ırkçılık yapmadan sevebilmek aslında çok çok büyük meziyet. Gayet iyi niyetle uzun yılların eğitimi ve kültürü gerekiyor. Oysa bugün zihinlerimiz nasıl manipule ediliyor, fobiler yaratılıyor, farklı olanı tehdit olarak görüyoruz. Mesela kendisinden olmayanı dışlamak herkesten önce ülkemizin başbakanının gayet aleni bir biçimde yaptığı bir şey olup çıktı. Her şeye rağmen dilerim dünyanın deveranı içinde böyle ayrımcı düşünceler yok olup gider. Dilerim renge, dine, dile, ırka bakmadan, önyargıların kurbanı olmadan kardeşlik içinde yaşamayı, ben dahil her insanoğlu ve doğacak her insan evladı özümser.

Günün bilgisi:

Avustralya’da 22.5 milyon insan yaşıyor. Bunun 2.5 milyonu Batı Avustralya’da ve bunun da 1.6 milyonu Perth Metropolitan Area’da yaşıyor. Batı Avustralya’nın % 27 ‘si yurt dışı doğumlu.

 

 

Kasım sonu

Telefondan post yazmak daha pratik oldugundan her gun iki satır yazmaya karar verdim. Maksat cocuklar büyüdüklerinde okusun, eski günleri hatırlasınlar:)
Bugun sabah Defne’nin ( gelecek seneki) pre-primary bilgilendirme toplantısına gittim. Kızım artık forma giyecek, tam okullu olacak. Hava yagmurluydu ve okuldaki cocuklar cok hareketliydi. Allah’tan erken çıkıp aileler icin verilen çaya gittim. İpek’in sınıfında bir kere Ebru yaptıgım icin, diğer tüm gönüllü çalışan velilere birlikte davet edilmiştik. Okulun orta son öğrencileri yıl boyunca ” school leavers” t-shirtu giyiyorlar ve bu çayda da gorevliydiler. Bizi kapıda karşılayıp rehberlik ettiler. Pasta börek dağıttılar, keman ve diğer enstrümanlar ile çay esnasında canlı müzik yaptılar bize. Once de duymuştum, çayda da gördüm. Buradaki okullar abi- abla sistemini cok etkili kullanıyor, cocuklara gorevler vererek onların gelişimlerine katkıda bulunuyor. Benzer sekilde ilkokul bir ve pre-primary (hazırlık denilen sınıf) aynı blokta yanyana, hatta birleşik denebilecek sınıflarda, arada bir açıklık var ve pre-primary ve birinci sınıfa geçiş yapılabiliyor. Amac pre-primary cocuklara birinci siniftakilerin calışma alışkanlıklarını gösterip ornek almalarını sağlamak. Mesela pre-primary den bir cocuk tuvalete gidecekse birinci sınıftan bir Buddy onu götürüyormuş, maksat büyüğe sorumluluk vermek, küçüğe de destek olmak.
Aksam eve gelip zencefilli kurabiyeden ev yaptık ve süsledik. O kadar eğlenceli zaman geçirdik ki ailecek, daha sık böyle aktiviteler yapmaya karar verdik. Ev durmadan yıkıldı ve kızlar şekerleri araklayip durdular. En son Defne krema poşetini ağzına sokmuş haldeydi. Christmas geliyor diye Perth’te ufaktan bir çılgınlık başladı. Yılın bu döneminde herkes büyük aile yemekleri veriyor. Nasıl Ramazan’da iftar davetleri oluyorsa, buradaki insanlar da birbirlerini devasa Christmas yemeğine çağırıyor. Her şirketin bir kutlaması var, okullarda aktiviteler, her semtte değişik bir kutalama yapılıyor. Parklar ışıklarla süsleniyor ve gece olunca mesela , korolar ilahiler söylüyor. Herkes orada toplanıyor. Alışveriş merkezleri tıkabasa insan dolu. Her yer yılbaşı süsleniyor süsleniyor ve herkes christmas’ta ne yapıyorsun, nereye gidiyorsun diye soruyor birbirine. Tren beklerken filan kızlara gözü ilişen kadınlar , heyecanlı mısın, Christmas geliyor filan diyorlar. O an yok biz kutlamıyoruz diyemiyoruz tabi, hmm guzel filan diyor kızlar. Kıyaslamak gerekirse zaten 12 gun filan süren bir bayram, yani biraz uzun ve acayip önemseniyor burada. Gelecekseniz Christmas zamanlarını seçin ama biletleri onceden almak şartıyla.
We are the Millers diye bir film izledik, koptuk:) cok komikti.

20131130-010704.jpg

20131130-010722.jpg

20131130-130642.jpg

Isler gucler

Cok tatlı misafirlerimiz geldi, gittiler. Yemekler beğenildi:) fillo pastry(normal yufka yok, baklava yufkası satılıyor) ile yaptıgım ispanakli peynirli börek başarılı oldu. Yarın Defne’min Şubat 1’de başlayacağı yeni okulunun duzenledigi oryantasyon toplantısı var. Ise biraz geç gideceğim, öğlenden sonra da yıl icinde gönüllü çalışıp İpek’in sınıfına katkıda bulunan (Ebru calismasi yapmıştık çocuklarla) veliler icin tesekkur mahiyetinde ikindi cayı var, bu yuzden de erken çıkacağım. Burda izin almak Tr’deki kadar büyük bir olay degil. Herkes her zaman isleri icin izin alabiliyor. Hatta okullarda yedek öğretmenler o kadar fazla ki bu durumlar icin, hazır bekliyorlar. Yarın akşama da bir sey vardı ama unuttum, dogum günleri falan filan… Dolu dolu geçiyor hayat:) Allah tatlı uğraşlar versin hepimize:) sevgiler

Nazım ve Manti

Garip bir gece bu gece. Yarınki misafirlerim icin manti ve sarma yapmaya karar verdim. Cocukları yatırıp malzemeleri aldım masaya oturdum, Kemal de yazdığı programı bitirmek icin bilgisayar basindaydi. Youtube’da Nazım Hikmet şiirleri dinlemeyi çekti canım. Oradan Ahmet Kaya şarkılarına ve en son da Ruhi Su’ya geçtik. Berbat seslerimizle eşlik ettik şarkılara.

“Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor. ”
Bize de dokundu sesimiz:)
Bir yandan rendeledigim soğandan bir yandan insanların yaşadıklarını düşünmekten ağladım. Yemek tam el emegi göz nuru oldu yani.
Bu gece şarkılarla ülkemizin tarihine yolculuk ettik. Kurtuluş savaşi destanı tüylerimizi diken diken etti.
Zaman zaman böyle dalıp gidiyoruz Kemal ve ben. Yabancı vatanda olsan da evin icinde yarattığın ortam, senin özün nereliyse orası. Defne’nin son bir haftadır Türkçe tek kelime konuşmaması üzerine paniğe kapılıp, Abc4kids yerine Yumurcak ve TRT cocuk izleme düzenlemesi getirmemi saymazsak, Avustralya’nın bizi cok değiştirdiğini söyleyemem. Yemek aynı, müzik aynı, kaçak çay aynı:) Türkiye’de televizyon izlemezdik burada da izlemiyoruz. Bayik ( amma Cannes ödüllü) filmler buluyorum kütüphaneden onları izliyor uyuyorum arada. Facebook’tan sevdiklerimin basından geçenleri anında öğrenip yorum yapabiliyorum:) Bu hasreti azaltan en önemli şey bence. Her sey yaşanılanları paylaşmakta gizli yani. O yüzden de ikide bir ordan burdan havadisler yazıyorum siteye. Düşüncelerimi paylaşınca kendimi size:) daha yakın hissediyorum.
Her şey hoş da mesela aksam üzeri böyle evde başına tulbent bağlayıp manti yaptıktan sonra aniden kapı çalınıp “Would you like to come for a run?” diye soran komşunuzu görünce ufak bir git-gel yaşayıp “Nerdeyim lan ben?” diyorsunuz 🙂 Kapanışı da konuya uygun bir şarkı ile yapalım:

Öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil ne kurbağa
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Dostum dostum
Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe

Üç tepsi manti, bir tencere sarma sonrası, saat gece 12:10, duygulanmişim zaten, i-phone’dan ayak üstü post yazıyorum, sabaha okuyayım bakayım neler saçmalamışım:)
Iyi geceler:)

20131128-000712.jpg

Denklik

Bu Avustralya’nın eğitim sistemini sanırım elli sene kalsam gene çözemeyeceğim. Bachelor Degree var, Honours dedikleri başka bir şey var, master var, doktora var. Bunlar en anlaşılır olanları. Bir de Graduate Certificate ve Graduate diploma var, işte orada işler karışıyor. Bunun öncesinde de CERT 1-2-3-4 böyle böyle gidiyor. Bir de Vacational education var, Tafe var.  Ne yalan söyleyeyim neyin ne işe yaradığı hakkında hiç bir fikrim yok. Diploman olsa bile, milli eğitim bakanlığı, elektrik mühendisleri odası vs. gibi kurum ve kuruluşlardan ayrı ayrı denklik alman gerekiyor o iş yapabilmen için. Eğitim kalitesi nasıldır bilmem ama bu sektörde acayip para dönüyor. Herkese bir kurs aldırmaya çalışıyorlar. Amelelik için bile white card almanız gerekiyor, ki bu da eğitimle oluyor:) Bir de Türkiye’de mesela biri bir yerden işe başlar, orada kaldıkça tecrübesi artıp kıdemli olduğundan yükselir. İyi bir pozisyona geldiğinde kimse dönüp haydi söyle bakalım sen ne mezunusun diye sormaz. İki yıllık mı dört yıllık mı okudun diye kontrol etmez. Burada her şey sertifika, her şey diploma. Ne kadar başarılı olursan ol, eğer o mevkiye uygun qualification ın yoksa yükselemiyorsun. Neyse efendim ,inşallah elimdeki tüm belgelerle birlikte haftaya bir kaç üniversiteye gidip işin iç yüzünü anlamaya çalışacağım.  Niyetim bazı fark derslerini alıp başka öğretmenlik yetkinlikleri de kazanmak. Mesela anaokulu öğretmenliği veya sınıf öğretmenliği filan. Yanında çalıştığım öğretmen sınıf öğretmenliği bölümünden 2 yıl önce mezun olmuş. İnanır mısınız, 1. sınıftan lise son sınıfa kadar öğretmenlik yapabilme hakkı var. Branş öğretmenliği burda var mı yok mu, nedir, nasıl olur, henüz bilmiyorum. Sonra bu öğretmen kızcağız iki ders fazladan almış, hop okul öncesi bölümünde de yetkin sayılıyor yani 0 yaştan 8 yaşa kadar da çocuklarla ilgili her kurumda yetkili ve kalifiye olarak çalışabiliyor. Anlaşılan üniversitelerde bayağı bir esneklik var. Neyse haftaya anlayacağız.

Devlet, üniversite öğrencilerine maddi açıdan bayağı yardımcı oluyor. Ancak biz henüz vatandaş olmadığımız için yardımlardan yararlanmamız için 2 sene bekleme süremiz var. İleride iyi para kazanacağın bir işe girince geri ödemek üzere devlet okul ücretini senin yerine ödüyor. Gelirin belli miktarın üstünde değilse geri ödemiyorsun o parayı. Bir de üniversitede okuyorsan ve çocukluysan ayda 1000 dolar gibi bir para destek olsun diye geri ödemesiz olarak sana veriliyor, okuyan anne babaları teşvik etmek için. Ama tabi full-time öğrenci olmak şartıyla. Sonra her üniversitede her dersin bir ücreti var. Ne kadar ders alırsan o kadar para ödüyorsun. Kafam çok karıştı, şimdi biraz araştırma yapayım.

Bu site biraz bilgi veriyor: http://www.aqf.edu.au/aqf/in-detail/aqf-levels/

 

Zaman bulunca kitaptan bölümler yazmaya devam edeceğim.

Selamlar…

Kesitler

Aşağıda yazdıklarım Joyful Strains kitabından alınmıştır… En beğendiğim yerleri seçip yazıyorum…

Rum asıllı bir Türk 1971 yılında ailesi ile Avustralya’ya göç etmiş. O zamanlar 7 yaşındaymış. Şöyle anlatmış yaşadıklarını:

“…

Anonymity is impossible in a Turkish village, privacy an incomprehensible concept. Neither one of these words existed for me until I came to Australia. Fellow Tenedians knew you as well as you knew them. Your identity – the comprehension of who you were on a cellular level- was determined by your place in the social hierarchy. You were not a separate entity. You belonged first to the family, then to the community. Melbourne, with its jealously guarded backyard culture, was built to keep people apart. the requirement of privacy dominated its architecture and the topographical layout of streets. That was reflected on a microcosmic level by estranged families and neighbours who kept to themselves. We came from a place where every citizen had a role to play, but Melbourne appeared to have no concept of civic wholeness, nor indeed did it make a distinction between aloneless and loneliness.

Bu kişi geniş bir aile içinde, bir bütünün parçası olarak, kendinden habersiz yaşarken aniden herkesin kendi kendisi için bir şeyler yaptığı, “özel hayat” kavramının oldukça ciddiye alındığı bir yerde bulmuş kendini. Melbourne’de omuz omuza verip, herkesin işbirliği ile birşeyler yaptığını göremediği için içinde anlatılması zor, garip bir duygu oluşmuş. Öyle ki tek başınalık ve yalnızlık kavramları arasındaki farkın burada gizemli bir biçimde kaybolduğunu düşünmüş. Bu kişi büyüyünce gay olduğunu farketmiş ve normalde onu böylesi bir durumda evlatlıktan atabilecek türde bir ailesi olduğunu düşünürken annesi Avustralya televizyonunda izlediği bir diziden etkilenip, “Dynasty filmindeki Joan Collins eşcinsel oğlunu olduğu gibi kabul ediyorsa, ben de ederim.” diyerek onu bağrına basmış.

Ben ve burada tanıdığım hiç kimse öyle zincirden boşalmış gibi, “Yabancı ülkeye geldim, artık her şey serbest, istediğimizi yaparız!!!” şeklinde yaşamıyoruz. İnsan nereye giderse gitsin, oraya kendisini götürüyor, değerlerini ve bakış açısını taşıyor. Ancak itiraf etmeliyim ki ülkemizde her geçen gün ayaklarımızdan geçirdikleri çuvalı gittikçe yukarı çeken, elimizi kolumuzu bağlayan, kişisel hak ve özgürlüklerimize küstahça karışan zihniyet karşısında buranın özgürlükçü yapısını çok çok takdir ediyorum. Önce de yazmıştım ya bayanlar nasıl giyinirlerse giyinsinler rahatsız eden bir bakışla karşılaşmıyorlar. Herkes istediği gibi düşünebiliyor, yaşayabiliyor, giyinebiliyor. Böylesi bir hür vicdan, irade ve özgürlük insana beynini kullanma ve en akıllıca seçimi yapma şansını tanıyor. Bu beceri ise hayatı boyunca verdiği bütün kararlarda ona yol gösteriyor. Bunları yazarken aklımdan töre cinayetleri, mahalle baskısı, okumak isteyenlerin okutulmaması, aile içi şiddet, eşcinsel olanlara toplumuzun bakışı, kadın- erkek ayrımcılığı, vs. neler neler geliyor… Sanırım en güzeli bir sentez yapabilmek, kendi kültürümüzün ve yabancı kültürün en iyi yanlarını alıp  2014 model bir Türk asıllı Avustralyalı olabilmek…

 

Aşağıdaki alıntı ise İngiltere’den 1988’de göç eden bir Yahudi’ye ait.

” …

but when I moved to Sydney I changed the person I was. I gave up smoking and quit drinking psychotically. I started to train at the gym, with weights and boxing gear. I filled out and I grew up. I put on a new mask, a new accent. I even- almost- convinced myself. I started to think about being Jewish. At home, it had only been a handicap- like a broken leg or a lazy eye- that made me easier to hit. In Sydney, it seemed faintly exotic.

Bu adam ülkesinde hiç bir işe yaramaz, başı beladan kurtulmayan biri iken buraya göç ederek geçmişine bir çizgi çekmiş. Bambaşka bir insan gibi davranmış ve bir süre sonra kendini de buna inandırmış. Aynen şu konuşmada anlatıldığı gibi. http://www.ted.com/talks/amy_cuddy_your_body_language_shapes_who_you_are.html

Düşünsenize insana verilen sadece bir ömür var ve kimi zaman ister istemez aldığımız bazı kararlarla, attığımız bazı adımlarla o ömrün içine s.çmış oluyoruz. Filmlerinde olduğu gibi gözlerimizi kapatıp, “Allah’ım ne olur bana bir şans daha ver” diye yalvarıyoruz. Avustralya bu adam için aynen öyle olmuş. Onu tanıyan hiç kimse yok. Irkını, dinini bilen hiç kimse yok. Bütün etiketleri söküp atıp, bembeyaz bir sayfa ile hayata başlamak… Eğer unutmak istediğiniz bir geçmişiniz varsa ülke değiştirmek çok iyi bir seçenek. Eğer ders almayı biliyorsanız, yeni hayatınızı sıfırdan kurgulayıp mucizeler yaratabilirsiniz. Bu adam da öyle yapmış, kendine bir şans daha vermiş yani. Acaba siz olsaydınız bunu ister miydiniz veya bu şansı isteyecek birilerini tanıyor musunuz?

Şimdi gitmem gerek, ani bir kapanış oldu kusura bakmayın.

Burada saat gece yarısına yaklaşıyor, hepinize iyi geceler…

 

Sen Türk müsün?

Zamanla bazı taslar yerine oturuyor. Özellikle Joyful Strains kitabını okuduktan sonra bazı şeyleri daha iyi görmeye başladım. Her ne kadar bu kıta Türklerin göç edeceği yerler içinde en moderni ve en az ırkçlığın olduğu kıta olsa da kafalardaki onyargıyı silmek belli ki çok zaman alacak. Son zamanlarda konustugum bircok insan Batı Avustralya’nın Avustralya’da dar kafalı insanların en yogun oldugu yer oldugunu soyluyor. Buradaki insanlar her yerden daha tutucuymuş.Tutuculuk ile kastettiğim dil, din ve ırk ayrımı yapmaları. Hemen altını çizmeliyim, burdaki ırkçılık Amerika veya Avrupadaki gibi kesinlikle değil ancak insanların yüzündeki sırıtan maskenin arkasında, sadece seziliyor. Ben sahsen bir sey yasadıgımı soyleyemem ama duyduklarımı paylasayım. Zamanında Avustralya’nın “White policy” si varmış. Ten rengi koyu olanları göçmen olarak kesinlikle kabul etmiyormuş. http://en.wikipedia.org/wiki/White_Australia_policy

Türkleri hangi kategoriye koyacaklarını bilememişler ve onları kırmızı olarak nitelemişler ve boylece araya kaynamışız. Bu ayrımcılık asla dile getirilmiyor ama herkesin içinde bir yerlerde çok belirgin bir şekilde duruyor. Sadece göçmenler göçmenleri anlıyor, iyi niyetliyse yardım ediyor. Bir yandan da misafir misafiri sevmez derler ya, bazı durumlarda da eski göçmenler yenilerini istemiyor belki de çekemiyor. İş yaşamında bu rekabet daha da öne çıkıyor.  Eğer isminiz yabancı değilse iş başvurularında CV’nizin hiç bakılmadan direk çöpe atılması ihtimali çok yüksek. Benzer şekilde kasadaki Türk elemanı Avustralyalı bir eleman ile değiştiren seyyar restoran sahibi satışlarını bir anda yüzde elli artırabiliyor. Kalifiye ve iyi işleri hemen local elemanlar kapıyor. Katolik okulundan mezunsanız eğer sizi daha çok seviyorlar:) Melbourne ve Sydney kesinlikle burası gibi değilmiş. Oralar gerçek anlamda kozmopolitmiş ancak Perth Türkiye’nin 3,5 katı büyüklüğünde bir bölgenin tek büyük şehri. En yakın büyük şehre 2000 km uzakta. Bu yüzden lakabı yalnız şehir. İşte böylesi izole bir şehirde kafalardaki örümcek ağlarının temizlenmesi haliyle daha çok zaman alıyor. Aksan bizim gibi kart yaşta göçenlerin laneti. Ne kadar akıcı konuçursan konuş, laf dönüp dolaşıp,” Nerelisin? ” e geliyor. İnşallah çocuklarımız bunu yaşamayacak ve eminim onların zamanına kadar Perth’teki bu Oziler de etraflarında çeşitli renklerden ve kültürlerden insan görmeye iyice alışacaklardır.

Bu konu ile ilgili aslında yazacak çok şeyim var. Ta dünyanın bir ucundaki ırkçılıktan bahsediyorum ama aslında az sonra anlatacaklarım belki size daha tanıdık gelir. Bizim kültürde birisine gözlerimizi doğrultuğumuzda hızlıca bir tarama eğilimimiz vardır, giydikleri ve makyajı hızlıca bize bir fikir verir. Kafamızda bir yere oturturuz o kişiyi direk. Nereli olduğunu, hangi okulu bitirdiğini sorarız. Meslek de aynı şekilde gayet önemli bir etikettir. Hatta o kişinin anne ve babasının mesleği bile bir kişiyi hor görmemize veya yüceltmememize sebep olabilir. Kısacası “Ye kürküm ye!” Türkiye’de çok geçerlidir. Hayatımın çeşitli dönemlerinde çeşitli tecrübeler yaşadım. Beni en çok etkileyen dönem 14 yaşında Ankara’ya taşındığım zaman yaşadıklarımdı. Urfa’da daha önce hiç hissetmediğim bir duygu ile karşılaştım. Ben ailemizin kültürel zenginliği ile gurur duyup Urfalıyım derken bir anda lisedeki sınıf arkadaşlarımın bana bakışı, benimle ilgili yaptıkları şakalar, takılmaları gerçekleri görmeme sebep oldu. Onlara göre Urfalı olmak demek, aşiretten gelmek, kürt olmak, İbo sevmek, kaba kaba konuşmak ve çiğköfte yemekti.  Çok kibar olanlar ise “Aaa sen hiç Urfalı’ya benzemiyorsun”, diye güya beni yüceltiyorlardı. Oysa benim geldiğim yer, çizilen yanlış imajına rağmen en medeni sohbetlerin, tartışmaların yapıldığı bir yerdi. Urfa’da insan ilişkilerinin sıcaklığı “yabancıların” (O zamanlar Urfalı olmayana yabancı diyorduk) kuruş kuruşa hesaplanan al-verlerinden çok öteydi. İnsanlar cömertti, mertti, misafirperverdi. Gel de bütün bunları sınıf arkadaşlarına anlat. (Bu arada bir kaç kişiyi müstesna tutarım, o dostlarım ile hala görüşürüz) Neyse benim bildiğim, bir kişinin böylesi bir imajı ergenlik döneminin buhranları eşliğinde kırmaya çalışması hayatta verilebilecek en çetin mücadelelerden birisidir. Ben de ne yapayım? Kendimi derse verdim. Hacettepe’yi kazandım. Hoop, yeni bir gurubun içine. Burda da benzer türden konuşmalar… Ancak üniversite ortamı nisbeten daha medeni, daha çok kültürlü ve anlayışlı. Orada bir aydınlanma yaşadım, insanları kafasında etiketleyenlere, kendisine sunulmuş kalıpları alıp hayata at gözlüğü ile bakanlara artık kızmamaya ve aslında ne kadar dar görüşlü olduklarını görüp onlara acımaya başladım. Bu bir rahatlama getirdi. Kendime artık çok güveniyor ve insanların beni Urfalı olduğum için ezmelerine izin vermiyordum. Hatta Urfa şivesi ile utanmadan çekinmeden komik olayları anlatıyor, bazı hallerimizle dalga geçiyordum. Kısacası kimseye birşeyi ispatlamak için mücadele vermiyor ve kendi bildiğim doğrularla gönlümce yaşıyordum. Sonra evlendim ve İstanbul’a taşındım. Devlet okulunda değil ama özel okulda bu durum yeniden karşıma çıktı. Hatta zamanında çok yakın olduğum bir arkadaşım, beni bir cafede karşısına aldı, elini dizime koydu. “Vesile’ciğim, sen gayet saf, iyi niyetle hikayeler anlatıyorsun, insanları çok güldürüyorsun ama sonradan bunlar senin arkandan seninle alay ediyorlar, bak yapma bunu” filan dedi. Bana göre ise ben sadece yaptıklarımdan sorumluydum, nasıl hissetmek istersem öyle hissederdim ve başkalarının benim hakkında ne düşündükleri onların sorunuydu. Aynı şekilde eğer arkamdan benimle dalga geçerlerse bu onların ayıbıydı. Burada değinmeden geçemeyeceğim, ayrımcılığa en çok rastladığım yerler en lüks sayılabilecek ortamlardı. Ne acı ki bazı ortamlar insanın ayağını yerden öyle bir kesiyor ki kişi maddi olarak zenginleştikçe manevi olarak fakirleşiyor. Derken zaman içinde bilinçli mi yoksa bilinçsiz mi oldu bilmiyorum ama artık özel meselelere pek girmemeye başladım, nereli olduğumu artık sorulmadıkça pek söylemiyordum.

İşte boyle Türkiye’de yaşadıklarımdan antrenmanlıyım ben. Tam Urfalı olma isini hallettim derken Avustralya’ya göç ettim ve bu sefer de insanlara Türkiye’yi anlatmaya çalışıyorum. Yok işe deve ile filan gitmiyoruz, hepimiz kara çarşaflı sakallı değiliz, metromuz var, konuştuğumuz dilin adı Türkçe’dir, barbar değiliz, orası Constantiopol değil artık, İstanbul oldu, vs. vs. Geçen bir grup yabancı ile oturuyoruz, bir konu açıldı, sonra benim aralaraında olduğumu hatırlayıp , “No, Vesile ve Kemal are westernized” filan dediler, güya bizim gönlümüzü hoş edecekler. Of Allahım of, dedim ben içimden. Her yerde, her kafa aynı. Sanki toplam 100 sene sonra hangimiz aynı havayı soluyor, aynı topraklarda yaşıyor olacağız, bu kadar fani olmamıza rağmen bu kibirimiz nerden geliyor? Ben böyle badireler atlatmış biri olarak, dünyadaki her türlü ayrımcılığa gıcığım. Kürt değilim, kürtçe şarkı dinler, ağlarım. Alevi değilim, Alevilerin insan ve Allah sevgisini çok beğenirim. Ermenilerin hikayelerinde duygulanırım. Allah’a inanırım, kendimce bir inancım var. Ramazan’da Fetullah’çıların sofrasına oturdum, Cumhuriyet Balosunun hazırlanmasıda aktif görev aldım. Bazen soruyorum kendime, acaba ben “omurgasız!” mıyım, diye. Vallahi alakası yok, ben herkesi kendince haklı görenlerdenim, yargılamamaya çalışırım, bazen bir iki dedikodu eder ama sonra hemen pişman olurum. Kısacası benim dusturum, “Gel, ne olursan ol, yine gel!” dir.

Ama bu Oziler biraz ayrımcılık yapıyormuş, kulağınıza küpe olsun. Gelmeyi düşünüyorsanız çocuğunuza yabancı isim seçin. Saçınızı sarıya boyatın, bol pudra sürün, yüksek faktörlü güneş kremi sürün, parmak arası terlik ve şort giyin, marka çantalarınızı çevreci market torbaları ile değiştirin , mümkünse yalınayak yürümeyi öğrenin.

Sevgiler

 

 

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, akşam yemeği asma yaprağında köfte yaptım, muhteşem oldu, tarifine Portakal Ağacı’ndan bakın:)

 

 

Joyful Strains

İngilizce kitap okumaya klasikler ile başladığım için bu hevesim pek uzun sürmemişti. Yazılanları anlamıyor, çok sıkılıyordum. Meğer İngilizce yazılmış ama akıcı, anlaşılması kolay, kendi dilimde okuyormuş gibi keyif alabileceğim kitaplar da varmış, buraya gelince anladım. Kütüphaneden aldığım tüm kaynaklar İngilizce olduğu için ya mecburiyetten ya da alıştığımdan artık İngilizce kitap okuru oldum. Elimden bırakamadığım bir kitap var. Bütün göçmenlere ve göçmeyi düşünenlere şiddetle tavsiye ediyorum. Hani hissedip de bir turlu dillendiremedigin seyler olur ya,bu kitap insanın yuregini buz gibi ediyor! Avustralya’ya goc etmiş , burayı yeni vatanı edinmiş kişislerin ucer- dorder sayfalık yazıları ile dolu bu kitap aslında tum gocmenlerin asagı yukarı aynı sureclerden gectigini, benzer hisleri yasadıgını gozler onune seriyor. Muhtesem, harika, mutlaka okunması gereken bir kitap. Eski ve yeni tum gocmenler (mesela kutuphaneden) alıp okusun, adı Joyful Strains!

ANTHOLOGY

Edited by Kent MacCarter and Ali Lemer
Affirm Press, $24.95

Given the fact that apart from Australia’s indigenous peoples we are all descendants of immigrants, it’s a perplexing oversight that this is apparently the first anthology to explore the experience of the expatriate, the refugee and the political exile, from authors who have variously made their home here. In tone and style, the 27 stories are as diverse as the many countries from whence the writers hailed. As a discrete unit, each tale offers a window into individual backgrounds; cumulatively, they present a powerful overview of Australia’s multi-hued history.

In all these short pieces of memoir, the sense of identity is inextricably intertwined with the sense of place; often it’s the collision of cultures and the attempts to negotiate the precarious paths between the old and the new that bedevils the outsider. As Arnold Zable articulates in his introduction, this sensation is often an emotional swing between joy and strain as referenced in the national anthem-inspired title. Nostalgia for the motherland is often tempered by a grudging appreciation of the host nation.

Motivations for voluntary or enforced dislocation vary widely. There is the imperative to escape from war and persecution, such as the experiences of Diane Armstrong, whose parents lost more than 60 relatives in Poland to the Holocaust; or Juan Garrido-Salgado, who fled from Chile’s Pinochet dictatorship; or Chi Vu, a boat refugee from the communist Vietnam.

For them, and their families, Australia was seen as a safe democracy, even if it was built on bloodstained and stolen land.

Other writers emigrated with the dream of greater opportunities: Irishman Chris Flynn, for instance, is chuffed with the potential offered in Australia for reinvention and tries a series of bizarre jobs, apparently only possible to him Down Under; while Dmetri Kakmi vividly expresses his delight at discovering television as a nine-year-old. It was an induction tool that informed him of the local customs and was essential to his social skills, as he came from a primitive Turkish village with no running water.

Among the many outstanding essays, schoolyard bullying and lazy racism from the ”pale skins” were common refrains. Yet, while repulsed and alarmed by what Indian Roanna Gonsalves terms ”Third World-looking” outsiders, home-grown Aussies can still be dismissive of those who look like their cousins. Kiwi Meg Mundell, for instance, laments a profound disinterest in New Zealand culture.

Joyful Strains not only offers an invaluable insight into Australian immigration, it’s also a great read: at once entertaining and harrowing.