Archive for September 30, 2016

Margaret River

Annemin notları:

Yola çiktiğimiz andan 5 saat boyunca orman hiç bitmedi. Bir cins ağaç bitiyor arkasından başka bir cins başliyor. Karri, Marri, Yarri ağaçları metrelerce yükseğe uzanıyor. Ağaçlardaki tanin yüzünden rengi kıpkırmızıya dönmüş akan nehirler gördük. Yolda hiç taş yoktu. Dağ da pek yoktu ama tepeler, yemyeşil halıyla kaplanmış vadiler gördük. Yolda geçerken sağlı sollu uzanan yeşil tarlalarda atlar, kuzular ve kangurular hep birlikte otlanıyorlardı. Yaklaşık 1 haftadır geziyoruz, ne yolda ne doğada bir peçete parçası olsun hiç bir çöp görmedik. İnsanlar ikiz çocuklarıyla, bebekleriyle yağmur, çamur, dere, tepe, dağ, taş demeden geziyorlardı. Burada gördüm ki çocuklu olmak geziye çikmak için engel değil.  İnsanlar özellerine çok düşkünler, evlerinin yola bakan pencerelerinde hiç yaşam belirtisi yok. Hep evin arka bölümlerinde yaşıyorlar. Dışarıda vakit geçirmekten çok evde, bahçede çocuklarıyla oynuyorlar. Kasabalarda ya bir ya iki tane restoran var. Bizde olsa en ufak kasaba veya yol üstü bile restoranlarla dolu olurdu.

Benim notlarım:

Pazar günü 2016 Perth Royal Show’da gezdikten sonra Güney Batı Avustralya’ya doğru yola çiktik. Birinci gece en uzak durağımız olan Walpole’da konaklayacaktık sonra geze geze yukarı Pemberton, Cowaramup ve Margaret River, Busselton üzerinden Perth’e gidecektik. Gezimiz malesef berbat hava şartları yüzünden istediğimiz güzellikte geçmedi ama yine de doğal güzellikler görmekten mutlu olduk.

Walpole’a giderken Lane Poole Reserve diye bir National Park’ta mola verdik. İçinden nehir geçen orman kuş sesleri ve yosun kokusu ile insanı bambaşka bir zamana götürüyor. Kimi yerlerde nehir kocaman bir havuza dönüşüyor; kimi yerlerde ise köpük köpük akan, kayaların üzerinden kabarıp taşan bir şelaleye dönüşüyor. Ordan çikip güneye doğru yolumuza devam ettik. Biraz gitikten sonra Scenic Drive başlıyor. Bir film seti gibi yeşilin farkli tonları, kuzular, inekler, köprüler ve ağaçlar… Annem İtalya’nın Toscana manzaralarına benzetti yeşil tepeleri. Tatilin en sevdiğim bölümü bu idi. Bazen ağaçların arasında öbek öbek açmiş beyaz Lilyum öbekleri görünüyor, bazen ayna gibi parlayan son derece şirin, küçük bir göl çarpıyor gözünüze , bazense çeşit çeşit cins inekler otlanıyordu çayırlarda.

Sonra Harvey’de bizim favori durağımız Stirling Cottage’da yemek yedik. Batı Avustralya’nın ilk valisi olan Kaptan Stirling’in köşküne her mevsim hayranım. İlk baharda rengarenk çiçeklerle kaplıydı bahçe. Azıcık ilerleyince aniden önümüzdeki ormanın içinin kırmızı beyaz ufak ufak şeylerle dolu olduğunu gördüm. Başlangıçta her yere yayılmış çöp sandığımız şeylerin yaklaşınca aslında küçük cüceler olduğunu farkettik. Gnomeville1990 yılında o kasabada oturan bir kadın yolun kenarındaki ormanın içinde eski, büyük ve kocaman kovuğu olan bir ağaç görüyor. O kovuğa Gnome denilen küçük bir cüce yerleştiriyor. Sonra kasabadaki diğer kişiler de bu bayanın yaptığını yapıp kendi evlerinden küçük cüceler getirip yerleştiriyorlar. Derken oraya kocaman bir kavşak açiliyor. Yolcular, dernekler, okullar, kilisler, spor klüpleri ve aileler derken herkes oraya grup grup cüce getirip koyuyor. Çeşit çeşit cüceler değişik şekillerde dizilip gittikçe yayılıyor. Ormanın içine doğru, küçük bir köprü, nehirin üzerine devrilmiş bir kütük, ağaç kovukları, küçük tepeler, göz alabildiğince giden dev bir cüce köyü. Adı Gnomeville olan bu köyde şu anda dünyanın her yerinden gelen 3000’den fazla cüce var. Tabi ki bizim ilk tepkimiz, vay be nasıl oluyor da kimse bunları çalmiyor, oldu. Orada bol resim çektirdik, yola devam ettik. Sonra konaklayacağımız Walpole Lodge’a geldik. Akşam yemeğinde masada Çinliler, İtalyanlar, biz Türkler ve iki Avustralya’lı aile vardı. Yorgunluktan hemen uyuduk. Sabah erkenden uyandık. Hava durumuna göre saat 10’da yağmur başlayacaktı bu yüzden yağmura kalmamak için hemen yola koyulduk. Valley of the Giants denilen yerde Tree Top Walk yaptık. Yerden 40 metre yükseklikle kurulmuş köprüde ormanın içinde 600 metre yürüdük. arkasından Ancient Empire denilen yerde Tingle Tree oyuklarına girip resim çektirdik.  Tam ordan ayrılırken yağmur başladı. (İşte tam o sıralarda Defne mide ağrısından şikayet etmeye başladı. Sonradan İpek’e ve Kemal’e geçen bu virüs herkesin tüm yediklerini çikarmasına sebep oldu. Ayrıca berbat mide krampları ile 2 günümüzü berbat etti ama yılmadan gezmeye devam ettik. )Bir sonraki durağımız Mount Frankland idi.Mount Frankland İnanılmaz bir tecrübe, 300 basamak ve oldukça dik bir rampa ile tek parça granitten oluşan çok yüksek bir kayaya çiktık. Bu dağın tepesinden göz alabildiğine uzanan bir orman, dağlar ve bu güne kadar gördüğüm en uzak ufuk çizgisi. Neredeyse başımız bulutlara değecekti. Burdan Fernhook Falls denilen şelalere gittik. Sonra Pemberton’daki otelemize geçtik. Hava buz gibi, karnımız aç! Bu ufak kasabada bir iki restoran içinden bir Hint restoranına gitmeyi seçtik.  Kemal ve annem etli biryani istediler. Ben de güveç gibi bir şey. Kızlar da tavuklu noodle (acısız) Kadın sordu,siz spicy’mi yoksa medium’mu istersiniz diye. Hint yemeklerinin çok acı olduğunu bildiğimizden orta acı olsun dedik. Aman allahım, zehir!!! Öyle acı ki Urfa’dan gelen annemin bile gözlerinden yaşlar akıyor. Kemal ve annem yemeklerini yiyemediler. Garsonu çağırıp söyledik bu yemek çok acı diye, garson dedi ben sizi çok iyi anliyorum. Restoranın sahibi geldi, biryani hep böyledir dedi ama yanında yemek için yoğurt ve beyaz pilav teklif etti. Pek güzel bir yemekti diyemeyiz ama annemin ayakkabiları ıslandığı için restorana terlikle gelmek zorunda kaldığına ve halimize karnımız ağrıyıncaya kadar güldük.

Devamını yarın anlatacağım geç oldu…

cascades

busselton

bunkers bay

Cowaramup

margaret river

chocolte factory

fudge factory

wineries

Plan

Selamlar herkese,

Son zamanlarda karanlik golgesi ile yurek sikintisi gelip dolasiyordu etrafimda. Her seyin anlamsiz geldigi, en ufak bir isin bile sanki cok caba gerektirdigi hissi beni bunaltiyordu. Her seyim var ama mutsuzum havalarinda, kaygili, urkek biraz da umutsuz dolanip duruyordum.

Dusuncelerimi anneme actigimda gozlerinde alev alev yanan isilti ile, her hucresi ile bana hayatin -benim dusundugumun aksine- aslinda nasil da anlam ile dolu oldugunu aciklamaya koyuldu. Dunyanin benim etrafimda dondugu dusuncesini nasil sahiplenirim, onu anlatti. Herkesin bir gorevi oldugunu, aslinda benim bir cok insan icin ne kadar onemli ve ozel oldugumdan bahsetti. Burada cocuklarimin gelecegi icin oldugumu, onlara guvenli ve guzel bir gelecek hazirlamak icin fedakarlikta bulundugumu soyledi. Bunlari konustugumuzda arabada gidiyorduk. 36 yasinda ama tembel hayvan gibi donuk, ruhsuz ben bir tarafta otururken benim 50+ annem yasamin aslinda ne kadar guzel, essiz ve yasanmaya deger oldugunu bana anlatiyordu. Insanin hep hayallerinin olmasi gerektiginden bahsetti. Kendi hayallerinden, yasadigi nice gucluge ragmen gelecege nasil umutla baktigindan soz etti. Bana gelecege dair planlarindan bahsetti. – Belki de evladini koruma icgudusu ile boyle soyluyordur, bilmiyorum- ama o konusmadan sonra belki ona acildigimdan, belki de onun pozitif enerjisinden etrafimda dolanan golgelerin kicina tekmeyi bastim. Daha cok gulmeye, sahip olduklarim icin mutesekkir olmaya basladim.

Bu aralar ameliyatim nedeniyle bir cok arkadasim arayip sordu, ziyarette bulundu. Facebook`tan uzun zamandir tanidigim ama sahsen tanisma imkanimin olmadigi bir arkadas da calismamami firsat bilip beni bir bulusmaya davet etti. Ben zaten biraz usengec bir insanim, ustume basima cok bakmam. Annemin israri ile suslenip puslenip bulusmaya gittim. Bulusmak icin sozlestigimiz cafe Scarborough diye denize nazir, muhtesem manzarasi ve havasi olan bir semtte idi. Yolda, sahil yolundan gider iken yuruse cikmis insanlari, cocugunu gezdiren anneleri, baharin gelisi ile her yerden fiskirmis rengarenk cicekleri, kuslari, bulutlari izledim. O sirada da Radyo Akdeniz`de Ahmet Arif`in bir siiri caliyordu: “Disarida gurul gurul akan bir dunya…“

Bulusmaya biraz erken gittim. Gunesin sirtimi isittigi, onumde maviliklerin uzandigi beyaz verandada oturup manzarayi izledim. Uzun zamandir boyle tek basima, bir yere yetisme derdi olmadan veya icimde cocuklari veya Kemal`i bir baslarina birakmis olmanin verdigi huzursuzluk ve sucluluk duygusu olmadan kahvemi yudumladim. Az sonra arkadaslar geldiler. 3 Turk bayan ile tanistim. Ben 3 yasindayken buraya tasinmislar, cocuklari burada buyuyup universite bitirmis, torun sahibi olmuslar. Laf lafi acti, guzel bir sohbet basladi aramizda. Arkadaslardan bir tanesi, Perth artik canima tak etti, bana yetti, 25 yildir buradayim, calisip durduk simdi de evde oturup duruyoruz, omur gecip gidiyor, diye buradan duydugu rahatsizligi dile getirdi. Turkiye`ye geri donmeyi planladigindan bahsetti. Perth`te hayata anlam katmanin zorlugunu onun gozlerinde de okudum. Anlatmasi cok garip! Neden biz boylesi guzel bir yerden zevk almiyoruz, neden kendimizi hep bir misafirin tedirginligi icinde hissediyoruz, neden Perth evimizin rahatligini bize bir turlu vermiyor, hic bilemiyorum! Neyse, bu bambaska bir konu ama bu konusmadan sonra kendi kendime dusundum. Benim bir plana ihtiyacim var! Gelecekte ne yapmak istiyorum, ne zamanda nerede neleri yasamis olmayi diliyorum? Gelecege umutla bakmak icin, onu iple cekmek icin bir sebebe ihtiyacim var. Emeklerimin bosa gitmeyecegi, yasadigim her gunun hayallerimin insaatina bir tugla ekledigi buyuk ve guzel bir vizyona ihtiyacim var. Aksi taktirde ben bugunlerde kendimi icinde hissettigim bosluga daha pek cok kez duserim gibime geliyor.

Hayal kurmaya baslamam gerek! Bayagi zorladim kendimi. Onume cikan, bu sacma, bu olmaz, bu olamaz, bunu gercekten istiyor muyum acaba, peki ya olmazsa, vs. turunden engelleri asarak hayalimsi birseyler kurdum kafamda.

Bundan 10-15 yil sonra emekli olacagiz. Kemal ile birlikte bir sahil kasabasinda buyuk bir ev alip 6 ay orda, 6 ay burda yasayacagiz. Turkiye`de butun arkadas ve sevdigimiz akrabalarimizi agirlayacagimiz bu ev bizim bu gune kadar erteledigimiz butun hobilerimiz uzerinde calisabilecegimiz bir yer olacak ayni zamanda. Zamanimin cogunu yuruyus yaparak, kitap okuyarak, Ebru yaparak, gunluk yazarak gecirecegim. Kesin bir kedim veya kopegim olacak! Ana hatlariyla planim bu! Boylece gelecekte bir zamanda kafami kaldirip etrafima bakip kendimi kayip veya zamanda suruklenmis gibi hissetmeyecegim (insallah!).

Eve gelip bu dusuncelerimi Kemal`e anlattim heyecanla. Bu yolla gelecegi daha anlamli kildigimi, simdi bir amac icin yasadigimi ve gelecek guzel ve rahat gunleri iple cektigimi soyledim. Bana tek bir cumle soyledi:

“Don`t count the days, make the days count!`

Dannkkk!!!!

Dön başa!

 

Bugün annemle dışarı çiktik, bir arkadaşa da uğrayıp çay içtik. Akşam eve gelince okuldan eğitim asistanım bize uğradı. Elinde kocaman bir kutu vardı. Bütün velilerim bana moral olsun diye hediyeler ve kartlar göndermişler. Öğrencilerim mesajlar yazmışlar. Ameliyattan sonra 10. gündeyim. Yürüyebiliyorum, araba sürebiliyorum. Bir an mesajları ve kartları okuyunca hemen idealistliğim tuttu, şimdi okula dönsem acaba çalişabilir miyim diye düşündüm. Lades oynamak gibi bir şey bu, kadincağiz hediyelerle dolu kutuyu kucağıma verince ben de unutup alıverdim. Allahtan ipek yanimdaydi, kizim sen taşır mısın dedim ve sonra paketi ona verdim. Sancılarım hala  oluyor ve iyi miyim, değil miyim bilmiyorum. Ne kadar iyiyim, annemi alip gezmeye alişverişe çikacak kadar iyi ama sinifta çalişamayacak kadar kötü.?? Burada doktor bana 5 hafta rapor verdi. 3 haftası okuldan 2 haftası zaten okul tatili. Sokaklarda gezerken bir veliye rastlayacağım diye ödüm kopmuyor değil! Bilemedim ne yapayım… Sanirim hediyeleri alinca çok müteşekkir oldum ve bu jestin altında kalmamak için okula dönesim tuttu. Dur Vesile, dur! Biraz akilli ol, adam ol!

Sagligima yavas yavaş kavuşuyorum. Bugün ilk defa araba kullandım, bizimkileri havuza getirdim. Onlar su ile oynarken ben de Yaşar Kemal’in Bugünlerde Bahar İndi adlı kitabını okumaya başladım. Annem daha gelmeden internet üzerinden çok sayıda Türkçe kitap siparişi verdik. Sağolsun bize getirdiği kitapları okurken eski bir dost ile konuşur gibi müthiş iyi hissediyorum. Üniversite yıllarım geliyor aklıma. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için idealist bir şekilde çalışan, toplumda fark yaratarak yaşamdan daha büyük bir tatmin alan gençlik yıllarım…

Her gün 25 dakikalık süren işe gitme yolunda bir Türk radyosu dinliyorum telefonumdan. Ahmet Kaya, Grup Yorum ve Kizilirmak çalıyor çoğunlukla. Karşımda göğe uzanan gri gökdelenleri ile Perth şehrinin iş merkezi, benim kalbimde dünyanın neresindeyim, ne yapıyorum, iyi mi yapıyorum diye yankılanan sorular, kulağımda devrimci şarkılar. Böyle günlerden birinde hayatın anlamını sorgulayan düşünceler eşliğinde araba sürerken Zülfü Livaneli’nin söylediği bir şarkı çalmaya başladı: Yaşamak görevdir yangın yerinde, yaşamak insan kalarak…

Sonra hatırladım mücadele etmenin ne kadar ödüllendirici bir duygu olduğunu. Öğrenciyken yurtta kalıp, elimdeki para ile ayın sonunu getirebilmenin mutluğunu… Yine Hacettepe yurdunda kalırken Hastanede yatan küçük bir çocuğa kan verdiğimde nasil kendimi bir kahraman gibi hissettiğimi… Ilk atamamin yapildigi devlet okulunda gecekondu mahallesinden gelen ogrencilerimin nasil ilk ingilizce ogretmeni oldugumu… Burada başkası için bir şey yapmayı özlüyor insan. Sistem, devlet o kadar iyi işliyor ki başkalarının hayatında fark yaratmak öyle Türkiye’deki kadar kolay ve çabuk olmuyor. Sonuç olarak da yaşam anlamsızlaşıyor. En azından düşünerek böylesi bir sonuca ulaşmak bile beni biraz rahatlattı. Şimdi devrimci şarkıların dozunu biraz azaltıp The School of Life videolarını biraz daha fazla izlemeye başlayacağım. Böyle böyle inşallah dengeyi bulacağız:)

 

Ablamın tavsiyesi ile YouTube’da The School of Life kanalını takip etmeye başladım. Harika! 

Bugün ilk defa evden çikip yakindaki süpermarkete yürüdüm. Annemi alişverişe gönderdik biraz deşarj oldu. Biz kizlarlarla yürüyüş yapıp Ever After High izledik. Akşam da Arzu çağırmıştı ona yemeğe gittik. Çok güzel bir gün geçirdik. 

Agrim azalıyor bir haftadır kapının önüne adımımı atmadım. Annem bütün evimi yerleştirip elden geçirdi. Bütün bahçe otlardan ayıklanıp temizlendi , ev mis gibi oldu annem sayesinde. İnşallah yarindan itibaren gezmelere başlayacağız. 

Agri

Unutup da ileride ağır kaldırmayayım diye yazıyorum. Cumartesi saat 4te ameliyat oldum. Narkozdan ayrılırken ilk defa üşümedim. Karnımda biçak gibi bir ağrı,her nefes alişımda, her yutkunmamda, her hareketimde. Özellikle sol tarafımdali en büyük kesik çok ağrı veriyor . Bugün sali ama ağri hala orda, hala berbat ve korkunç. Agzimda açi bir tat ve midem sürekli olarak bulanıyor. Sürekli Ateş basıyor, terleyip üşüyorum, kendimi güçsüz ve bayılacakmiş gibi hissediyorum. Bir daha bana bir şey olmaz deyip ağir eşya kaldirma vesile , hiç bir şeye değmez bu kadar acı:(((

2. Ameliyat

Hi all,

Ikinci fitik ameliyatimi dün oldum. Doktor beklediğimden kolay geçti dedi. Refakatçi almiyorlar kendi başimayım. İyi de oldu! Kafa dinliyorum. Biraz Ateş’im çikti o yüzden bir gece daha kalcağım hastanede. Ağrı kesici alinca iyi, almayınca yaralarım sizliyor. Karnımda 3 delik açmişlar. Eskiden de 2 vardı toplamda 5 oldu. Tam uyuyacağım bir hemşire geliyor, bir yemek geliyor, bir çay geliyor, bir yandaki amcanın misafirleri geliyor herhalde işitme sorunları var çok yüksek sesle konuşuyorlar, biraz gıcık oldum bunlara. İnşallah bu gece rahat uyurum. 

Ömrümün en uzun yolu 

Sonra iniyordum otobüstenÇarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun

Ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk

Ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum

Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda

Bugün okuldan çiktim, yüzümdeki engelleyemediğim gülümseme eve kadar bana eşlik etti. Annem geldi bugün. O gelmeden önceki günlerim kaygılı ve uykusuzdu. Dil bilmeden gelecek, o kadar yoldan geçecek vs vs. Singapur hava yollarından bilet alirken asistan ihtiyacı olan yolcu diye bildirdik. Kapıdan kapıya paket gibi Atatürk HL. diş hatlar kontuarından alıp Kemal’e kadar hep yanında birisi olmuş. Rahat geldiğini söylüyor ama o kadar yorgun ki detayları konuşmayı başka bir akşama bırakıp onu yatağına gönderdik. Tabi ki üşüdü çünkü burada havalar bir türlü ısınamadı. Bana kuru dolmalık biber, çay, isot, tarhana getirdi. Karantinada incelemişler ama elinden almamışlar. Cumartesi 12:30’da hastaneye gidiyorum. Bugün sabah kan verdim ve İpek’in Onur sertifikası aldiği küçük bir tören vardı, ona gittim. Sonra 10:30 gibi okula gittim. Asistanım Suzy astım krizi geçirdi, spacer ile ventolin verip ona ilk yardımda bulundum. Akşam da Defne yi piyano dersine götürüp civarda yürüyüş yaptık. Paper bark ağacının kabuğunu soymayı çok terepatik buldu.