Archive for December 22, 2016

Amerika, devam

Disney temalı parklar için biletimizi otelden alıp ertesi gün sabah 8 de servise bindik. 5 günlük bilet aldik çünkü öylesi daha hesaplıydı. Defne 2 gün sonra artık Disney’e doymuştu. Uyandığında ilk söylediği şey artık ben Disney World’e gitmek istemiyoruuumm, oldu. Parklarda bizi en çok yoran şey sıralar oldu. Hele Seven Dwarf Roller coaster’ına binmek için 80 dakika sıra bekledik. Fast Pass ödevinizi iyi yaparsanız gezileriniz daha planlı olur. Bir de Undercover Tourist sitesinden önceden planlanmış gezi programını takip etmek pratik olabilir.Bizim bu kadar plan yapacak zamanımız hiç olmadı. Dolayısıyla biraz bodoslama daldık Disney World’e. Her gün yaklaşık 10 km yürüdük. Kızlar yorgunluktan mahvoldular, Kemal ile ben de ilk bir kaç gün didişip durduk. Parklar kalabalık, iğne at yere düşmez. Bindiğimiz atraksiyonlar da insanı döndürüp uçurup sersemletip bırakıyor. Hele EPCOT’daki, Space Mountain ve Mission Space çok fena idi. Resmen bir astronotun uzaya gidişini simule etmişler, yanaklarımız filmlerdeki gibi dalga dalga oldu. Çoğu ride’da kalbimiz duracak gibi oldu, çığlık atmaktan kızların boğazı ağrıdı ve çok heyecanlanıp eğlendiğimiz oldu ama bana sorarsanız bu tatil bizi dinlendirmekten çok yordu. Hafta sonunda Kemal’in arkadaşlarını ziyarete, Jacksonville’e gittik. Jax, Amerika’nın yüz ölçümü en büyük şehriymiş. Oraya ilk ayak basılan tarihi St. Augustine kasabasını ziyaret ettik. Avustralya’daki Türk arkadaşımızın eniştesinin kebapçısına gittik, Downtown’da gece Noel eğlencesine katıldık. Tarık ve Esra ile konuşurken aynen sizin bu siteyi okurkenki duygularınıza kapıldım.

Amerika’ya yerleşelim mi yerleşmeyelim mi diye araştırırken orada yaşayan birinden fikir almak en mantıklı yol gibi görünüyor. Onlara sorduğumuz sorulara aldığımız cevaplar ışığında bir karar vermeye çaliştik. Ev fiyatları Perth’ten çok daha ucuz. Özel okul fiyatları ise uçuk! Sağlık konusunda o kadar korkulacak bir şey yok dediler, uzman doktor görmek ise Perth’teki kadar meşakkatli değil. Dil konusunda aksanın daha az problem oluyor ve tabi ki piyasa çok daha hareketli ve iş imkanları daha fazla.

Vardığımız sonuç şu: Çok şeyi riske atmadan güzel bir iş imkanı bulursak gideceğiz, bulmazsak Avustralya’da kalacağız.

Avustralya vatandaşlığını sonunda aldık. Amerika Green Card’ın iyi tarafı ise piyangodan çikması, yani çok da emek zahmet çekmeden bu şans elimize geçti. Kemal’e göre çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyilik onlara Amerikan pasaportu verebilmek. Özellikle üniversiteyi orada okurlarsa dünyanın neresine isterlerse gitme şansları olurmuş. Maksat seçenekleri çoğaltmak, şanslarını artırmakmış.

Ben Avustralya’ya tutunma sürecinde enerjimi son damlasına kadar tükettiğim için Kemal ile bir anlaşma yaptık. Eğer gidersek, Amerika’ya gidişimiz Avustralya’ya gelişimiz gibi olmayacak. İşlerimizden istifa edip, iki çocuk bir bavul gitmeyeceğiz. Böylesi bir strese bir kez daha dayanamayız. Önce Kemal gidecek, iş bulacak, ev tutup bir düzen oturtacak. Ben de o esnada Avustralya’da çalışmaya devam edeceğim.Kemal hazır olduğunda bizler de yanına gideceğiz ve ben ağırlıklı olarak oraya adaptasyon, çocukların okulu, çevre tanıma vs. ile meşgul olacağım. 5 yıl sonunda eğer her şey yolunda giderse ve Amerikan vatandaşlığı alırsak yeni bir durum değerlendirmesi yapıp Avustralya’ya geri dönme veya Amerika’da kalma arasında bir seçim yapacağız.

Bunları yazarken bile içim sıkılıyor. Şu anda Urfa’da cenette gibiyim. Zaman yavaş, sanki hiç akmiyor. Uzun zaman sonra ilk defa Allah Allah acaba şimdi ne iş yapsam,boşluktan canım mı sıkılıyor ne? duygusunu yaşıyorum. Rahat, ağır, yavaş, huzurlu, durgun, tembel zaman geçirmeyi özlemişim. Şimdi bu yeni USA macerası gözümde çok büyüyor. Ancak işin iyi tarafı kimsenin bizi zorla göndermemesi. Kemal şimdi Job Hunting sürecinde, CV sini düzenliyor, sürekli iş başvurularında bulunuyor. Eğer çok uygun, sevdiği, mesleki tatmin alacağı bir iş bulursa değerlendirmeye alacak. Hakkımızda hayırlısı olsun demekten başka yapacak bir şey yok. Bekleyelim ve görelim.

Amerika İzlenimleri

Türkiye’den Frankfurt aktarmali Miami’ye gittik. İner inmez polis kontrolünden geçmek için siraya girdik. Herkes İspanyolca konuşuyordu. İnsanlar bizimle önce İspanyolca konuşuyor sonra anlamadığımızı görüce İngilizceye dönüyordu. Pasaport polisi bizim 2. kez ülkeye giriş yaptığımızı görünce bize firça çekti. Green Kart oturum iznidir bunu tatil amaçlı kolayca girip çikmak için kullanamazsınız, bir an önce Amerika’ya yerleşip çalişmanız ve vergi ödemeniz gerekiyor yoksa kartı direk elinizden alırız, ne olduğunu bile anlayamazsınız dedi. Bu bir ayrıcalıktır, hak değildir, nasil verdiysek öylece de iptal ederiz öylece kalakalırsınız, biz burda sizin ne zaman girip ne zaman çiktiğinizi, nerede ne yaptığınız hep görüyoruz, siz tatile geliyorsunuz, uyarmadı demeyin, ayağınızı denk alın diye de ekledi. Bu tatsiz girişten sonra ikinci tatsızlığı araba kiralama yerinde yaşadık. Yaklaşık 400 dolara kiraladığımız arabayı teslim almaya gittiğimizde üzerine bir 400 dolar daha istediler. Sigorta, otomatik geçiş sistemi, şudur budur derken extra ödemeler birleşip bu rakama denk geliyormuş. Kemal’e kalsa tam kapsamlı bir paket alıp rahatlayacaktı ama ben cimrilik edip, bir şey olmaz minimum cover alalim diye direttim. Sonuç olarak Allah’a şükür kaza filan olmadı, kapsamlı sigorta gerektirecek bir olay yaşamadık ama araba bizde olduğu sürece ben stres içinde, diken üstündeydim. Sanırım bir dahaki sefere kafa rahatlığı için ne kadar isterlerse verip kurtulacağım.

Miami’ye indik. Arabayı teslim alip yola çiktik. Hemen bir alişveriş merkezi bulup hat satın alalım da Orlando’ya doğru navigasyon ile yolumuzu bulalım dedik.Akşam trafiği, karmakarışık yollar, uzun yolculuğun verdiği baş ağrısı işleri hiç de kolaylaştırmıyordu. Yaklaşık 40 dakika sonra bir T-Mobile bulup hat aldık. Bir de baktık ki daha 4 saat yolumuz varmış kuzeye doğru. Çok kötü trafik içinde Orlando’da ayırttığımız otelimize gitmek için yola koyulduk. Trafikte hız sınırını takan pek yoktu, sinyal filan da yok! Dev kamyonlar, kocaman arabalar arasında bizim kiraladığımız minik araba kendimizi pek güvende hissettirmiyordu. Yolda bir mola verip Burger King’de yemek yedik. Beynim bir yandan yeni ortama, havaya, saate adapte olmaya çalişiyor diğer yandan izlenimler edinip bazi fikiriler oluşturmak istiyor. İlk birkaç saat içinde gördüklerim pek olumlu değildi. Her taraf aşiri kilolu insanlarla doluydu. İnsanlar resmen yuvarlanır gibi, sağa sola yalpa yaparak yürüyorlardı. Bir de o kadar çok siyah insan vardı ki anlatamam. Kimisi normal kimisi de tam filmlerdeki gibi korkulması gereken tiplerden. Konuşmalardan ilk etapta hiç bir şey anlamıyorduk, zamanla aksana alışır gibi olduk ama Latin kökenli, siyahi ve Amerikan aksanları birbirinden farklı, onların her birini ayrı ayrı öğrenmek gerek. Bir de Avustralya’daki gibi insanlar size hal hatır sorup, sizinle muhabbet etmek istemiyor. Direk, evet ne istiyorsun, haydi al git, havasındalar. Geç saatte otele ulaştık. İlk olumlu şey otelde oldu, odamızı upgrade ettiler. Tek yatak odalı odadan çift yatak odalı, çift banyolu büyük suite aldılar bizi. Odamız, yataklarımız çok rahattı ama gecenin 3 buçuğuna kalkip hiç uyuyamadık. Ertesi gün de yorgunluktan resmen sürünüyorduk.

Devamını sonra anlatacağım, annem nefis bir içli köfte yapmış, yemek zamanı….

Canım arkadasımın blogu:)

https://serenityinkaos.wordpress.com

Karatay diyeti ile Türkiye’deki yemeklere yer açmaya çalişiyorum. İstabul’a sabahleyin indiğimizde ilk iş bir Van kahvaltıcısı bulmak olacak. Sonra eşyalarımızı otobüse vereceğiz çünkü annemin sadece 40kg. hakkı var hava yolu ile. Annem akşam 5’te Urfa’ya uçuyor. Biz ertesi sabah Almanya üzerinden Miami’ye. Yarın okuldaki son günüm. Veliler ve çocuklar ile vedalaşacağım. Uçakta kulaklığı takıp film alemine dalmayı iple çekiyorum. Defne çok konuşuyor, onu kimin yanına oturtursak film milm hak getire. Kizlarim şimdi dişarida oyun oynuyorlar. Yalinayak, bazen bisikletle bir de ellerinde jimnastik kurdelesi ile bir o tarafa bir bu tarafa koşup duruyorlar. Kemal Singapur airlines ile konuşuyor telefonda. Bizim İstanbul biletlerimiz ile ilgilenen son derece memnun olduğumuz Murat bey işten ayrılmış, şimdi bir çok şeyi kendimiz halletmek zorunda kalacağız. Ben size biletlerimizin promosyon olduğundan bahsetmiş miydim? 4 yıldır 4 kişi İstanbul Perth uça uça bolca puan biriktirmişiz. Bu sene Perth ten İstanbul’a gidiş biletlerimizi puanlarımız ile aldik. Sadece kişi başı 300-350 dolar havaalanı vergisi ödedik. Bu vergi Avustralya da Türkiye’dekinden daha yüksek. Tek problem bagaj hakkımızın 40 değil 30kg olması. Zira annem planlarını toplam 200kg.’a göre yapmıştı ve 180kg’i sadece onun kendi aldiklari. Söylememe gerek yok değil mi, annem burayı çok sevdi. Hem kendine hem de hediyelik bayağı eşya aldi. Ona yüzme havuzu üyeliği aldim. Sürekli sauna, jakuzi ye gitti, alişverişe gitti, bizim bahçeyi adam etti, her türlü ekim, biçim, budam işi halloldu. Kıyafetlerimizi küçülttü veya genişletti. Sağolsun Banu dikiş makinasını bize ödünç verdi, annemin yeteneklerini hemen değerlendirdik. Kizlar oyuncak bebeklerine bile elbiseler diktirdiler:) 

Annemi özleyeceğimiz kesin, ama bir yandan da benim için ondan uzakta olmam iyi bir şey. Onu o kadar seviyor ve ona o kadar çok değer veriyorum ki hoşuna gitmeyen şeyleri söylemekten çekiniyorum, onun istediği ama bana uymayan şeyler arasında çıkmaza düşüyorum. O etrafımda iken sessizleşiyor, acizleşiyorum. Bana sürekli uyuşuk, tasasız, vurdumduymaz filan diyor ama anladım ki annem ile tartışmaya girmektense sessizleşmeyi kabuğuma çekilmeyi tercih ediyorum. Ondan uzakta olduğum için ayaklarımın üzerinde daha cesurca durabiliyorum, kendime güvenli ve ne istediğini bilen bir insan oluyorum. (Ne istediğini bilenden pek emin değilim aslinda)

Annem buraya geldiğinde çoşkun duygular içindeydi, komik bir şeye kahkahalarla gözlerinden yaşlar akacak kadar gülebiliyordu. Şimdilerde onu da Budist tapınaklarındaki rahipler gibi ölçülü ama çok mesut bir ruh hali sardı. Sakinleşti, dinginleşti, ruhu çekildi sanki:)))

Avustralya’nin böyle esrarengiz bir yani var. Annem kafasındaki kalıpların geçersiz olduğunu gördü. Değer yargılarınin burada çok farkli  olduğunu gözlemledi. Bayağı özgürleşti, kimse saçının boyasının geldiğine ve giydiği parmak arası terliğe vs takmadı sanırım bir yandan da ıssızlaşti, yalnizlaşti. Neyse artık gidince analiz eder o kendi kendine.

Dün Cottesloe Civic Garden’e gittik akşam üzeri, güneşin batımını izleyip termosta götürdüğümüz çayımızı içtik. Resimlerine bakın internetten cennet gibi bir bahçe. Perth’ün en sevdiğim yerlerinden. Annem büyülenmiş gibi gezdi. Artık kendisine bir yıl yetecek ani biriktirdi umarım.