Archive for May 13, 2014

GOC UZERINE

Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ya da İsviçre Hastalığı Serol Teber (Serol Teber, tanınmış bir tıp doktoru ve psikiyatrdı. Meslek yaşantısını uzun yıllar Almanya’da sürdürdü. Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, Dr. Teber’in üzerinde çalışma sürdürdüğü özel uzmanlık alanları arasındaydı. Bu konuya yıllarını veren ve çok önemli bilimsel çalışmalara imzasını atan yapan bu değerli bilim adamı, 13 Kasım’da İstanbul’da yaşama veda etti. Serol Teber İsviçre’den de geçmişti. Bu büyük bilim adamının beş yıl önce Basel’de “göçmenlik ve ruh sağlığı ilişkisi” üzerine verdiği seminer kayıtlarını arşivlerimizden çıkararak yayımlamayı, ondan bir kez daha öğrenmek ve anonim bilimsel literatüre kazandırmak açısından bir görev biliyoruz. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve sözü Serol Teber’e bırakıyoruz. Serol Teber’in son derece ilginç çalışma gözlemlerini de aktardığı seminer kayıtlarını, onun sözlerini hiç kesmeden ilginize sunuyoruz. Aktaran: snc/ Sevim Civil ) “İlk önce kendimle ilgili bir kaç satır bir şeyler söyleyeyim. Herhalde çoğunuz tarafından hiç bilinmiyorum. Ben Serol Teber, tıp doktoruyum. 1938 doğumlu ve İstanbul kökenliyim.“ “İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudum. Sonra gene aynı üniversitenin Nöro Psikiyatri Bölümü’nde uzmanlık çalışması yaptım. Ardından da, 12 Mart’ı izleyen dönemde yurtdışına çıktım. O dönemden bu yana Almanya’da yaşıyorum. Düsseldorf’a yakın bir bölgede bir psikiyatri kliniğinde psikiyatr olarak çalışıyorum. Hizmet verdiğimiz psikiyatri kliniği toplumun tümüne yönelik bir klinik, yani sadece yabancılara, Türkiyelilere yönelik değil. Ama…“ “Kendimi Konunun İçinde Buldum” Almanya’daki yirmi küsur yıllık yaşam ve çalışma serüveni içinde, özellikle 70’li yılların sonlarına doğru birdenbire, biraz abartarak söylüyorum, küçük bir salgın şeklinde çalıştığım kliniğin servislerinin Türkiye kökenli insanlarla, kadınlar olsun erkekler olsun, işgal edildiğini gördük. Kadın servisinin yarısından çoğu bizimkiler, erkekler bölümünün yarısından çoğu yine bizimkiler. Burada adını bir kez daha saygıyla anmak istediğim çok değerli bir Alman bilim adamı Profesör Villigen bir gün vizite yaparken çekici kaldırıp yere attı ve şunları söyledi: “Çocuklar ben sizden yardım istiyorum. Bu olay nedir, nasıl oluyor böyle?” Yardım etmek istiyoruz, fakat bir türlü, hasta olarak gelen, oraya yatmış olan insanların gösterdiği belirtilere tıp dilinde bir karşılık bulamıyoruz. Yani bir insanın, saçının telinden ayağının parmağına kadar her tarafı nasıl ağrır? Ya da benzer şikayetler… Böyle Avrupa hekimine, tıbbına kolaylıkla anlatılamayan, onlar tarafından da kolayca anlaşılamayacak bir garip belirtiler yelpazesi… Bunun üzerine ben, birkaç yıl süren bir çalışma sonucu, 80’li yıllarda “İşçi Göçü ve Davranış Bozuklukları” başlığı altında bir kitap yayımladım. Benim konuyla yakından ilgilenmem bu şekilde oldu. Bir bakıma, Alman hekimlerinin beklentilerine yanıt vermek içindi. Ardından geçen yıllarda ilginç değişiklikler oldu ya da biz en azından ilginç değişiklikler gözlemledik. Göçün süresi arttıkça, göçmenlerin 25-30 yıllık bir dönem içinde gösterdikleri belirtiler de kanımca ilginç değişikliklerdi. Yani şöyle: Bir insanın göç sürecine başladığı ilk yıllarda gösterdiği -tabii ki herkesin göstermesi şart değil- belirtilerle, yıllar sonrası arasında ilginç, öğretici bazı farklılıklar oluyor. Burada bir şeyin altını ısrarla çizmek istiyorum. Benim burada söylediklerim yirmi yıllık bir gözlemi yansıtıyor, özetliyor. Ama bu kesinlikle istatistiki bir bilgi değil. Sadece, “bizim izlediklerimiz böyledir” diyebiliyoruz. Kendi bölgemizde, kendi kliniğimizde saptadıklarımızdan yola çıkarak bir şeyler söyleyebiliyoruz. Tıp Tarihinde Basel ve İsviçre Hastalığı Basel göç sorunuyla ilgili ilginç bir şehir. Altını gerçekten çizmek isterim, çünkü araştırabildiğim kadarıyla edebiyatta göçmenlik sorununu işleyen ilk hekimce yaklaşım, ciddiye alınan ilk büyük çalışma, Johannus Operius adlı Baselli bir hekim tarafından 1678’de yapılmış. Düşünün 1678’de “Nostalgia oder Heimweh” adında bir kitap çıkmış. Göçle ilgili ilk tıbbi çalışma. Kitapta iki önemli gözlem aktarılıyor. Birincisi, yukarıdaki dağlık yörelerden Basel’e gelen bir üniversite öğrencisi, birkaç ay sonra içinde korku, heyecan, huzursuzluk duymaya başlamış. Sonra zamanla kulağına sesler gelmeye başlamış. Zamanla hezeyanlar göstermeye başlamış. Ve giderek bilinci bulanıklaşmış ve artık iyiden iyiye kendisinden ümit kesilir bir duruma gelmiş. Bu arada, sadece Basel kentinin güngörmüş yaşlıları olayın farkına varmışlar. Teşhisi hekimlerden biraz daha önce koyup, “bunu elden geldiğince hızlı bir şekilde geldiği köye geri göndermek lazım, yoksa kaybederiz” demişler. Delikanlı hemen köyüne gönderilmiş ve gerçekten de bir kaç hafta sonra tümüyle düzelmiş. İkinci örnek bir genç kız. O da çevre köylerden Basel’e çalışmaya gelmiş. Benzer şikayetler, korkular, sıkıntılar, kulağına sesler gelmeler, hezeyanlar ve kusma, ishal gibi gözlemlenebilir belirtiler. Kız köyüne gönderilmiş ve onun da şikayetleri son bulmuş. O günden bu yana “Heimweh” ya da Fransızca “nostalgia” denilen olay “İsviçre hastalığı” olarak geçmeye başlamış. Bugün bile kimi literatürde “İsviçre hastalığı” olarak geçebiliyor. Konu hakkında çok malzeme var. Zaman bol olsa da, sizlere çoğunu sadece tebessüm etmeniz için anlatabilsem. Denmiş ki, “dağ köylerindekiler hayvan pisliğine çok alıştıkları için şehrin temiz havasında hastalanıyorlar.” Ya da “çan sesine alıştıkları için bunlar çan sesi olmayan yerlerde hastalanıyorlar ya da tekrar bir yerde çan sesi duydukları zaman hastalanıyorlar.” Bu açıklama öyle yaygın bir hal almış ki, Avusturya ve Fransız ordularında bu tür belirtiler çok sık görülmeye başlandığında, ordular hareket halindeyken hayvanlara çan bağlanması yasaklanmış. Ola ki, bu işe meyilli, yurt özlemi içinde olan insanlar çan sesi duydukları zaman hastalık başlar… Bu konuda yüzlerce spekülasyon var. Kökten Kopma Sendromu Bu konuda ikinci ünlü isim ise Fransız Doktor Larey. Larey, dünya tıp literatüründe bir günde en optimal bir şekilde 250 bacak ya da kol keserek insanları ölümden kurtarmasıyla da ünlüdür. Sadece bununla kalmamış doktor Larey; aynı zamanda Fransız ordularında “yurtsama”, yani yurdundan uzaklara giden askerlerin gösterdikleri psişik bozuklulukları da incelemiş. İnsan bugün bile bunları şaşırarak okuyor. O kaos içinde bunları nasıl tespit etmiş, nasıl anlatmış? Olayın böyle bir gelişmesi var. Hekimce daha ciddi yaklaşımlar Birinci Dünya Savaşı’nda oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda tesadüf üçü de Müslüman kökenli Tatar, Avusturya askerlerine tutsak olmuşlar ve Viyana Askeri Hastanesi’ne yatırılmışlar. 1920 yıllarının başında Alain adında Avusturyalı bir hekim bunları birbirlerinden ayırıp da, Avusturya askerlerinin yanına koyduğunda, yani kendi dillerini konuşamadıkları duruma geçtiklerinden bir süre sonra üçünde birden ağır depresyon, korku, hezeyanla karışık bir tablo gözlemlemeye başlamış. Bundan beş ay sonra ise ünlü alman psikiyatrı Grepellin, ilk defa, “kökten kopma sendromu” diye bir olayı en anlaşılır, radikal bir biçimde açıklayan tıbbi tebliğini sunuyor dünyaya… 1920’den bu yana pek çok araştırmacı, bizim gibi göçmenlik sürecine katılan insanların gösterdikleri ruhsal bir takım gerginlik olaylarını ya da rahatsızlıkları, genellikle “kökten kopma sendromu” olarak da değerlendirebiliyor. Bu olayın nasıl geliştiği, bugün biraz daha değişik açılardan değerlendiriliyor. Aslında şöyle de bir şey saptamak mümkün: Günümüzden 2600 yıl evvel bile, yani tarihin ünlü babası denilen Herodod, yazılarında, “kendi kentinden başka yerlere gidenlere görülmeyen şeytanın eşlik ettiği söylenir” diye not almış. Demek ki, kentini bırakıp da başka bir yere giden insana bir tuhaflıklar oluyor ki, “şeytan eşlik etti” diye düşünülüyor. Ama bundan daha önce de, din kitaplarında da, yani Adem ile Havva’nın ünlü elma macerasından sonra insanın cennetten kovulması da, özellikle Hıristiyan din kitaplarında devamlı bir yurt hasreti olarak değerlendiriliyor ki, yabancı düşmanı hareketlerde kilise hep böyle bir temelden yola çıkarak yabancıların yanında yer alıyor; eğer alırsa… “Biz hepimiz anayurttan kovulmuşuz, biz hepimiz yeni bir yurt arayışı içindeyiz, dolayısıyla da yabancı yoktur, hepimiz yabancıyız bir anlamda” diye. Böyle güzel, kökten hoş bir davranışları var. Aşağı yukarı beş altı tane İsviçre kökenli yurt hasreti sözcüğü var. İsviçre’de, özellikle bu Basel merkezli yörelerde yurtsamaya verilen çeşitli adlar var. Sonradan bu kelimler Almanca “Heimweh” çatısı altında birleşmişler. Bu dinsel kitaplardaki yurt arayışından sonra, edebiyat alanındaki en büyük özlem Homerus’un kitabındaki meşhur Odiseus’unkisi… Hatırlamak istiyorum, biliyorsunuz Odiseus yirmi sene kendi yurdunu arama, kendi yurduna kavuşma çabası içinde kan ağlamış. Tanrılar tarafından yurduna dönmesi önlenir, ama Odiseus yılmadan, yirmi yıllık bir macerayla yurduna dönme çabası içindedir ve kulağına sürekli yurdundan sesler gelir. Arkadaşlar, bu işin tarihçe tarafı. Göç Olayı Bir Travmadır Bugünün modern tıbbı, özellikle de psikanalizi önemseyen hekimler, özellikle 20. yüzyılın artan siyasal göçlerini de araştırarak, göç olayına nasıl yaklaşıyorlar? Göçmen insanın ruhsal durumunda neler oluyor? Söylenen şey şöyle özetlenebilir: Göç olayı her şeyden önce bir travmadır. Yani Türkçesiyle bir örselenmedir. İnsan doğduğu, büyüdüğü, çocukluk dönemini geçirdiği ve kendini ilk kanıtlama dönemini annesi, babası, çevresiyle yaşadığı, o kültürle ilk karşılaştığı yerden ayrılıp da başka yerde yaşamak zorunda kaldığı zaman, olumlu ya da olumsuz olsun bir tür travma, örselenme yaşıyor. Bu travmanın ya da örselenmenin ruhbilimleri açısından önemi nedir, nasıl değerlendiriliyor? Travma Yunanca kökenli bir kelime, örselenme, zedelenme anlamına geliyor. Tıpta çok kullanılıyor. Örneğin cerrahide, genellikle bir kazada ya da sert bir şeyle bir dokunum, iskelet sisteminin zarar görmesi, kırılması… Trafik kazasında kafanın bir yere vurulması kafa travması… Bir kemik kırılıyor ya da beyin sarsıntısı geçiriliyor. Ama bunu ruhbilimleri biraz değişik yorumluyor. Psikiyatri açısından durum şöyle: İnsanın, dış uyaranları artık sağlıklı bir biçimde algılayıp bunlara uygun yanıtlar veremediği, savunma mekanizmalarını aşan bazı yeni ve aşırı ortamlar, ruhsal dünya için, kişilik için travmatik olmaya başlıyor. Örneğin dilini iyi anlamadığımız bir topluma girdiğimiz zaman, o dile gramatik olarak büyük ölçüde hakim de olsak, satır aralarında söylenenler, yaşamın kendi iç dinamiği içinde olan bir takım gizli şeyler kalıyor. O sende bir soru işareti bırakıyor. Giderek bu tür uyarımları insan travmatik olarak yaşamaya başlıyor. Zaman içindeki birikimi, bu çok önemli, belli bir süre sonra normal kişilikte belli bir ruhsal gerilim ortaya çıkarıyor. Bu ruhsal gerilim bir hastalık mı? Hayır. Kesinlikle hastalık değil. Bu sadece bir alarm durumu… Ama bu gerginlik durumunda ne oluyor? Kendisinin tümünü anlamadığı bir ortamda güvensizlik başlıyor. Bir tür iç huzursuzluk başlıyor. Bir matlaşma durumu başlayabiliyor. Durgunlaşma, donuklaşma, rahat hareket edememe… Yani yavaş yavaş geri çekilme durumu gibi bir tür canlılık azalması… Ben burada bir şey söylemek istiyorum. Bütün bu söylenenleri her akıllı psikiyatrın mutlaka kendi iç dünyasının süzgecinden geçirerek söylemesi lazım geldiğini düşünüyorum. Ben de bir göçmenim ve bunları çeşitli biçimlerde kendi içimde de duydum. Zannetmeyin ki, buraya oturup hiç duyumsamadığım bir durum üzerine ahkam kesiyorum. Bu Freud örneğinde de vardır. Bilirsiniz, biz modern psikiyatriyi biraz da Freud’un kendisinin geçirdiği ağır melankoliye borçluyuz. Burada söylemeye çalıştıklarımı en azından zaman zaman ya da çok zaman kendim yaşamamış olsaydım, bunları bu kadar açık yüreklilikle ifade edemezdim. Cemaat Toplumları ve Modern Toplumlar Arasındaki Uçurumlar Şimdi böyle bir travmatik durumu tespit edersek, bunun prizmasında, göçmenlik sürecine başlamış herhangi bir insanda nelerin olup bittiğini bir adım daha yaklaşarak anlamaya çalışırız. Bu bağlamda göçmenlik, her şeyden önce bir kopuşlar olayıdır. Göçe başlayan insan bulunduğu yöreyi -bu iç göç olur, dış göç olur aşağı yukarı fark etmiyor- terk ediyor. Bu göçlerde, insanların içinde doğduğu, büyüdüğü kalıplandığı bölgeden mekansal, zamansal, tarihsel, kültürel kopuş başlıyor. Bunlar bu kadar önemli mi? Meraklısı için çok önemli. Bir kere mekansal kopuşu anlatmaya gerek yok, burada herkes onu kendinde yaşıyor. Ama zaman olayı galiba bizim kültürlerde pek tartışılmıyor. Ancak, bu olağanüstü önemli… Her mekanın ayrı bir iç psişik zamanı oluyor, bir zaman akışı oluyor. Yani Ankara’nın iç zaman akışıyla, İstanbul’un zaman akışı mutlaka birbirinden farklı. Orada yaşanan zaman, oradaki hayat süreci çeşitli yerlerden çok farklı… Bir de o akışa anlam verebilmek sorunu var. O akışı anlamlandırmak da, ayrıca bir farklılık oluşturuyor. Şunu söylemek biraz daha somutlaştırır belki. Genellikle cemaat içinde yaşayan toplumlarda, -ki, Türkiye’yi, bizim kültürü, Türk İslam kültürünü buna yakın görmemiz mümkün- insan o toplumun içine girdiği zaman, o toplumun yıllardan beri, yüzyıllardan beri süregelen geleneksel zamanını değiştirmekle yükümlü görmez kendini. Varolana uymaktır asıl olan… “Böyle gelmiş, böyle gider” lafı biraz abartılmış olsa da, böyle bir espriyi içinde taşır. Tıpkı kendinden öncekiler gibi davranılır, yapılması gerekenler aşağı yukarı bellidir. İşte, şu yaşta evlenilecek, çocuklar olacak, makul bir zaman dilimden sonra da ölünecek. Böyle bir şey alışagelmiştir. Sosyoloji ve psikiyatri dilinde, buna organik zaman deniliyor. Bu organik zaman, aslında çok da rahat, güzel bir zamandır. Mutlu bir yaşam tarzını da içerir, çünkü insanı çok fazla bir şeyler yapmaya zorlamaz. Çünkü toplumun sizden bilinenler dışında bir beklentisi yoktur. Cemaat içinde genelde geleneksel tarzda bir hayat sürülür. İçine girilen topluma aktif katılındığı zaman ise durum değişiyor. Toplumun zamanını değiştirmeye başlamak gerekiyor. “Erlebnis” demek için dönüşümlerin dizginlerini insanın birey olarak kendi eline alması lazım. İşte modern toplumlarda sürdürülen yaşam bu. Onun için bizdeki hayatla batı toplumları, modern yaşam arasında belli bir fark var. Dünyaya bakışın temelinde bir farklılık var. Burada mutlaka toplum sizden aktif bir şekilde yaşamı değiştirmenizi bekliyor. Öbüründe ise siz yaşamı değiştirmeye ezkaza kalktığınızda, size büyük eleştiriler geliyor. “Neden değiştirdin, neden bilindiği gibi, şimdiye kadar olduğu gibi hayatını sürdürmüyorsun” diye… Geleneksel toplumdan gelip, modern toplumun içine girmiş olmamız basit bir süreç değil, sıkıntılarla dolu… Burada karşılaştığımız belki de en önemli sıkıntı, yeni toplumun beklentisinin çok fazla olması. Oysa biz çok beklenti değil de, günlük işimizi sürdürelim, ondan sonra kendi hayatımıza, klasik geleneksel hayatımıza, müziğimize, esprimize, yemeğimize dönelim istiyoruz. Bu beklentiyi şu veya bu şekilde duyumsamaya başladığımız zaman, önceden sözünü ettiğim psişik durum biraz daha gerginleşmeye, sıkıntılarımız biraz daha artmaya başlıyor. Yeniden Kök Salma Kolay Olmuyor Peki bu zamansal, mekansal, tarihsel, kültürel kopuşlar sürecini yaşayan o göçmen insan, göç sürecine katılmış insan, yeni geldiği topluma ne ölçüde katılabilir? Benim bu soruya, can sıkıcı da olsa, edebiyat bilgisinin de yardımıyla vereceğim cevap pek olumlu değil. Kopuşu yaşayan birinin, o içine girdiği yeni toplumda yeniden kök salması, -kökten kopma sendromunda söylenmek istenen espri de zaten bu- kökten kopan yetişkin birinin yeni bir yere kök salması pek kolay olmuyor. Bir takım temaslar oluyor, bir takım ilişkiler kuruluyor, ama sonuna kadar, yani yeniden orada eskisi gibi çiçek açması oldukça zor. Bu, her ulustan insan açısından aynı şekilde geçerli. Göçmenlik Psikolojisi ve Psikosomatik Rahatsızlıklar Bu arada, şöyle bir şey de sorulabilir: Göçmenlik psikolojisi diye bir şey var mı? Göçmene özgü hastalık demek mümkün değil. Ancak, göçmenlik yaşantısı insanı belli bazı rahatsızlıklar için potansiyel bir hazırlığa sokuyor. İnsanı biraz daha gergin bir ruh durumuna sokuyor. Bu hapse giren için ya da toplama kampına giden insanlar için çok daha ağır olabilir. Yani belirli bir gergin, psişik duruma sokuyor. Ve bu gergin durumda insanlarda görünen bazı rahatsızlıkları biz bazı kümelerde topladık. Örneğin, 1980’de bizim kliniğe bir yıl içinde gelen Türkiye kökenli insanlarda gördüklerimizin yüzde 70’i psikosomatik şikayetlerdi. Bu yüzde 70’in en az yüzde 70’i de kadınlardı. Kadınlarda olan şikayetler genellikle çeşitli ağrılar, çeşitli organ şikayetleriydi. Bazı İlginç Örnekler O zamanlar bana çok çarpıcı gelen bir örneği burada aktarmak istiyorum: Bir kadın birkaç haftalık bir zaman dilimi içinde zannediyorum 244 tane mide filmi çektirmiş. Büyük bir felaket tasviriyle anlatılan bu mide şikayetlerini duyan her doktor, mide patladı diye düşünüyor ve hemen mide filmi çekiyorlar. Yani bu kadın 244 filmle kliniğe yattı ve biz onu anti-depresif bir tedaviyle birazcık olsun sağlığına kavuşturabildik. Buna karşın erkeklerde görünen belirtiler biraz daha değişikti. O zaman, “akut paranoit reaksiyon” diye tanımladığımız 20 küsur vaka gördük erkeklerde. Olay şu bakımdan ilginç, belirtiler gözlemlediğimiz erkeklerin Almanya’ya geliş, kalış süreleri oldukça azdı. Yaklaşık beş yıllık bir dönemdi. Yeni gelinmişti, toplum yepyeniydi. Özellikle dil olayı büyük bir sorun durumdaydı. Hemen tümü kırsal kesim insanı olan erkekler, ailenin bütün yükünü birlikte getirmişlerdi, memleketlerindeki bütün bağları atıp gelmişlerdi. Almanya hakkında hiçbir bilgileri yoktu. İşyerlerindeki ufak bir sürtüşme gibi bir olayla gelişim gösteren süreç ve birkaç günde ortaya çıkmaya başlayan ağır bir korku, bilinç bulanıklığı, hezeyanlar, halüsinasyonlarla başlayan bir “akut psikoz” tablosu… Bu durum, klinikte birkaç haftalık çok ciddi bir tedaviyi gerektiriyordu. Bizim kliniğe yatıp da ölen olmadı, ama bu durumda gereken tıbbi müdahele yapılmasaydı onların birkaçı kaybedilebilirdi. Konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Ege bölgesinden gelen otuz yaşlarında bir genç erkek. İlk önce hanımı Almanya’ya geliyor. Biliyorsunuz o zamanlar hanımlar önce geldiği zaman beylerini getirmesi daha kolay oluyordu. Erkek biraz daha sonra geliyor. Yapısı itibariyle biraz da bıçkın bir tip. Hala pantolonunun arkasında şöyle küçük bir çakı taşıyan tiplerden. Yumurta topuk ayakkabılarının arkasına basan ve gezen bir tip. Hanımı birkaç yıl önce gelmiş. Çok parlak ve çok akıllı, oldukça da güzel bir hanımdı. Almanca’yı öğrenmiş, işini iyi kurmuş. Hanım ön planda, erkek bütün işlerde hanımın birkaç adım arkasından gidiyor. Hemen iş bulamamış ve evin içinde ev işleriyle uğraşıyor. Hanım çalışıyor, parayı getiriyor. Bütün Türklük alt üst olmuş. Aradan birkaç ay geçtikten sonra hırçınlaşmaları birdenbire aşırı derecede artıyor. Bir gün evdeki eşyalar kapının arkasına yığılıyor. Adam başlıyor hezeyanlara: “Bütün dünya bana düşman. Polisler gelip, beni alıp götürecekler.” Eline geçirdiği bir tabancayla hanımı, çocuğu evin içine hapsediyor, onları bağlıyor ve evi korumaya hazırlanıyor. Bu duyuluyor ve polis çelik yeleklerle filan camdan içeri giriyor. Böyle olaylar Almanya’da sıkça yaşanıyor. Öyle “Nato manevrası” gibi yakalanıyor ve yüksek doz ilaçlar verilmiş olarak, kelepçelerle bağlı halde kliniğe getiriliyor. Ama psikiyatride genel bir eğilim vardır. Bir hastalık, bir ruhsal sıkıntı ne kadar patırtılı gürültülü başlarsa, o kadar çabuk geçer. İyileşme, sağlığına kavuşma şansı o kadar fazladır. Bunlar gerçekten de, iki üç haftalık tedaviden sonra oldukça düzelerek taburcu ediliyor. Unutamadığım bir başka psikoz olayı ise şöyle: Almanya’da işleri iyi durumda olan Karadeniz kökenli genç bir hasta, köyüne gidiyor. Tabii, bu göçün başka bir yüzü. Almanya’da bir takım hoş şeylere alışmış bu genç, köyüne gidince birdenbire yoğun bir korkuya kapılıyor. Sanki kendisini köyünde tutacaklarmış ve bir daha hiç oradan çıkamayacakmış gibi bir duygu içinde. “Dağ tepesinde” diyor, “bir kara kuşun ağzımın içinden karnıma girdiğini hissettim. Bir kuş ve o kuş beni o tarlaya çivilemek istiyordu.” Ondan sonra en kısa yoldan Almanya’ya geliyor ve eline geçirdiği her türlü kusturucu ve ishal yapan ilaçları içiyor ki, içindeki o kuş çıksın. Tabii, bakıyor kuş çıkmıyor, bu sefer devamlı koşuyor. Günlerce haftalarca koşuyor ve baş aşağı yatıyor ki, kuş içinden çıksın. Devamlı koşan ve kusmak isteyen bir insan ve polisler onu alıp getiriyorlar. Yatakta da rica ediyordu ki, baş aşağı yatırılsın ve o kuş çıksın diye. Uygun ilaçlarla tedavi edildi ve sonra kendisi de gülmeye başladı olay üzerine. Bir Tehlikeye Dikkat Bu noktada bir tehlikeye de dikkat çekmek gerekir sanıyorum. Doktorlar bazı durumlarda yanılabiliyorlar. Hiç bir röntgen çekilmeden, hiçbir işlem yapılmadan, psikosomatik rahatsızlık, yani “göçmen hastalığı” diye teşhis konuluyor. Bunun örnekleriyle karşılaştık. Arkasından işte beyin tümörü ya da akciğer kanseri çıkıyor. Tabii ki, bazen çok geç kalınmış oluyor. Bu büyük bir tehlike. Hiç bir şekilde özrü olmayan bir hata. Böylesi bir olayı bir genç delikanlıda yaşadık. Baş ağrısı, baş ağrısı, baş ağrısı… İlk izlenim, bu tipik bir köy özlemi durumu. Baş ağrısı filan derken, bir de gördük ki, organik bir şey var. Bir bakın, bir de “EG” çekelim. Bir de baktık ki, iri bir kanama, yarım elma büyüklüğünde bir kanama ve yaygınlaşmak üzere. Hemen müdahale edildi ve genç kurtuldu. Böyle bir çok olay oluyor. Ben onun için her şeye rağmen baştan film çekilmesinden yanayım. Benlik Bilinci Arkadaşlar konuyla ilgili bir adım daha atıp, tıpta çok kullanılan bir kavramı, konuya yabancı olanlara biraz sıkıntı verse de, anlatmak istiyorum. Ama konuşmayı götürmek bakımından çok önemli. Psikiyatride “benlik bilinci” diye bir laf var. Benlik bilinci, kişinin kendisinin kim olduğunu bilmesi, ben benim diyebilmesi olayı. Bu olayda benlik bilinci, yazgı belirleyici derece önemli. Çünkü, bütün bu bizim göç sürecinde ya da başka süreçlerde, günlük yaşantıda karşılaştığımız olaylar, o bizim en iç, en çekirdek bölümümüz olan benlik bilincinde yansısını buluyor. İnsanda, ancak kendisinin haberdar olabildiği bir yer var. Dış dünyada başka hiç kimse benlik bilincimiz hakkında bir bilgi sahibi olamaz. Onu sadece biz biliyoruz ve bu tür, bizim rahat yaşamamızı engelleyen, kendimizi evimizdeki gibi hissetmemizi engelleyen herhangi yabancı bir ortamda, üzülmeye başlayan, “bana neler oluyor böyle?”, “ben neredeyim?”, “kimim?” filan diye soru sormaya başlayan bölüm, o benlik bilinci bölümüdür. Ne zaman ki, o benlik bilinci bir miktar huzursuzlandıktan, bir miktar rahatsızlandıktan, bir miktar matlaştıktan sonradır ki, zaten bizde bir takım organ şikayetleri başlıyor. Ya da daha ileri gidip psikoz durumu ortaya çıkıyor. Nasıl oluyor bu? Kas Kasılmaları Hep denir ki, bütün kas kasılmaları bir miktar bilinç dışı, benlik bilincinin üzgünlüğüne daha doğrusu korkusuna bağlıdır. Korkan insanın kasları kasılır. Genel bir laf bu. Wilhelm Reich’ın çok güzel tespitleri vardır, der ki, “her kas kasılmasının belli bir psikopatolojik öyküsü vardır.” Genellikle bizim insanlarımızda görülen yaygın sırt ağrıları, yaygın bel ağrıları, baş ağrıları, aslında, uzun süreler içinde yaşandığı halde ayrıntıları bilinmeyen bir toplumun neden olduğu kronikleşmiş korkunun sonuçları… Bu korkuyu öyle büyük bir korku olarak algılamayalım, ama kendisini babasının evinde gibi hissetmediği bir yerde yaşayan insanların hissettiği huzursuzluk, belli bir dönem sonra kas kasılmalarına neden olabiliyor. Ne demek kas kasılmasının ruh bilimsel çözümü? Bu kas kasılması, bir anlamda, içimizdeki o benliğin bir bölümünü olsun ikinci bir zırhla örtme çabasıdır. Yani bir panzerle içimizin o bölümünü, dış dünyanın saldırılarına, uyarılarına karşı bir tür koruma refleksidir kasların kasılması. Genellikle görünmeyen, bilinmeyen düşmanın hep arkadan geleceği tahmin edilir. Ama bütün hayvanlarda da bu böyledir. Bir kedi, bir köpek çok uzaklardan bir düşman sesi duydukları zaman ilk önce bütün ense kasları kasılmaya başlar. Bizdeki eklem ağrıları, sırt kasları ağrıları gibi en yaygın psikosomatik şikayetlerin çoğu zaman böyle bir nedeni var. Yani, kronikleşmiş olumsuz yaşam koşullarına karşı bir tür savunma mekanizması… Çok sadeleştirerek anlatmaya çalışıyorum, bunun daha ileri gittiği bir dönemde, eğer artık benlik bilinci belli bir gücünü iyiden iyiye bu savunma mekanizmasını kurmaya ayırıyorsa, o zaman bu koşullarda, kişi benliğin bir bölümünü gözden çıkarır. Ne demek bu gözden çıkarmak? Psikiyatride benliğin bir bölümünün gözden çıkarılması olayı, daha ileri düzeyde bir rahatsızlığın başlama aşamasını çağrıştırır. O zaman benlik, artık kendisini o hale getiren gerçek dünyayı bir fantezi dünyası gibi yaşamaya başlar. Bu herkes için söz konusu, ama göçmenlikte bunun belli bir potansiyel tehlike içerdiğini söylemek mümkün. O zaman bir bakıyorsunuz ki, büyük sıkıntıları olan, büyük korkuları olan bir insan elinde bir zincir şarkı söyleye söyleye sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Bir küçük depresyona, bir küçük psikoza girmenin ön yolları böyle başlıyor olabilir. Sorular ve Cevaplar Çocuklara Yansıtma ve Sarkaç Psikolojisi İkinci kuşak, göçmenlik psikolojisini nasıl yaşıyor? Serol Teber: Ancak uzun süren korku, kendini evinde hissetmeme duygusu insanlarda giderek artan boyutlarda bir takım psikozlar yaratabilir. Şimdiye kadar anlattıklarım hep birinci kuşakta gördüklerim, tespit ettiklerim. Bunun ikinci kuşağa yansıması nasıl oluyor? Genellikle evde konuşulan her olay, gergin hava, evdeki psişik durum çocuklara şu veya bu şekilde mutlaka yansıyor. Çoğu zaman, bizdeki olumsuz anılar tıpkı onların yaşam öyküsüymüş gibi onlar tarafından özümseniyor. Öyle ilginç bir şey ki, o ilk göç olayını yaşamamış çocuk, yaşam öyküsünü birine anlatırken, içtenlikle, o ilk annesinin babasının öyküsünü de kendi yaşam öyküsüne katarak anlatıyor. İlk önce onlara sahip çıkma isteğiyle başlayan bu durum, bir süre sonra gerçekten de onun öyleymiş gibi anlatmasına dönüşüyor. Buna “sarkaç psikolojisi” deniliyor. Yani bir sarkacın gidip gelmesi gibi, çocuğun benlik bilinci de, kişiliği de annesinin babasının yaşam öyküsüyle kendi yaşam öyküsü arasında gidip geliyor. Belli bir süre sonra da, yaşam öyküsünün hangisi kendisinin, hangisi annesinin babasının olduğu sınırı kalkabiliyor. Öyle gerilimli evlerde, gerilimli şartlarda biraz psikoz boyutlarına varmış durumlarda, çocuklar için olay daha da zorlaşıyor ve çocuk bu ayrımı yapmakta giderek daha da zorlanıyor. Önemli şeylerin evde konuşulması mutlaka gerekli, ama çok abartarak da yapmamak gerekiyor. Hepimize oluyor. Mesela ben uzun süre Türkiye’ye gidemez durumda yaşadım. Onu o kadar çok anlatmışım ki, benim oğlum iki üç kez beni ciddi bir şekilde uyarmak zorunda kaldı. “Yeter artık” dedi. Bunu yapmak hataysa şayet, hepimiz yapıyoruz. Ben de çok yapmışım. Oğlumun uyarması çok yararlı mı oldu bilemeyeceğim, ama kendimi artık frenlemeye çalışıyorum. Bizim bilebildiğimiz kadarıyla, üçüncü kuşakta bile bu göç olayının izleri şu veya bu şekilde kalıyor. *** Sevgi ve Nefret Yan Yana İkinci nesilden bir insan, kendini ebeveynleriyle özdeşleştirerek anlatıyor. Yaşarken de bu böyle mi? Serol Teber: Kısmen… Zaman zaman hepimiz gireriz psikoz durumuna. Burada ilişki çok karışık. Bir yandan ruhbiliminin en keyifli, en güzel yerleri, çünkü nefret ve sevgi ilişkisi bu durumlarda çarpıcı bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Bir yandan böylesine sıkıntı geçirmiş ana babaya karşı büyük bir sevgi ve saygı. Bu saygı onlarla özdeşleşmeyi getiriyor. “Öyle bir olayım ki”, diyor “o saygıyı ben de paylaşayım.” Diğer yandan, ondan kaçmak, kopmak ihtiyacı. Her çocukta ortaya çıkar, bu sevgi nefret ilişkisi. *** Savunma Mekanizmaları ve Sonuçları Kişilik ve benlik arasında nasıl bir ilişki var? Serol Teber: Benlik bilincinin bulanması göçmenlikte en sık rastlanan olaylardan biri. Benlik bilincinin bulanması ve gerginleşmesi, giderek benlikle kişilik arasında bir farklılaşma şekline dönüşebiliyor. Kişilik, benliğin dış dünyayla temasta olan kesimi. Herkesin kişiliği içinde bulunduğu koşullara göre değişir. Her göçmen insanın kişiliğinde eskiye göre bir miktar değişme, bir dönüşüm var. Nasıl bir değişme? Günlük koşullara, kişiye göre değişen depresif, korkulu, kuşkulu, öfkeli bir zemin. Var olan her şeyden kendini bir miktar geri çekme, kendi içine kapanma eğilimi son derece doğal bir savunma mekanizmasıdır. Onu öğren bunu öğren, bütün bunlardan bıkan, yorgun düşen insanın, artık uyarım gelebilecek olası her yere ince ince duvarlar örerekten kendisini küçük mat bir dünyanın içine doğru çekmeye başlaması olayı. *** Kadınlar Daha Fazla Baskı Altında Kadınların durumu erkeklere göre daha ağır denebilir mi? Serol Teber: Organik depresyon kadınlarda genellikle sindirim sisteminde ifadesini buluyor. Aslında kadınlardaki bir çok mide, bağırsak şikayetleri de depresyonun bir çeşidi. Sıkıntısını dile getiremeyen insanlar, ben depresyondayım deme şansına sahip olmayanlar, ancak organsal bir acıyla, organsal bir mesajla kendi durumlarının iyi gitmediğini gösterebiliyorlar. Üçüncü Dünya Ülkeleri, Akdeniz Ülkeleri insanlarında, kadınlarda buna organ depresyonları deniyor. Erkeğe o hak tanınıyor. Bizim kültürümüzde kadında o hak daha yok. Son zamanlarda bizim kadınlarımızda sık sık rahim, cinsel organlar, karın ağrıları görünüyor. Kadın doktorları çaresiz durumdalar ve devamlı psikiyatrlardan yardım istiyorlar.