Archive for January 28, 2015

Avustralya Gunu

26 Ocak Resmi tatildi, Avustralya gunu. Gecen yilki gibi bu yil da kutlamalarin yapildigi alanin hemen arkasindaki buyuk bloklarda oturan arkadasimizin evine gittik, havai fisekleri 16. kattaki evinin balkonundan izledik. Kutlamalardan aklimda kalanlar: Ucretsiz akitiviteler: Pony ve Deveye binme, cocuklar icin envai turlu lunaparkta binilen seyler (rides deniliyor), su eglence parki, sulu kaydirak, topun icine girip donme, go-kart, tirmanma duvari, sisme ziplama alanlari, rodeo, golf, hayvan ciftlikleri, yuz boyama. Ortalik cocuk doluydu tabi ki, ve uzuuuun uzun siralar beklemek zorunda kaldik. Isin iyisi, kaynak yapan kimse olmadigi icin sirada beklemek o kadar koymuyordu, ilerliyordu bir sekilde. Ama sicaktan pistik, zararli isinlar resmen kavurdu bizi saat 4 te cikmis olmamiza ragmen. Havada jetler, dumanli pervaneli ucaklar show yapiyor, helikopterler yazi tasiyor filan, yani butun sehir seferber olmustu kutlamalar icin. Avustralya`nin cok kulturlu olusunu en guzel orada gorebilirdiniz, oradaki insanlarin yuzde 85 i yabanci uyruklu idi, farkli diller konusuluyordu. Bayram oncesinde Avustralya gununun irkciligi oven veya gocmenlik karsiti bir gun olmidigi yonunde paylasimlar yapildi. Kutlamalarin amaci farkli kulturleri bir potada eritebilmek, uyumlu ve hosgorulu bir toplum yaratmak.
Bu acidan Avustralya`yi cok takdir ediyorum. 72 milletten insani bir arada, bir butunmus gibi hissetirebiliyor, oysa Turkiyem`de paylasilan butun ortak gecmise ragmen herkes otekine yabancilastiriliyor:(

Bu arada Abbott hukumeti School Kid Bonus`u income based yapmis:( Okula giden cocuklara kirtasiye yardimi yapiliyordu yillik 400 dolar. Artik belli bir esigin ustunde kazaniyorsan bu odeme yapilmayacakmis. Komsumun 3 cocugu vardi, kadin bayagi bir sikayet ediyordu dun. Insallah bu, bu hukumetin son nane yemesi olur zira kimse memnun degil bu meymenetsiz Abbott`tan.

Porridge

Masallardan duymus kizim, anne ne olur bir gun bize porridge yap dedi, cok merak ediyorum. Hic yemedim, yapmadim, nasil yapildigini da bilmiyorum ama bulmak zor degil, yulaf alip internetten tarifini izledim. Bugun sabah kahvaltida porridge yedik:) Cok ilginc geldi. Birincisi, insanin hic tadini bilmedigi seyleri denemesi, ozellikle de yetiskinken yani artik pek fazla “ilk“ olmayinca hayatinda, cok farkli hissettiriyor. Ikincisi, yabanci bir ogretmen arkadasim “gozumde tutuyor“ diye tarif etmisti bu yulaf lapasini, eh iste o kadar super lezzetli degil ama kotu de degil. Ucuncusu de bu sabah kahvaltida bu tarifi denemek, insana bir cesit “dunya vatandasi oluyorum“ hissi yasatiyor. Oyle iste, kucuk bir lapadan taa nerelere…
Gecen gun eski okuldaki asistan arkadasim ile Swan Valley`e gittik. Yolda ari ciftligi, uzum baglari, cikolata fabrikalari, nehir, saraphaneler, vs sagimizdan solumuzdan akarken kendi kendime “Allah`im nasil bir yer bu Perth, her sey var, bir insanin hic cani sikilir mi burada?“ diye dusundum. Arkasindan uzun yillardir burda yasayan arkadasimla bunun muhabbetini ettik, ogrendim ki benden farkli olarak buranin OLDUKCA SIKICI oldugunu dusunen coook buyuk bir cogunluk var. Ozellikle Avustralya`nin oteki sehirleri ile kiyaslandiginda Perth cok uyuz kaliyormus, otekiler canli, hareketli, neseli, gece uyumayan, insanlarin ve yasamin hizli aktigi, alisveris acisindan havali sehirlermis. Perth ise ruhu cekilmis insanlarin yasadigi, ruhu cekilmis bir sehirmis:)) Yazarken komigime gidiyor, sablonlar, etiketler nasil bir sehir imaji ciziyor, nasil da etkiliyor duygulari. O konusmayi yapincaya kadar hayatimdan cooook menundum ama simdi icime kurt dustu, acaba oteki sehirler nasildir diye merak etmeye basladim. Bana sorarsaniz hersey cok guzeldi, tahil ambarina dusmus fare gibiydim. Ustelik bu konusmanin ustune, cok sevdigim bir arkadasimin bu sehirden cok SIKICI ve KUCUK oldugu icin ayrilmayi planladigini ogrendim. Iyiden iyiye killanmaya basladim:) Aman ben de bir seyden geri kalmayayim!!!
Aklima bir hikaye geldi, bir zamanlar bir kiral “bana ulkemdeki en mutlu adami bulup getirin“ diye bir ferman salmis. Her yeri aramis tarmislar, herkesin ufak da olsa bir derdi uzuntusu varmis, kimse o en mutlu en huzurlu insan tanimina uymuyormus. Derken askerler bir ormanin derinliklerinde kendi halinde bir ormanci bulmuslar. Adam o kadar neseli, hayatindan o kadar memnunmus ki, gozlerinden mutluluk akiyormus. Sorduklarinda da gercekten kulubesinden, isinden, yasantisindan cok mutlu oldugunu soylemis. Hemen adami alip kirala goturmusler. Kiral ulkesindeki bu en mutlu adam ile cok gurur duymus, bu adami bir hafta sarayinda konuk etmis, ona en guzel kumaslardan kıyafetler diktirmis, rahat yataklarda yatırmıs, enfes yemekler yedirmis. Bir hafta sonra adam saraydan ayrilirken oyle bedbaht, oyle muzdarip imis ki, Kiral`a beddualar etmis, lanetler okumus. Sorduklarinda ise, “Bu gune kadar kendi yagimda kavrulup mutlu bir yasam suruyordum, simdiyse oyle guzellikere sahit oldum ki, butun tadim tuzum, keyfim kacti, artik hep o gorduklerimi ozleyecegim“ demis.
Yani, su huzursuz insanogluna dunyada rahat yok! Sahip olmadiklarimizin kolesi, olduklarimizin ise nankoruyuz. Bir seye olan hevesimiz, sadece elimize gecene kadar. Turk filmlerindeki zengin fabrikator ogullari gibi, birine, bir seye sahip olduktan sonra hevesimiz kaciyor. O bir zamanlar canla basla istedigimiz seyi kirli bir mendil gibi bir kenara atiyoruz. Isin kotusu kendi adima konusayim, sanki beynimde bir masanin ustunde cam bir fanus var. O fanusun icinde isil isil parlayan bir obje var, bir sekilde onu aliyorum veya ediniyorum. Hemen arkasindan hoop yeni bir sey beliriyor, bu sefer ona sahip olmak icin ugrasmaya basliyorum. Sanki hayat o olmadan hic devam etmeyecek gibi, sanki butun mutlulugum ona bagliymis gibi! Oysa bu tuzaga dusmemek icin bazen durup kendimle konusuyorum ama neredeyse otomatige baglamis oldugum icin cogu zaman farkinda olmadan kendimi boylesi bir cikmazda yakaliyorum. Belki de ben boyle genlere, boyle bakis acisina sahip oldugum icin bugun burada, bu ulkede bu hayati yasiyorum ama gozden kacirmamam gereken sey, durup sahip olduklarim icin sukur etmek ve onlarin tadini cikarmak. Artik Turkiye`de beynimi kemiren kaygilarimdan hic biri yok, ama caliskan beynim yine de varmis gibi ayni tempoda devam ediyor. Okudugum bilimsel bir yazida, insan beyninde bugunku yasam kosullari yuzunden artik farkli bir egilim oluyormus. Mesela TV`de soguk bir bardak kola gorursen ve evde kola varsa veya ulasabilecegin bir yerde varsa hoop dusunmeden hemen kalkip onu aliyormussun. Beyin bu tur istekleri filtre etmemeye basliyormus bir sure sonra. Eski zamanlarda yoklukta, imkansizlikta, nerde her istedigini hemen almak? Ister istemez bekliyordun ama simdi gittikce doyumsuzlasiyoruz. Canimiz ne istediyse – cay/ kahve/ dondurma/ muzik/ film/ kitap/ dus/ uzanmak/ uyumak/ gezmek/cocuklar icin -paten kaymak/ bisiklet/ trampolin/ I-pad/oyuncak/skype – hemen yapabiliyoruz. Canimiz istemeyi hic birakmiyor ama arkasindan gelmesini umdugumuz, bekledigimiz mutluluk ve tatmin hic gelmiyor- o kadar da sey degilmis- diyen bikkin bir ses duyuyoruz o kadar!
Ben yetiskinim ve bunlarin farkinda olmak degistirmek icin bir adimdir ama cocuklarimiz baslarina ne geldigini anlayamadan `CANIM SIKILIYOooo` nidalari esliginde sebebini bilmedikleri bir tatminsizlik batagina dusuyorlar. Bu yuzden kendime diyorum, onlari eglendirmek zorunda degilsin, birak biraz canlari SIKILSIN, psikologlarin dedigi gibi “Be Bored Honorably“

Konu nerden nereye geldi, bilmiyorum nasil oldu. Haydi ben kactim, gidip biraz soyle bir cay iceyim de keyfim yerine gelsin. Sizin de zamaniniz varsa asagidaki linkteki yaziyi okuyun.

cayiceyim

http://www.haaretz.com/weekend/magazine/two-israeli-psychologists-find-the-key-to-happiness-1.417334

Trip atmak


kayınvalidelerin default bir özelliği.

sevilene nazının geçmesi durumudur. abartılmamalıdır.

triplerin ortak özelliği ; ne öldürür, ne güldürür olmasıdır.

ne boka yaradığını hala çözemediğim eylem. bence onun yerine yapılması gereken diyalog kurmaktır.

sev beni anlamındadır.
seviniz geçer.

trip; kestirip atılan bir kapris türüdür, haliyle eylemi de trip atmak olur.

peki trip attığımızı nasıl anlarız? size basit 5 kontrol ögesi veriyorum. birini yaparsanız, trip attığınızı anlayabilirsiniz. amme hizmeti.

1. (yorgunluk ve üzüntü durumları hariç) “ayyh, offf, üfff, be, aman, hadi, çabuk” gibi nidalar
2. konuyu kestirip atmak ya da kasıtlı tepkisizlik.
3. karşınızdaki şahsın ismini, konu hakkında yapacağınız sadece bir cümlelik ifadelerinizde kullanmak
4. ortamı ani terkediş, sırt çeviriş, el kol hareketleri gibi saniyelik reflekslere girişmek
5. ekşimiş, çevrilmiş vb. gibi irrite edebilecek surat hareketleri.

insan iliskilerini yipratan, pasif agresif bir tepki verme sekli. “sen beni kirdin, uzdun, ben sana ofkeliyim” demenin tuhaf bir hali.

Yukaridakiler Eksi Sozluk`ten alintilar. Peki ben bunlari neden yazdim?

Yabancilarla aramizdaki en buyuk farki buldum da ondan!!!

Herseyin temelinde bu yatiyor. Ozellikle aile ici iliskilere baktigimizda sirtimizda kambur olmus icten ice kaynayan bir ofke kazani var bizde millet olarak. Sabahleyin uyanir, cocuklara oylesine bir merhaba der tuvalete gireriz. Ciktigimizda ayagimiza takilan oyuncaklardan bir kizginligin kokusunu alir, dun odasini dagittigini hatirlar, asariz suratimizi. Anlatmaktan dilimizde tuy bitmistir, bir kez daha soylemek yerine cocugumuza `trip atariz`. (Bu kelime boylesi davranislari tarif etmek icin bulabildigim en yakin kelime ama sanki birseyler disarida kaliyor- Neyse daha iyi bir sozcuk oneriniz varsa paylasiniz.) Cocuk bir sey anlamaz, zaten gelende suratsiz oldugumuz icin pek de takmaz kafaya bir sonraki fircanin ne zaman gelecegini sabirla bekler. Su trip anlamsiz bir gerginlik dalgasidir. Sezilir ama parmak basilamaz!

Esiniz ile cok sinsi bir sekilde baslar. Cok dikkatli olmalisiniz. Bir de esler arasinda aynen top cevirir gibi trip cevrilir. Genelde birisi atar oteki ceker (trip atmayana atarlar cunku!) nadir durumlarda ikisi birden atar, sonra kavga cikar ya da soguk savas. Sebep, esinizin I-pad`deki oyundan basini kaldirmadan konusmasi olabilir veya cay doldurmayi hep size birakmasi veya disari cikarken makyaji cok uzun surmustur, ona bozulmussunuzdur. Kisacasi incir cekirdegini doldurmayan sebeplerle esler birbirlerine trip atma batakligina duser. Kimi insanlar bunu yasam tarzi haline getirmislerdir. Yabancilarin `cheerful` dedigi soyle pozitif,neseli, fikir fikir, gozlerinin ici gulen hal gittikce az gorunmeye baslanir, gittikce oduna benzeriz.

Bugun disari ciktik, trampolin cennetinde ailecek zipladik. Arkasindan alisverise gidip orada yemek yedik. Sonra eve geldik, aksam bahceye cikip ciceklerle ugrastik, cocuklar bisiklete bindiler filan. Birkac gundur kafami kurcalayan bu trip atma hallerini bugun gozlemleme sansim oldu. Benim kafamda yapmam gereken isler, bitirmem gereken odevler oldugunda trip atmaya cok daha yatkin oluyorum. Isin kotusu her zaman boyle bir seyler oluyor.
Yabancilarda bu yok, cogunlukla notr veya neseliler. Ancak cok rezalet bir durum (aglama krizi, simariklik) olursa cocuklarina kizip surat asiyorlar ama eminim bizim gibi o surati butun gun tasimiyorlar.

Bu durum her ne kadar gizemli bir hava katsa da bize kurtulunmasi gereken bir ruh hali.
Farkindalik yasayip uzerimdeki negatifligi attigim bazi anlarda kizlarim bana gozlerinde apayri bir isilti ile bakiyorlar. “Anne seni cok seviyorum“lar, sarilmalar, gulucukler daha cok oluyor oyle anlarda.

Bikkinlik, yorgunluk, bezmislik, bitkinlik nerden gelir nereye gider bilmiyorum ama yolunuzu onunla kesistirmemek icin elinizden geleni yapin. Degisim bir gunde olmasa bile farkinda olmak da bir adimdir. Derin bir nefes almayi hatirlar gibi, dik oturmayi, gerinip soyle kolu bacagi esnetmeyi hatirlar gibi mutlu olmayi da hatirlayin.

Sevgiler

Tesekkur!

35 Yılın özeti:
Evrenin büyüklüğü ile kıyaslandığında, yeryüzündeki en küçük toz zerresinin en küçük atomundan bile önemsiz varlığım, bu hayatta karşıma çıkan, yollarımızın kesiştiği insanlar sayesinde son derece anlamlı ve önemli oldu benim için. Zira kendimsiz bir hayat düşünemiyorum.
Ailem beni dünyaya getirerek bu tiyatro sahnesinde bir rol kapmama yardımcı oldu. Genetik kodum, baba evinde geçen her günün getirdiği tecrübelerle şekillenip beni ben yaptı. Makamı dertli olan bir şarkı dinleyince gözlerimin dolması, dağınıklığım, yemeğe olan sevgim, kalabalıktan hoşlanmam, uyumadan önce dua okumam, kitap sevgim, konuşmaktan çok dinlemeyi sevişim hep aileden. Aile dediysem öyle çekirdek aileden bahsetmiyorum. Tülmen’den, Urfa’dan bahsediyorum. İçindeki tüm güzel ve çok özel insanlarla Tülmen bizim zamanımızda bir çocuğun yetişeceği en ideal ortamdı. Her şahsiyet değerli bir kitaptı. Nenem köpeklere tereyağlı bazlama yapar, dayım Ezop Masallarını aratmayacak içerikte “meseleler” anlatır, teyzelerim tarifsiz iyilikler yapardı bizlere. Geniş ailemden her insan hiç bilmeden, farkına bile varmadan kalplerindeki sevgiyi, bilgiyi ve hayatı damarlarımıza akıtıp bizi “Rastgeldi” denilen gayet renkli bir sülalenin kelebeğe dönüşecek kozasında yıllarca besledi.
Benim açımdan, 35 yılın en kritik yılları, su deposunu boyadıktan sonra kibrit yakıp “nasıl olmuş?” diye bakan amcanın cehaleti ile yarışır bir farkındaSIZlık ile göz açıp kapayıncaya kadar su gibi akıp gitti. Gözümü açtığımda Tülmen günleri bitmiş, büyük şehire gitmiş ve her bir teli küle dönmüş saçım ve elimde kara kuru bir kibrit çöpü ile kalakalmıştım.
Arkasından üniversite yılları başladı. Aileden uzak, yüreğinin aynı yeri eksik insanlar bir araya gelerek birbirimize yama olduk. Stres kaynağı vize ve finallere rağmen bahar şenliklerine olan tutkum, ranza aşkım ve dost sohbetlerine olan düşkünlüğüm orda başladı. Her yıl o çirkin demir dolaplara daha da bağlandık. Uçmayı yeni öğrenen bir kuş gibi kimi zaman korkak, kimi zaman gözü kara, düşe kalka ama hep en karakterli yaralar alarak bitirdik üniversiteyi. Şimdi, sınıf arkadaşlarımın her biri ayrı bir okulda ama her biri en doğru bildiği şeyi öğretmek için canla başla çalışıyor. Hepsinin yüreklerine sağlık.
Yolda yürürken edindiğim sıyrıklar ile büyüdüğümü düşünüp davul zurna ile evlendim. Aşkın ayakları yerden kesen rüzgarında uzunca bir süre havada kaldım. Mum ışığında saatlerce uğraşılarak hazırlanmış yemekler, kıyafetlerin cebinden çıkan sürpriz notlar, gün içinde(!!!) telefon konuşmaları, “olmaz aşkım, önce sen kapat” lar, iş yerine gelen sürpriz çiçekler, ilk motosiklet macerası, yılbaşına bir geceliğine Eskisehir’e gitmeler, midede kelebekler, “Allah’ım ne olur evliliğimize nazar değmesin!” ler… Kaç sene böyle havada kaldık bilmiyorum, şimdilerde de sanırım fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak aklımız beş karış havada! İşte bu dönemde buldum devasa İstanbul’un içinde sakladığı cevherleri. 11 yıl içinde öyle iyi arkadaşlarım oldu ki, hani konuşurken kalbinden dökülüp gelir ya sözlerin sonra da onların temiz kalplerine gider hiç kirlenmeden, işte tam da öyle. Anlatılana göre, Raja Yoga Meditasyonda insan öyle bir seviyeye ulaşır ki birisiyle yan yana geldiğinde sözlere ihtiyacı olmaz, sevgi ve samimiyet dolu ruhlar kendi dillerinde konuşmadan anlaşırlarmış. Hani çok az tanırsın birini ama çok seversin ya, veya çok uzun süre görmezsin ama yeniden bir araya geldiğinizde hiç zorlanmadan kaldığınız yerden devam edersiniz ya, veya paylaştığın zaman toplasan yarım günü geçmemiştir ama sanki onu yıllardır tanıyorsun gibi hissedersin ya. Hani en yavan sözü de söylese sen onun ne demek istediğini ve seni ne kadar çok sevdiğini hissedersin ya. İste böyle, kimisi Kemal vasıtasıyla, kimisini çalıştığım okullardan, kimisini de tamamen alakasız bir bicimde edindiğim bu candan dostlarımla Istanbul’da cok güzel anılarım oldu. Okuyanlar bunların onlar olduğunu zaten anlar
Derken hayatımın bir sonraki döneminde çocuk sesleri ve b.k kokusu duyulmaya başlandı. Yıllardır evli olduğun eşinin yeni yönlerini, fedakar babalık, cefakar annelik hünerlerini görmeye başlıyorsun. Bir evlat büyütmek, gülme krizine girmek gibi bir şey. Keyifle, neşeyle, hoş başlıyor ama bir süre sonra kontrolden çıkıyor! Durdurmaya çalışıyorsun ama durmuyor, molası yok! Hem güzel hem de kafa karışıklığı ve ızdırap dolu. Gülüyorsun ama bir yandan da hafiften gizli bir sızı hissediyorsun. Karın kasların ağrıyor, gözünden yaşlar akıyor, salyalar akan ağzını kapatamıyorsun. İlerleyen safhada altına kaçırıyorsun! Beyaz kıyafetler yerini renklilere bırakıyor, kuaför yerine oyun salonlarına gitmeye başlıyorsun, romanlar yerine çocuk gelişimi okuyorsun ama eminim bu dünyadaki bütün anne babalar somurtarak yasamak yerine gülmekten altına yapmayı tercih eder. – Unutma ortası yok, çocuk dogdu mu bir kere illa pisliğe bulaşacaksın!-
Çocuktan sonra ise geldik Avustralya’ya. Tabi ben bu güne kadar edindiğim dostlardan sevgiye, muhabbete doymuş, yar üstüne yar sevmem havalarındayım. Zaten eşim, çocuklarım var, biz bize yeteriz!
-Nah yeteriz!
Kendimi “Lan paketi 30 dolar olmasa sigaraya başlayacağım!” diye düşünürken yakaladığımda bunu anlamam zor olmadı. İnsan sosyal bir varlık, yalnızlık kadar birliktelik de güzel. Avustralya maceramızın başından şu ana kadar uzak veya yakın, bize dost, yoldaş olan tüm arkadaşlarımızı karşımıza çıkardığı için Allah’a şükürler ediyorum. İki çift lafı veya iki satır yazısı ile, attığı SMS ile, bıraktığı mesaj ile, bir bardak çayı ile, güler yüzü, tatlı dili ile, engin tecrübeleri ile, sazıyla, sözüyle, lahmacunu, cigkoftesi ile, ay ısıgında dalga sesinde kalpten kalbe akan muhabbeti ile, zor günlerde sabirla dinleyen yüreği ile, kucuk buyuk sürprizleri ile güzel insanlar her yerde var, her zaman var. Bu yaziya sigan sigmayan herkes, sizi cok seviyorum.
Bugün doğum günüm, kutlayan kutlayamayan herkese tesekkurler. 35 yaşıma girdiğim bu günde eğer benden razi iseniz sizi tebrik ederim, sevginiz beni güzelleştirdi, ama biraz ufaktan gıcık filan oluyorsanız onun da kusuru sizde zira beni tanıştığım insanlar ve okuduğum kitaplar(!) şekillendirdi. Bilmem anlatabildim mi? Kısacası heybem dolu, herkese bu ömürdeki yoldaşlığı ve bana verdiği yapboz parçası için teşekkür ederim. Bir gün bu parçaları birleştirerek yapbozumu tamamlayacağım, umarım sonunda “Bunu yazan Tosun, okuyana …” tadında bir şeyler çıkmaz. 

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Canım kocam, iyi ki varsin…
“A perfect marriage is just two imperfect people who refuse to give up on each other.”
I love us!!!

Test

test test