Archive for June 28, 2017

Yazıya başlık bulamadım, iyi mi …

5 tane başlık değiştirdim ama ne yazacağımı henüz planlamadığım için yazdım-yazdım sildim tüm başlıkları.

Neyse, ne diyorduk; en son özlem üzerine sadece hissettiklerimi ve içimden geçenleri paylaşmıştım. Yazıyı yazarken, her zamanki yazım şeklimin dışına çıktım ve Vesile’nin paylaştığı gibi, istediklerimi içimden geçtiği gibi yazıp gönderdim.

Yazarken bir ara, “Avustralya’ya gelmek isteyen okuyuculara nasıl bir faydası var, bunların?” diye de düşündüm. Aslında eğer bir aile ile geliyorsanız (ki çoğunlukla öyle oluyor zaten) veya evli bile değilseniz, en azından Türkiye’de anne-babanızı, kardeşlerinizi veya sevdiğiniz birkaç kişiyi bırakıyorsunuz doğal olarak. Belki de zaten geldiniz ve yerleştiniz, ve hatta benimle (bizimle) benzer hisleri paylaşıyorsunuz.

Avustralya’nın en yaşanabilir ülkelerden (birkaç şehrinin birden bu listede olması zaten bunu gösteriyor) olmasının yanında, işin duygusal yanını da gözönünde bulundurun demek istiyorum.

Bu kadar duygusallık yeter.

Biraz da burada (Amerika’dan) bahsedeyim. Bildiğiniz üzere (daha önce söylemediysem şimdi paylaşayım) Florida’da Jacksonville  şehrindeyim. Burası Amerika’nın (toprak büyüklüğü açısından) 5. büyük şehri . Şehir içi trafik işe gidiş/geliş zamanlarında yoğun oluyor ve ulaşım zamanı normalde gittiğiniz sürenin 2 veya 3 katına çıkabiliyor. Şu anda kaldığım yer, St. Marco denilen bir bölgede. Burası şehir merkezine yakın ve çok sıcak kafe ve restaurantlar var.

Geçen Pazar sabahı cep telefonumda haritayı açmadan, öylesine kaybolarak, yaşadığım semtte rastgele sürdüm arabayı. Sabah 11:30 civarı idi, yollar genellikle boş ancak güneşli havanın etkisiyle kafeler dışarı taşacak kadar insan dolu idi. Ayrıca kiliselerin önünde son derece şık giyimli insanlar sohbetler ediyorlardı (sanırım ayin bitimine denk geldim) Doğal olarak, yollar nispeten daha boştu.

 

Ben geldikten birkaç gün sonra genellikle gündüz olmak üzere, başlayan bir yağmurlu hava var. Henüz bitmiş değil. Öğle saatleri veya öğleden sonra başlayıp 2-3 saat kadar yağıyor. Ancak yağış miktarına bakarak buna sadece “yağmur” demek oldukça hafif kalıyor. Dün ikindi vakti, binanın hemen önünde (gerçekten sadece 3 adım mesafede) arabama yağmur altında koşup binmek istedim ve o üç adım içerisinde tamamen ıslandım!  Şehrin doğusuna doğru 13 dakikalık bir mesafe, yağmur yüzünden 25 dakikaya çıktı. Yolları sel almıştı ve insanlar aşırı yavaş gidiyorlardı. yolun sağı ve kaldırım(lar) olduğu gibi göl oldu bir anda. Florida’nın tropik iklimi olduğunu öğrendim daha sonra. Özellikle yaz ayları en çok yağmur aldığı dönem. Jacksonville için yağmur sezonu yeni başlıyor denebilir aslında. Wikipedia’daki bilgiye göre, Ağustos ayı en çok yağış aldığı dönem. Hatta ilginçtir, yine aynı kaynağa göre Aralık ayı en az yağış aldığı ay! Evden çıkarken, “Perth’te kış aylarından geldim orada bile şemsiye (satın) almayı düşünmemiştim ama şimdi Florida yazında almam gerekecek galiba” dedim kendi kendime 🙂

Artık işimi bitirip dönerken, yağmur durdu denilecek kadar az idi ve yollardaki o seller (nereye gitti bilmiyorum) ama kayboldu. Bunun aynısını Avustralya’da da defalarca gördüm. Yollardaki mazgallar o kadar güzel düzenlenmiş ve planlanmış ki, sel diyebileceğiniz sular birden bire ortadan yok oluyor. Avustralya’da (Perth’te) etrafta genellikle sarı kum vardır ve toprak pek fazla görmezsiniz. Yağmur yağdığında bunun faydası çok oluyor ve toprağa göre yağmur sularını çok daha hızlı çekiyor. Aynı duruma burada da tanık oldum.

Yollar demişken, Perth’te yolların kalitesi buradakinden çok daha iyi. Burada arada sırada yollardaki bozukluklara ve çukurlara denk gelebiliyorsunuz. Hatta bazı yolların yer yer asfalt yerine betondan yapıldığını da gördüm. Aradaki fark ise, beton yolda giderken lastikler çok daha fazla yol gürültüsü yapıyor. Ayrıca nedendir bilmiyorum, bu aralar epey bir yol çalışması var. Sanırım yaz tatili ve okulların tatil olmasını burada da değerlendiriyorlar.

Trafik kurallarına uyum yüksek. Ancak söylemem gerekir ki, hız limitlerini en düşük hız gibi anlıyorlar sanırım. Çünkü hangi yolsa çıksam, hız limitinin altında kalan genellikle sadece ben oluyorum. Bunun yanında, otoyollarda gerçekten de en düşük hız uygulaması var. Genellikle yolda “Minimum” ve “Maximum” diye hız limitlerini görürsünüz.

Gerçi Florida’da (Jacksonville’de) henüz ödemedim ama otoyolların ücretli olduğunu daha önceki gelişimizde görmüştük. Perth’te tüm yollar (otoyollar da dahil) ücretsiz.

Özlem üzerine…

Vesile’nin aşağıdaki yazısından sonra, günlerdir içimde biriken özlem duygusunun gözlerimden sel olup akmasına artık daha fazla engel olamadım. Haftalardır da bu konuda kendimi baskılayıp duruyordum. Özlemek, özlem duymak, eksik hissettmek ve bunun için gözyaşı dökmek… Ağlamayı nedense bize çocukluğumuzdan beridir, zayıflık veya acizlik gibi öğretiler Türkiye’de!
Bilakis, aşağıdaki yazıyı okudukça özlediğimi daha çok hissettim, ağladıkça şakaklarımdaki ağırlığa ve gözkapaklarımın ağırlaşmasına rağmen zihnimi biraz daha boşalmış hissettim. Hatta evdeki kavganın/bağırmaların sesi kulaklarımda çınladı! Onca gürültüden sonra, odalarına çekilip kendilerine zaman ayıran kızlarımın yataklarına kapaklanıp ağlamalarını hissettim. Ve en güzeli de bütün olan biteni her zaman olduğu gibi mutlu sonuçlandıran Vesile’nin koltuklarındaki kızların kahkahalarını yaşadım zihnimin içinde.

Vesile, o kadar güzel yazmış ve anlatmışsın ki diyecek kelime bulmakta zorlanıyorum. Keşke şu an duygularımı ve yaşadıklarımı senin kadar güçlü anlatabilseydim. Her konuşmamızda ve her mesajımda size hep söylediğim kelimelerden başka bir cümle gelmiyor aklıma, hele ki bu yoğun duygu akımının içerisinde; “Sizi çok seviyorum” ve “Ben de sizi çok özledim”.

Televizyon kumandası dahil, evde istediğin zamanda istediğini yapıyor olmana ve özellikle de “hafiflemiş” hisetmene sevindim doğrusu. Ben burada halen “geçici” olarak bir yerlerde yaşıyor olduğum için kendimi “ait” hissedemiyorum. Sanırım, iş bulup kendi kiralayacağım yere geçinceye kadar da bu böyle sürecek bir süre. Özlem duygusunun üzerine, bu yalnızlık ve bir başınalık eklediğimde bana olduğundan da ağır geliyor. Bu duygular/düşünceler zihnimi kurcaladıkça, kendime neden burada olduğumu ve bunun ne kadar süreceğini hatırlatıyorum ve önümüzdeki zamanın planını yapmaya çalışıyorum. Olacak olanlar;

– İş bulacağım
– Ev kiralayacağım
– Yerleşmek ve kendimi daha yerleşik hissetmek için ihtiyaçlarımı tedarik edeceğim
– Vesile ve kızlarımız ile ne zaman buraya gelecekleri konusunda plan yapacağız.
beni oldukça motive ediyor. Her ne kadar aklımdan bu basit 4 adımın altında 4.000 tane detay geçse de yine de ilk adımı geçmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Bunun yanında, yalnız başına hareket edebilmemin ve bölünmeden saatlerce başvuru yapıp, ders çalışabilmenin bana faydası olduğunu söylemem gerekiyor. Aylardır yapamadığım sınav hazırlıklarımı 2 haftadan daha az sürede yapabiliyor olmak beni az da olsa mutlu ediyor doğrusu.

Vesoşum, söylediğin gibi; bu bir süreç! Henüz doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama en azından denemek ve görmek istediğimi çok güzel anlatmışsın.

Hepimiz için çok zor olduğunun farkındayım, ama (sanıyorum) Franklin Roosvelt’in sözü bir çok şeyi özetliyor;

 

 

 

Esi madende calisan birkac arkadasim var. Onlarla konusurken zaman zaman acaba nasil bir duygudur boyle evin tek hakimi olabilmek, diye dusunmustum. Kemal`in gitmesini, arada bir biraz uzaklasmayi dusundugum zamanlar olmustu. Ben tek basina kalmaktan hoslanan biriyim. Cok anac bir tarafim olsa da cogu zaman kafama buyruk takilmayi, istedigim seyi kimseye hesap vermeden istedigim zamanda istedigim sekilde yapmayi severim. Kemal ile ben birbirimizin hislerine, dusuncelerine, davranislarina o kadar cok onem veriyoruz ki bazen acaba Kemal ne der, acaba Vesile ne der diye kafamiz, dusuncelerimiz, ruhumuz bir kapanin icindeymis gibi bunaldigimiz olurdu. Sebebini bilmedigimiz bir huzursuzluk icinde oluruz, kendimizi anlamsiz yere hesap verme zorunda hissedip geriliriz.

Kemal gidince ilk once evde super bir temizlik yaptim. Her yeri bir guzel sildim supurdum, duzenledim yerlestirdim. Ne zaman birseyleri toplamamiz gerekse, ben atip rahatlama o ise duzenli bir sekilde baska yere koyma egiliminde oldugundan esyamiz hic azalmaz ama yer degistirirdi. Kemal`in yoklugunu firsat bilerek eski brosurleri, faturalari, gereksiz butun dokumanlari elden gecirdim, attim. Icimde hic bir sucluluk ve huzursuzluk olmadan bu isi yaptigim icin cok mutluydum. Karisan eden yoktu, gel otur yoruldun, illa dinlen diyen yoktu, yarin yapariz, sonra bakariz bosver simdi diyen de yoktu. Basladigim isi istedigim gibi , istedigim zamanda bitirme ozgurlugune sahiptim.  Yorulup tukeninceye kadar calistim.

Sonra yaptigim yemekler konusunda cok da endiselenmiyordum. Kotu de olsa, cocuklarla ben hoppadak yutuyorduk ne olursa. Kemal de yemek konusunda hic secim yapmaz ve bir sey demez ama 3 gun ust uste stirfry yaparken hic tereddut etmememin sebebi onun burada olmayisiydi. Ufak farkiliklar yaparak, (bir gun durum, bir gun noodle, bir gun sade) cocuklarla ben hic sizlanmadan ne varsa masada, istedigimiz saatte yiyorduk yemegimizi.

Televizyonda soz sahibi olmaksa baska bir ayricalikti Kemal gittikten sonra elime gecen. Benim sectigim filmler hep agir ve uyku hapi gibi oldugundan Kemal cogunlukla izlerken koltukta uyuya kalir, ben de yanlis secim yapip uyuz bir film sectigim icin sucluluk duyardim. Simdi berbat da olsa kendim yapiyorum secimimi, izlerken hafifim, begenmezsem kapatiyorum, begenirsem de kalbimi zenginlestiren ve bana ilham veren parcalarini kendime saklayip ruhen zenginlestimi hissediyorum.

Son ses muzik dinliyorum bir de… Bazen cirtlak sesimle bagirarak eslik ediyorum, bazen de dans ediyorum mutfakta kendi kendime.

Bugun sabah uyandik, kizlarla kahvalti hazirladik. Kemal hafta sonlari kahvalti sofrasini doldurur. Cesit cesit , turlu turlu tarifler masaya sigmaz. Hazirlarken cok sey yapmak cok zaman alir,  ben cok acikir, asabilesirim. O yok diye sadece ne yiyeceksem onu koydum masaya. Cocuklar da kendilerine pancake yaptilar. Dengeli olduktan sonra illa bunu yiyin illa sunu yiyin diye israr etmedim onlara.

Arkasindan cocuklara odevlerini yapmalarini soyledim cunku kedi bakmaya disari cikacaktik. Onlar odev yaparken Ayse Kulin`in Handan kitabini bitirdim (hic begenmedim). Disariya cikmamiz oglen vaktine denk geldi ve cocuklarin yavas yavas acikacaklarini bildigimden bir cantaya hemen birkac bir sey attim. Once kedilere bakmaya gittik. Cikinca havanin cok guzel olmasindan yararlanmak istedik ve Kings Park`a goturdum kizlari. Hic gitmedigimiz yerlere dogru araba surup parkin degisik yerlerini gormek istedim. Kizlar acikmaya basliyorlardi. Arabayi park edince, findik fistik, meyve vs. ellerine verip onlarla ufak bir yuruyuse ciktik. Cok keyifliydi. Etrafimiz agaclarla cevrili, dar bir yuruyus yolundan yuruduk. Zaman zaman solumuzda ortaya cikip maviligi ile gozlerimizi kamastiran Swan Nehrine bakmak icin durduk. Kus civiltilari ve Avustralya agaclarinin garip tohumlari yuruyusumuze eslik etti. Yorulunca geri donduk hemen. arabada cocuklara Tuna to Go verdim. Kraker ve ton baligi, kolay yemelik bir sey. Sonra Parkin baska bir alanina gittik. Selaleler, ordekler, cimenler ve gunes. Kizlarla uzandik, oynadik, konustuk. Arkasindan DNA tower denilen bir kuleye ciktik. Birkac resim cektik. Cok yorulmustuk ve Ipek`in yarin gidecegi dogum gunu icin hediye almamiz gerekiyordu. Cabucak arabaya atlayip once kutuphaneye gittik, aldigimiz kitaplari verdik, yenilerini aldik. Sonra BigW`ya gidip Kristy nin hediyesini aldik. Ordan cabucak et alip eve geldik. Cocuklar disarida oynarken ben aksama yine stirfry yaptim (sebze ve et bir arada ve kolay hem de cabuk pisiyor- bu yuzden bu yemegi cok seviyorum).

Eve gelince bir gune bu kadar aktiviteyi sigdirmayi basardigim icin kendimle gurur duyuyordum. Hem cocuklar eglendi hem pratik hem verimli guzel bir gun gecirdik, diye dusunuyordum. Kemal yanimizda olunca yemek fasli uzuyor, nerede yiyelim, ne yiyelim, ne zaman yiyelim telasina dusup gezmelerden cok keyif alamiyoruz diye aklimdan gecirdim.

Simdi bunlari okurken bana kizma, anlatmaya calistigim tek sey bir kisi olunca karar vermenin, plan yapmanin daha kolay olusu. Iki kere dusunmen gereken hic bir sey yok, ozgursun!

Aksama dogru yorgunlugum artiyordu. Cocuklar yemeklerini yedikten sonra onlara ev yapimi slime sozu verdigim icin mutfakta bir saate yakin ugrasip o yapis yapis deneyi yaptik. Oturma odasina gelip cocuklarin yere attiklari esyalar uzerinden hoplayarak yolumu buldum. Kristy`nin hediyesini paketledik, Ipek`e bir kart buldum, onu yazmasini soyledim. Ipek`in eski kemanini Gumtree uzerinden sattim, yarin birisi gelip alacak diye onunla birlikte verecegim eski kitabi aramaya basladim. Defne mutfaga giderken yerdeki esyalara takildi yere kapaklandi. Cani yandi, optum onu, ortaligi toplamaya koyuldum. Ipek ile Defne bilgisayar odasina gittiler. Defne`nin waste ettigi davetiyeler icin kavga etmeye basladilar. Bugun arabada da birbirlerine bagiriyorlardi ve onlari o ses tonunu kullanmamalari icin uyarmistim defalarca. Sonra bagrismalar artti, ben bir yandan ortaligi topluyorum bir yandan da sinirime hakim olmaya calisiyorum. Derken Defne bir ciglik atti arkasindan karnini tutarak ve  cok acili bir sekilde aglayarak odadan cikti. Tepem atti. Ipek bana vurdu, dedi. Iceriye gidip Ipek`in koluna oyle bir vurdum ki parmaklarim sizladi. Bir de guzel kizdim ona, kardesine bir daha asla vurma, ona vurmaya hakkin yok, onun canini acitmaya hakkin yok, diye. Sonra cektim gittim yatak odasina. Ipek bu sefer aglamaya basladi. Biliyordum zaten onu benden cok sevdigini biliyordum, vs. vs. Derin bir nefes alip yanina gittim. Uzun uzun konustuk. Sonra Defne`yi de cagirdik. 10 dakika sonra hepimiz birbirimize sarilmis, salya sumuk agliyorduk.

Onlara sunu soyledim, biz burada sadece 3 kisiyiz, birbirimize iyi bakmamiz, koruyup kollamamiz lazim. Defne hastaliktan daha yeni cikti, az once de cok fena dustu, kendi gozlerinle gordun. Seni kizdirirsa bana soyle ama ona vurma. Ipek de Defne`nin onu hic yalniz birakmadigini, nereye gitse geldigini, her seye nane oldugunu ve bu durumun onun sinirlerini cok bozdugunu soyledi. Defne cogu zaman dusuncesizce davranislarda bulunuyor, sonunu dusunmeden aklina ilk gelen seyi yapiyor. Artik ondan daha olgunca davranmasi bekledigimi, yapacagi seyleri once bir aklinin suzgecinden gecirmesi gerektigini anlattim ona. Pek anlamisa benzemiyordu, bence soylediklerim bir kulagindan girdi, bir kulagindan cikti.

Ipek sonra ben babayi cok ozluyorum, dedi. Defne de ona katildi. Ben de babayi ozluyorum ve eminim o da bizi cok ozluyor dedim ama Amerika`ya gitmesi gerekiyordu dedim. Bu sefer kizlar biz Amerika`ya gitmek istemiyoruz, dediler. Sonra herseyin nasil birden bu asamaya geldigini hatirlamaya calistim. Ne yapiyoruz, neden yapiyoruz, iyi mi yapiyoruz… ? Babanizin denemesi lazim kizlar, dedim. Bu onun yasayarak gormesi gereken, karar vermesi gereken, iskalamamasi gereken bir sey. Bu onun imtihani. Eger denemezse neyin iyi neyin kotu oldugunu, hangi kararin verilmesi gerektigini hic bilemeyecek. Bizim tek amacimiz size simdiki sartlardan daha iyi bir sekilde bir gelecek armagan etmek. Bunun icin calisiyoruz. Bu donem hepimiz icin zor, eminim baba da cok zorlaniyordur ama yapabilecegimiz tek sey birbirimize destek olmak, sevmek ne olursa olsun birbirimizi koruyup kollamak, dedim.

Cocuklari yatagimiza goturdum, yorgunluktan catallasmis sesimle onlara 5 sayfa Charlie and the Chocolate Factory okudum. Uyurken bana sarildilar, her seyi unutmus gozleriyle birbirlerine baktilar, sanki hic bir sey olmamis gibi kitaba gulup keyifle dinlediler. Aksamki kavga ve diger yasananlar bir bulut olup kaybolmustu. Tombul ellerini tuttum kizlarimin, ipek saclarini oksadim.

Kemal` in varligi yumusacik ve kalin bir battaniye gibi. Zaman zaman sicagindan bunalsak da, altinda boguluyor gibi hissetsek de aslinda bizi guvende hissetiren o. Zaten toplasan 4 kisiden olusan bir aileyiz. Ne kadar genis akraba cevremiz olsa da uzakta, burada 4 kisiyiz,ama su anda 3. Battaniye olmadan yatakta zipladik, taklalar attik, ozgurlugun, hafifligin, yaramazligin tadini cikarttik ama sonunda usumeye basladik. Cani gonulden diliyorum, cocuklarim ve biz bu imtihandan guclenerek cikalim. Belki henuz goremedigimiz, anlamadigimiz bir sey var ogrenmemiz gereken. Hayatin bize vermek istedigi mesaj neyse, gonul gozumuz acilsin da dersimizi alalim. Ben yavas yavas anliyorum. Tek basina bir aileyi surdurmeye calismak zor is. Kemal`in hayatimizdaki yeri ve onemi sandigimdan, gordugumden, bildigimden cok daha fazlaymis. Kendimi ne kadar guclu biri olarak gorsem de aslinda bana guc katan Kemal `mis.

Bir hayati paylasmak cok zor zanaat. Kimi zaman korlesiyor kalbimiz, duyularimiz hassasiyetini yitiriyor ve gorusumuz bozuluyor, varligina alisiyoruz ve sevgisini kaniksiyoruz esimizin. O zaman soyle bir ayrilin birbirinizden. (Tatil icin degil ama, o zaman hic anlamiyor insan. Biz Turkiye`de iken Kemal`den ayri 2 ay tatil yaptik hic bu kadar koymadi.) Aynen bizim yaptigimiz gibi, ne yapiyorsaniz bir de esiniz olmadan hayat edin o hayati: okulsa okul, ise is,  evse ev …  Kendimi 4 parcali biz yap boz gibi hissediyorum ve bir parcam kayip. Koltugun ve kumandanin bana kalmasindan, tuvalette istedigim kadar kalmaktan ve evin tek hakimi olmaktan cok hoslaniyorum ama seni cok ozluyoruz Kemal Yilmaz…

Annem ile babam tam zit kisilikteler! Annem bir gun bana dedi ki, kizim evlendigimiz gunden beri ben babani baban da beni degistirmeye calisti. Yillar gecti, simdi o benim gibi oldu, ben de onun gibi oldum ama bu halimizle bile yine birbirinden tamamen farkli insanlariz, orta yolu bulamadik!

Merak ediyorum, Kemal ile ben de mi oyle olduk acaba? Ben iskolik, olesiye calisan, yaptigi is ne olursa olsun hep beklentiden fazlasini vermeye calisan biriyim. Itiraf etmekten cekinsem de isim cogu zaman hayatimi tamamen elimden eliyor, ailemi, cocuklarimi ve en cok da kendimi ihmal etmeme sebep oluyordu. Hayatimin merkezinde isim vardi. Kemal ise, takma kafana, meslegini sev ama calistigin sirekete asik olma cunku onlarin seni sevmeyi ne zaman birakacaklarini bilmezsin, derdi. Onun icin is kendini uzmeye degmeyecek bir seydi. Is yuzunden benim moralimin bozulmasini hic anlamazdi. Is ile ilgili bir konuda kaygilaninca bana hemen gercekte neyin degerli oldugunu hatirlatan konusmalar yapardi.

Gel zaman git zaman Kemal Amerika`ya gitti. Ben de baska bir okulda baska bir ogretmen ile staj yaptim. O stajda gordum ki, benim yaptigim normal calisma degil, delilik! Beynim surekli neyi daha iyi nasil yaparim diye sormaya programlanmis ve boyle oldugum icin bana bu meslekte huzur yok. Kendimi kontrol edemedigim icin normalden on kat daha yipraniyorum. Yaninda staj yaptigim ogretmen 25. yilinda, canli, mutlu, hayat dolu. Meslegini seviyor. Kendini tukenmis hissetmiyor. Bunun sirri da bosvermesi!. Cocuklar mutlu, kendi mutlu. Benim gibi her cocuga bir sonraki adimi atmasi icin baski yapmiyor. Isteyen cocuk resim ciziyor, isteyen boya yapiyor. Yok sen daha iyisini yapabilirsin, gel sana 4 basmakli sayilari toplamayi ogreteyim diye kasmiyor. Ben de yavas yavas anladim ki calismak bana gore degil! Ben sinir koymayi, bir adim geride durup bu yaptigim delilik mi diye dusunmeyi bilmiyorum. Veliler ister gece yarisi mesaj atsinlar, hafta sonu vs. dinlemeden hemen cevap veriyorum. Toplanti oncesi millet hic bir sey yapmazken ben sayfa sayfa not hazirliyorum. Karnede herkes kes yapistir yaparken ben her ogrenciye ozel bilgi ve mesaj yazmak icin gunlerce ugrasiyorum. Bu gunlerde okumaya basladim. Is ve yasam dengesi hakkinda ogrenmem ve uygulamam gereken cok sey var. Artik hafiften bir ses, bos ver Vesile diyor. Olmasa da olur, yapmasan da olur, zorunda degilsin, takma diyor. Bugun yandaki ogretmen Vallum mu aldin, cok leyla gorunuyorsun dedi bana. Yok dedim, bir sey yok!….

Ote yandan Kemal orada henuz 2. pazartesine uyanirken neden is bulamadim hala diye kaygilanmaya basliyor ve kendimi ona rahat olmasini, sabretmesini, bir sey kafaya takmamasini soylerken buluyorum. Keske saatlerimiz uysa, bir fincan kahve keyfini paylasirken uzun uzun konusabilsem onunla. Mutlulugunun, huzurunun, sagliginin her sey onemli oldugunu. Is konusunda hic bir sey dert etmemesini ona anlatabilsem uzun uzun. Is dedigin nedir ki? Benim telefonun oteki ucunda onun neseli sesini duymam her ise bedel…

Work life balance

Buyuk sirketlerden birisinin CEO`su soyle demis:

Hayat bir oyuna benzetilebilir. Elinizde 5 tane top oldugunu varsayin: isiniz, aileniz, sagliginiz, arkadaslariniz ve Spirit (nasil isterseniz oyle yorumlayin) . Hedefiniz bu toplari jonglor gibi havada ayni anda dondurebilmek! Bir sure sonra anlayacaksiniz ki isiniz aslinda kaucuk top gibidir, yere dusurseniz bile tekrar sekerek size geri gelecektir. Ancak diger toplar: aile, saglik, arkadaslar ve spirit kristal toplardir. Onlardan birisi catlayip, kirilip veya tuzla buz oldugunda zarar geri dondurulemez. Hayatta bunu hep aklinizda tutarak adim atin.

Is yerinde verimli calisin ve isten zamaninda ayrilin. Ailenize, arkadaslariniza ve kendinize hak ettiginiz zamani ayirin. Unutmayin : value has a value only if its` value is valued.

 

“Tırnağın varsa, başını kaşı!”

Amerika ile ilgili yazmayacağım merak etmeyin. 🙂 Bilakis; henüz Avustralya macerasına başlamamış olanlara bir erken uyarı, başlamış olanların da zannediyorum ki hissetmeye başladıkları duyguları biraz açmak istiyorum.

Tam 5 yıl öncesinde Avustralya için başlayan maceramız öncesinde paylaştığım bir fotoğrafı (facebook) gösterdi ve o fotoğraf çok şey hatırlattı birden bire. Sanki 5 yıl değil de, 15-20 yıllık bir dönem yaşamış gibi hissettim kendimi. Çünkü (comfort zone) rahat yaşam sınırları içerisinde yaşarken geçen zaman pek fark edilmeden gidiyor. Ancak o rahatlığın dışına çıktığınızda en basit gündelik işler, olaylar bile birden bire ya gözünüzde çok büyüyor ya da olduğundan çok daha fazla zaman alıyor. Bunun sonucu (doğal) olarak da, en basitinden bir örnek olarak 15 dakikalık market alışverişi birden bire 1 saate çıkabiliyor. Çünkü markette ya yıllardır aradığınız ürünü bulmak için mağazanın içinde 3 tur atıyorsunuz veya aşina olduğunuz markalar yok oluyor ve uluslararası bildiğiniz markalar haricinde tüm ürün markaları tamamen değişiyor. İlk başlarda yaşanan acemiliklerin en temel olanından bir örnek size! İngilizce telaffunuzunuzun sandığınız kadar iyi olmadığını farkettiriyorlar hemen her durumda. Ve benzeri irili ufaklı on milyon olay daha …

Neyse beni alıp 5 yıl önceye götüren bu fotoğrafa döneyim. 2012 yılı Haziran ayına ait bu fotoğrafta motosikletimi satmıştım ve Muğla’daki alıcıya teslim etmek için giderken, polis Cumhurbaşkanı geçeceği için otoban trafiğini durdurduğunda çekmiştim. Aşırı sıcak bir gündü, şu anda bile hissediyorum o sıcaklığı. 2012 – 2017 arasındaki zamanı düşündüm, o kadar çok şey yaşamışım ki! Ama bu kadar çok şey yaşadığımı hissettiğim bu dönem, her ne kadar zorluklar ve mücadelelerle dolu olsa da bir o kadar da güzel geçti. Vesile ile birlikte bu yılları birlikte yaşamak işlerimi kolaylaştırdı. Bu nedenle, bana Avustralya’ya taşınmakla ilgili sorduklarında her zaman, “aile olarak” karar vermelerini tavsiye ediyorum. Umarım siz de Avustralya’daki yeni hayatınıza eşinizin desteğini alarak başlıyorsunuzdur.

Bu fotoğrafı çektikten 2 ay sonra Avustralya uçağına binmiştik. Aradaki dönemde eşya toplamak, akraba ziyaretleri, ve çoğunlukla da tatil yapmakla geçti. Hatta bu geçici 2 aylık dönemde, herşeyi planlamış ve yoluna koymuş olmakla, kendimle gurur bile duymuştum. Ama bir sabah uyandığımda (herkes henüz uyuyorken) gün yeni yeni ağarmaya başlamıştı. Sessizliğin ve yeni doğan günün keyfini çıkarırken, kendi keyfimi kaçıracak bir farkındalık yaşadım! Bu uyanışı bugün bile net olarak hatırlıyorum ve iyi ki fark etmişim diyorum! Etraf çok sessizken, dikkatinizi dağıtacak bir şey olmadığı için gününüzü, haftanızı ve yakında gerçekleşecek olayları önceden planlamak biraz daha kolay ve mümkün oluyor. O sabah tam olarak aklımdan geçen; “Türkiye’deki hayatımızda iş, ev, aile ve akrabalara 1 telefon mesafesindeyiz ve en olağanüstü durumda bile bize yardım için elinden geleni yapacak bir çok insan etrafımızda. Bir süre sonra uçağa bineceğiz ve 8-9 parça bavulumuzla birlikte Avustralya’da daha önce hayatımız boyunca hiç görmediğimiz bir şehre ineceğiz. Daha önceden facebook’tan tanıştığımız (bizim için Perth’te geçici bir ev ayarlamış bile olsa) bir arkadaşımız, şimdilik ismini bildiğimiz bu insan haricinde bizi orada ne bekleyen var ne de geldiğimizi fakedecek başka kimse!… Perth’e her gün inen onlarca uçaktan birisinin içindeki yüzlerce yolcundan sadece birkaçıyız o kadar… ”
Bu düşünceler aklımdan geçmeden öncesinde, Avustralya’da ne kadar kolay iş bulacağımı ve Türkiye’dekinden çok daha kolaylıkla hayata girişeceğimi hayal ediyordum. Tam söyleyeyim hadi; ‘hiçte burnumdan kıl aldırmıyordum!’ Çok ukalaymışım!… Tam bir kendini bilmez gibi davranmışım. Bunları 5 yıl sonra kendim için söylemek kolay, gidin siz bir de 5 yıl önceki Kemal’e bunları anlatmaya çalışın bakalım, ne mümkün.
O sabahki farkındalık belki de bana küçük bir hatırlatma idi, ancak artık (Avustralya’daki hayata başlangıcı kolaylaştırıcı) düzeltme yapmak için bile çok geç idi. Bu farkındalık sadece Avustralya’daki düşüşümü (isterseniz, duvara toslama da diyebilirsiniz) yumuşattı sadece.
Bunları yazarken amacım, sizlerin başlangıcına olumsuz hissiyat yüklemek değil. Sadece “eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız, lütfen attığınız adımın bilincinde olun” farkındalığını yaşatmak. Lütfen “ailece” karar verin. Ve lütfen, gelmeden önce yapacağınız hazırlıklarınız tam olsun ve benim yaşadığım hayal kırıklığını yaşamadan, hayata daha kolay başlayabilin.

Gittiğim yerde hiç kimsenin beni “kırmızı halı” ile beklemediğini bilmenin faydasını bu yeni macerada görüyorum açıkçası. Çocukluğumda, yıllar boyunca annemin hep söylediğini hatırlıyorum; “Tırnağın varsa, başını kaşı!”

Amerika’da Yaşam ve Avustralya’da Yaşam karşılaştırması

Adam Smith, Real Estate Investor, Finance Consultant, Traveler, expat – www.luckyoz.com

While on the surface, living in Australia and the US appears similar, there are plenty of differences. On the plus side for Australia;

  • Australia got rid of guns, America loves guns. This makes Australia far safer than America.
  • Australia has a far higher minimum wage, never ending welfare and less poverty. This also contributes to Australia being far safer
  • Australia has universal healthcare. Being sick does not bankrupt people in Australia, while every American is an illness with insurance decline away from bankruptcy.
  • Australian university system is very strong, and entrance is merit based. Australian universities will fail students out, so a degree has some merit. Average American universities won’t fire their customers, and wealth can beget intelligence in gaining entry.
  • Australia has much warmer weather. It has never snowed in Sydney. The US has varied weather depending on region. Most of the population lives in regions that get some snow in winter.
  • Australians have more of a global outlook on life than Americans. Australians are aware that Australia is not no 1 in the world in many areas. Americans are taught America is no 1 in every facet of life, and are generally unaware when other countries may be stronger than they are. This makes politically improving the country in areas of need far more difficult.
  • Australian cities on average have better public transit than average American cities. New York, Chicago, and San Francisco are exceptions and have good public transit.
  • Australian government run functions are for the most part reasonably run. Education, healthcare, to getting drivers licenses, the government can be frustrating, but functions. US government run functions tend to degenerate into incompetent corrupt entities almost impossible to deal with. Try to renew a drivers license in Australia, it is pleasant and can take 10 minutes. Good luck doing the same at an American DMV.
  • Domestic flying is far cheaper in Australia than America. This is mostly due to foreigners being unable to own airlines in the US, and the unionization of American Airlines. The Australian market deregulated in the 90s. Foreigners can own airlines, Australia let an Australian run airline go out of business. Flying is nicer and cheaper than American equivalents.

On the plus side for the USA;

  • An average wage earner in most of America can afford to own a home (with mortgage), and drive a newish car. In most of Australia, an average wage earner today will never own a home. Average home prices in Australia are 8x average income. In America, they are 4x average income.
  • Most Americans have far more consumer spending power than they would in Australia in the same job. Australians often earn more than Americans in the same profession, but cost of living in Australia means that Americans can buy more with that income.
  • Almost everything in America costs less than the same product/service in Australia.
  • It is far easier to start a successful business in America. This is why most of the world’s largest companies are American. Australia does not produce world class companies (the largest are banks, telcos, and mining firms). The Australian culture is more interested in subsidizing sports than supporting entrepreneurs.
  • American unemployment benefits are a proportion of your income before unemployment. This can be enough to pay the bills in unemployment. In Australia, the dole is minimal, and not of much use to a middle income earner. The dole lasts forever, US unemployment benefits last a fixed period of time.
  • America has more opportunity in most professions due to the population being so large.
  • America has very large very affordable cities with significant career opportunities. Metropolitan areas like Dallas, Chicago, Houston, and Atlanta are larger than Sydney, Australia’s largest city, have similar income levels to Sydney, yet have cost of living approx. 30% of Sydney. Australia has very limited big cities, and no similarly affordable cities with global career opportunities.

Amerika’dan bildiriyorum

Vesile’nin aşağıdaki yazısının üzerine, son 1 haftadır ben neler hissediyorum ve taşınma (henüz devam ediyor olsa bile) nasıl başladı, nasıl gidiyor konusunda biraz yazmak istedim.

Bu siteyi bir süredir takip eden dostlar, arkadaşlardan

– “Haydaaa!… Amerika nereden çıktı şimdi?”

– “Avustralya mı Amerika mı?”

– “Neden gidiyorsunuz ki?”

türünde sorular geliyor, ayrıca bu soruları seslendirmeyenlerin bile, aklından en azından “bunlar ne yapıyor, neden böyle yapıyor” düşüncesi geçiyordur diye tahmin ediyorum.

Vesile zaten daha önce bahsetmişti, Avustralya göçmenliği ile Batı Avustralya-Perth’e taşındıktan sonra üzerine Amerika Green Card çekilişinden oturum izni kazandık. Gitsek mi? Kalsak mı? sorusunu inanın 2 yıldan fazlaca bir süredir aile içerisinde haftada en az birkaç kez enine boyuna düşündük, konuştuk. Emre bey’in yorumlarından birisinde bahsettiği Can Çolpan videolarını bir süre izledik ve kendi görüşünde de aktardığı gibi, gidip görmeye (en azından) denemeye karar verdik. (Aslında Vesile benden çok daha güzel özetlemiş aşağıda, denemesek aklımızda kalacaktı o yüzden denemeye karar verdik.)

Karar vermemizde etkili olan ve bizi çok düşündüren konuların başında, sizin de cevabını merak ettiğiniz “Amerika mı? Avustralya mı?” sorusu geldi. Uzatmadan sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; Amerika’yı henüz bilmiyoruz ve yaptığımız karşılaştırmalarda şimdiye kadar hep Amerika tarafını soru işareti olarak bıraktık. Belki de “deneyelim” kararımızda bu soru işaretini ortadan kaldırıp, hayatımıza bir başka bölüm daha eklemek istedik.

Bununla birlikte karşılaştırma yaparken aklım(ız)dan geçenleri listelemeye çalışayım;

  1. Güvenlik (Avustralya çok güvenli bir ülke, Amerika?)
  2. Çocukların okulları (Çocuklarımız Avustralya’daki okullarından çok memnun, Amerika’da benzer devlet okulu bulabilecek miyiz?)
  3. Yaşadığımız mahalle (Çocuklarımız akşam 3:30 gibi okuldan kendi başlarına yürüyerek gelecek kadar güvenli bir yerde oturuyoruz ve okul sonrasında -biz eve geldikten sonra- sokakta komşu çocukları ile sokağımızda rahat rahat oynuyorlar. Peki Amerika’da aynısı söz konusu olacak mı?)
  4. İş olanakları ve toplam aile geliri (Batı Avustralya ekonomisi son 6-7 yıldır pek iyi gitmiyor ve iş olanakları maalesef kısıtlı, Amerika’da ise aynı dönem tam ters bir trend izliyor-en azından uzaktan öyle görünüyor-)
  5. İş/Yaşam dengesi (Avustralya bu konuda oldukça iyi bir noktada, Amerika’da insanların çalışmak için yaşadığı söylendi bize)
  6. Sosyal devlet ve sağlık harcamaları (Avustralya’da işsizlik ve diğer yardımlar Amerika’ya göre daha iyi gibi söyleniyor. Ancak Avustralya’da da son birkaç yıldır canlı tanık olarak diyebilirim ki, sosyal yardımları oldukça kıstılar/kısıyorlar. Amerika’da özel sağlık sigortası ile hastanelerde iyi sağlık hizmeti alabildiğiniz söyleniyor. Avustralya’da özel sağlık sigortası yaptırmak zorunlu, yaptırmazsanız yıl sonundaki vergi iadesinden ciddi miktarda kesinti yapıyor devlet, yani Avustralya’da da özel sağlık sigortası primlerinizi ödemek zorundasınız.)

İşte bu ana başlıkları uzun uzun düşündük ve deneyelim dedik.

Geçen hafta içerisinde, şu anda bu satırları yazdığım Florida, Jacksonville’e geldim. JetLag etkisini halen atabilmiş değilim. Perth ile aramızda tam 12 saatlik bir zaman farkı var. Vesile ve çocuklar yatağa gittiğinde ben uyanıyorum, ben uyandığımda da tam tersi. Birkaç gündür birbirimize “Iyi geceler ve Günaydın” diyoruz aynı konuşmanın içinde.

Gelelim seyahatime ve ilk izlenimlerime (sanırım bu kısmı Vesile’nin çok ilgisini çekecektir);

New York (JFK) havaalanının dünyanın en kalabalık havaalanlarından birisi olduğunu zaten duymuş ve (TV’de) görmüştüm. Ancak canlı yaşamak çok başka imiş.

Paris – New York (JFK) uçuşundan sonra, Florida’ya olan uçağım tam 3 saat sonra idi ve aklımdan havaalanında bu uzun arada ne yapacağımı düşünüyordum. Ancak NY’a indikten sonra gördüm ki, aynı anda o kadar çok uluslararası uçak iniyor ki CBP (Custom and Border Protection) memurları giriş işlemlerine yetişemiyorlar bile! 60 ayrı nokta ve ayrıca self-service kiosklar var, ondan daha fazla da insan iniyor havaalanına. Benim 3 saatlik aranın 2.5 saati beklemekle geçti ve CBP memuru işlemi sadece 1-2 dakika içerisinde onayladı ve girişimi yaptım.

Tek parça bavulumu alıp diğer uçağa yetişmek için epey bir acele ettim. Havaalanındaki görevliler pek yardımcı değiller. Ayrıca havaalanındaki işaretler ve yönlendirmeler de modern olması beklentinizi karşılamıyor.

Jacksonville’e yol yorgunluğu yüzünden nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum, ancak Delta havayolu şirketi bu iç hat uçuşunu aynen Pegasus gibi yaptı ve 1x su (alkolsüz içecek) & kraker haricindeki herşey için para istedikleri anonsunu duydum, kalkıştan hemen sonra. Kalkış anonsundan sonra da zaten iniş anonsunu hatırlıyorum bir tek.

Jacksonville, oldukça nemli bir iklime sahip (Vesile’ciğim Ağustos ayında aynen Adana/Antalya yazı gibi oluyormuş maalesef). Şu anda bile arabalarda ve evlerde sürekli klimalar çalışıyor.

İnsanlar, Türkiye’deki kadar olmasa bile yine de agresifler ve Avustralya’da sokaktaki selamlaşmaları ve güleryüzü arıyorsunuz doğrusu.

Bir başka konu da Avustralya’ya kıyasla, kağıt işlemleri çok daha fazla. Avustralya’da bir çok işleminizi (resmi olanlar da dahil) online veya telefonla yapabiliyorken, burada (şu ana kadar gördüğüm) evrak doldurmanız, onay almanız gibi prosedürler ile yapmanız gerekiyor.

Pozitif olarak, Perth’te 5:00 – 5:30 gibi duran alışveriş ve hayat burada sürekli devam ediyor. İlk indiğim gece, cep telefonu hattımı akşam 10:00 gibi Walmart’tan aldım, halen alışveriş yapan bir çok insan vardı. Alışveriş Avustralya’ya göre nispeten daha ucuz. Ama henüz alışamadığım, alışveriş esnasında gördüğünüz fiyatların vergi hariç olması. Kasaya gittiğinizde o gördüğünüz fiyata 7% daha ekleyip ödüyorsunuz.

Internet konusunda da burası Avustralya’nın epey bir önünde. Hem hız açısından hem de hizmet açısından. Dün gece online form doldurup ComCast üzerinden Cable Internet sipariş ettim. Bu sabah teknisyen geldi ve 12 saat geçmeden interneti bağladı. Avustralya’da 2 büyük operatörle 3 ay boyunca uğraşmak zorunda kalmıştım. Hatta kablolama işlemlerinin tamamını da kendim yapmama rağmen!

Yeni gelenlerin yaşadığı temel sıkıntı; kredi geçmişinin ve sigorta geçmişinin olmaması. Doğal olarak burada olmayan history (geçmiş) daha sonra sigorta alırken daha yüksek prim ödemenize neden oluyor. Kredi geçmişinin olmaması da örneğin faturalı telefon hattını almak için bile birkaç ay beklemenize neden oluyor. Gerçi bu konu birebir Avustralya göçmenliği için de geçerli! İlk başlarda yaşanılan sıkıntılardan birisi.

Son birkaç yazıdır; siteyi Amerika & Avustralya kıyaslamasına çevirdik belki ama umarım arada Avustralya ile ilgili verdiğimiz bilgiler işinize yarıyordur.

Şimdilik bu kadar; gelişme oldukça yine yazacağım.

Amerika Sayfasi

Kemal sonunda Jacksonville`e vardi. Bana soyledigi ilk sey ‘Sakin JFK`den gelmeyin!’,  oldu. Aktarmasi New York uzerindendi ve hava alani acayip karmasik ve kalabalikmis. Oncesinde bir gece Istanbul’da kalip birkac arkadasla gorustu. Jax’e indiginde de arkadasimiz onu karsilamis, evine goturmus. Sonra Walmart’tan telefon hatti filan almislar. Kendi kiraligi yere gecti mi bilmiyorum, su anda orada sabahin 4’u. Kizlar ve bana bu gecen sure bir omur gibi geldi. Persembeden beri 3 gun gecti ama ben sanki 1 ay gecmis gibi hissediyorum. Defne aksamlari veya gun icerisinde randomly ‘ben babayi cok ozledim’ diyor. Ipek duygularini pek belli etmiyor. Ben kendimi ev islerine ve temizlige verdim. Sanirim kendimi mesgul tutmak icin isler uyduruyorum. Dun hem yesil fasulye, hem manti hem de seafood chowder birden yaptim bir ogunde! Cok alakasiz 3 yemek. Bugun de kizlari izcilige goturecegim, benzin alacagim, Ipek`i okulda bir projeye yazdiracagim ve Gumtree’den satiliga koydugum sehpalari birisi almaya gelecek, onlari verecegim. Bu arada okulda da bir toplanti yapip ciktim, butun sinifa kufur ve kotu soz ogreten bir cocugun velisi ile gorustum. Ondan once de butun birinci siniflarin velilerine Parent Education Session’ da yeni dil ogretim programimizin sunumunu yaptik. Sinifiimda bir stajyer ogretmen var, kiza diyorumkac kurtar kendini ogretmen olma:) ama olacak gibi. En azindan anaokulu ogretmeni olma beyin diye bir sey kalmiyor dedim, evet zaten ben 3. siniftan kucuklere ogretmenlik yapmayi dusunmuyorum diyor.

Buradaki arkadaslar hep arayip soruyorlar, bu aksam birisi yemege cagirdi hatta ama gidemedik, kizlari izcilige goturecegim.

Aklim Kemal’de. Onun yolcugunun butun detaylarini dinlemek, pasaporttan gecerken kimle ne konustu, polis yine firca cekti mi? , orada hava nasil? Ayarladigi oda nasil? Nerde? Interneti var mi? Jetlag durumu nasil? Kendini nasil hissediyor?  ve daha yuzlerce soru sormak istiyorum.  Onu sorularimla bunaltmamak icin hic bir sey sormuyorum, cool takiliyorum;sadece iyi dileklerde bulunuyorum.  Hadi canim iyi geceler, seni seviyoruz, selam soyle filan havadan sudan konusuyoruz.

Tahlillerim geldi yuzumde beliren kizarikliklarin kasintinin Lupus ile alakasi yokmus, alerji olabilirmis, tahlillerde sadece demir ve D vitamini eksikligi cikti o kadar. Cok mutlu oldum,onlari da aldim. Bakalim nasil bir farklilik hissedecegim. Bu arada karbonhidrat ve sekeri keserek yaklasik 5 kilo verdim 3 ayda. Hafif hissediyorum kendimi. guzel bir duyguymus.

Oyle iste dostlar, Amerika’dan yayin yapan Can Colpan’in takipcileri 14 bini bulmus, benim mutevazi bir grubum var yaklasik 300-600 arasi ziyaretci giriyor siteye. Bakalim Amerika sayfasini acinca ilgilenenlerin sayisi artacak mi? Ekranin arkasindakiler, selamlar!

🙂

Yine yeni yeniden

Kayboldum! Duyguların, korkuların, umutların, heyecanların, işlerin arasında kayboldum. Kemal Perşembe günü gidiyor. Bilinmezlik, belirsizlik beni ne yapacağını bilmez bir hale getiriyor. Evin içinde boş boş dolaşıyorum, bir odadan bir odaya gidiyorum, amaçsız, odaksız, saçma bir haldeyim işte. Perşembe gününün, ayrılığın, özlemin, yanlızlığın ağırlığı şimdiden çöktü boynuma. Kemal olayları çok dramatize etme, o kadar üzülecek bir şey yok diyor. Kendimi kontrol etmeye çalişiyorum. Belki buraya yazarsam herşeyi daha net görebilirim:

  1. Kemal’i yolculamak
  2. Çocukların okul işlerini, kurslarını, kulupleri takvime not etmek
  3. Kendi okulumda karneleri yazmayı bitirmek
  4. Kendi okulumda gelecek dönemki gösteri için hazırlıklara başlamak
  5. Kızkardeşimi buraya getirmek için turist vizesi vs işlerini ayarlamak
  6. Grad Dip Programının son 3 modülünü ve stajı ayarlayıp bitirmek
  7. Avustralya pasaportu çikartmak
  8. İpek’in doğum günü partisini ayarlamak
  9. Kemal’den gelecek cevaba göre eşyaları ve arabaları satmak
  10. Kemal’den gelecek cevaba göre nakliye şirketi ayarlamak
  11. Kemal’den gelecek cevaba göre buradaki evi kiraya vermek
  12. Kemal’den gelecek cevaba göre eşyaları ayıklamak, toplamak, paketlemek

 

O kadar da birşey yokmuş meğer endişelenecek. Yazınca kafamı daha iyi topluyorum.

Geçen gün Kemal ile konuştuk, farkında olmadığım ama kendisini rahatsız eden bazı huylarımdan bahsetti. Birincisi çok ‘bossy’ olmak. Öğretmen modumdan sıyrılamayıp herkese ne yapması gerektiğini söylüyormuşum. Evet! Bu huyumdan nefret ediyorum, bendeki aklın en iyisi olduğunu düşünüyorum. Herkese şunu yap, bunu böyle çözebilirsin, şöyle yapman gerekiyor vs. deyip duruyorum. Yardımseverlikte aşiriya kaçarak gereksiz ve sinir bozucu bir hale geliyor davranışlarım. Etrafımdaki insanların basiretinin bağlanmasına sebep olan bu davranışım aslında bir çikmaza girmemizin asil sebebi. Kemal’i öyle kararsız, kafası karışık görünce hemen önerilerde bulunuyorum. Bir adım geriye atıp insanların kendi çözümlerine ulaşmalarına izin vermeliyim. Kemal’in Amerika’ya bizden ayrı ve önce gitmesi ona ihtiyacı olan zihinsel alanı verecek. İşine karışan, kafasını karıştıran birisi olmayacak. Öte yandan bizimkiler babalarının gidişinin lafı bile olduğunda ağlamaklı oluyorlar. Defne Amerika’ya gitmeyi hiç istemiyor. Bunu her fırsatta söylüyor. Buradaki arkadaşlarını, okulunu ve evi ortamı sevdiğini söylüyor. İpek gitmeye daha olumlu bakıyor, o babası gibi gezmeyi seviyor.

Kemal Jacksonville’e gidip iş aramaya başlayacak. Oradaki recruiterler ile görüşecek. Bir ay için geçici bir yerde kalacak. Airbnb’den konaklama seçeneklerine baktık ama malesef bir şey çikmadı. İnşallah Perşembe’ye kadar onu halledebiliriz. Kemal’in Türkiye’ye dönüş bileti var. Perth-Jacksonville yaparsa bilet fiyatı tavana vuruyor ama Türkiye’ye dönüş biletini kullanarak ordan giderse fiyat  çok daha uygun oluyor. Uzun bir yolculuk olacak malesef. Amerika’ya yerleşme sürecinde ilk olarak Jacksonville’i seçmemizin sebebi orada arkadaşlarımızın olması. Ayrıca Kemal, son 1 aydır iş başvuruları için kullandığı CV sinde Jacksonville’den aldığımız bir telefon numarasını kullanıyor. Dolayısıyla oradan recruiterlar ile iletişim halinde. Ona göre bu iş bulma sürecini hızlandırabilir. Geçen gittiğimizde gördük: Jacksonville iklimi Perth’e yakın, sıcak. Yaşam çok pahalı değil ve Teknoloji merkezli çok fazla şirket var. Türkiye’ye yakın ve bilet fiyatları uçuk değil (Amerika’nın diğer yerlerine oranla). Okullar açisindan çok başarılı bir eyalet değil Florida malesef.  Gidişata göre başka eyaletlere de gidip oradaki fırsatları da kovalayacak. Önce bir araba ve Amerika ehliyeti alması gerekiyor. Jetlag’den kurtulması bence rahat bir hafta alacak. Kemal geçtiğimiz haftalarda işyeri ile iplerini kopardı. Dolayısıyla buraya geri gelmesini gerektirecek bir durum yok. Biz 2-3 ay içinde bir iş bulacağını umut ediyoruz. Ben gezmesini, kontaklar kurmasını, ilişkilerini artırmasını istiyorum ama o Amerika içinde gezmenin masraflı olacağını, enerjisini Jacksonville’e vereceğini söylüyor. Onun en büyük endişesi hazır parayı tüketmek. Bu açidan bakiş açimiz çok farklı, ben kariyer için yapılan her harcamanın bana geri dönüşü olcağını düşündüğüm için harcama yaparken hiç çekinmiyorum. Kemal ise çok temkinli. Jacksonville’de iyi-kötü bir işe gireyim, zaten onu basamak olarak kullanıp daha iyi bir yere geçmeye bakacağım filan diyor.

Endüstriel boya işinde olan bir arkadaşımız, bizim garajdan bozma çalışma odamızı boyamak için bize yardım ediyor. Kemal, gitmeden bu işi de halletmek istedi. Birkaç gündür onunla uğraşıyoruz. Onun eşine planlarımızı anlatırken, ‘Dur bakalım ya, gidip gitmeyeceğiniz belli değil daha!’ dedi. O anda kafama dank etti. Gerçekten, acaba gidecek miyiz , gitmeyecek miyiz?

Hayatımızın büyük dönemeçlerinden birine daha yaklaşıyoruz. Avustralya’ya gelirken gemileri yakıp geldik. Ne olursa olsun, tutunmak zorundayız başka çaremiz yok dedik. Suya atlayıp yüzme öğrendik çirpinirken. Amerika’ya yerleşme konusunda ise önce Kemal’i gönderiyoruz, öncü kuvvetimiz, keşfe çıkanımız o. Benim gibi herşeyi bilmek isteyen, herşeyin içinde olmaktan hoşlanan, sabırsız biri için bu süreç çok çileli. Kalbimi ferah tutup Kemal’e güvenmeli, onun rehberliğine inanmalıyım. Açı okullarında çalişirken Deniz Altınay’ın verdiği bir eğitimde güven çalışması yapmıştık. Benim gruptaki en güvensiz insan olduğum ortaya çikmışti. Hani o kendini arkaya bırakma oyunu var ya, herkes bir  çember yapar birisi ortada hacıyatmaz gibi bir o yana bir bu yana yıkılır ve grup arkadasları onu dik tutmaya çalişir. İste orada benim davranışım hocanın dikkatini çok çekti, kendimi kimseye bırakmıyordum, kimseye güvenmiyordum ve ben düşeyim birisi tutsun fikri bana çok uzaktı. Eminim kökeni çocukluğa inen birşeydir bu mesle ama aynı zamanda farkında olduğum, beni çok yoran, beni çok üzen ve rahatsız eden bir şey. İnsanlara güvenmeyi, onların lead’i ile kaygılarımdan uzaklaşmayı başarabilmeyi çok isterdim. Bu belki de bir testtir benim için, her zaman kontrol sahibi olmamanın hafifliğini hissedebileceğim bir deneyimdir. Geçen Kemal’e sordum, kendine haksızlık yapıldığını hissediyor musun? Amerika’ya gidelim ama önce sen iş bul; hayatı,işleri yoluna koy biz geliriz deyince bütün işi, sorumluluğu sana yıkıyormuşum gibi geliyor mu, dedim. Hayır, dedi. Tek başıma birşeyler yapmaktan hiç çekinmiyorum, sadece ailemiz için en iyisini yapmak istiyorum. Beni en çok endişelendiren acaba gerçekten gitmeli miyiz, hayat çocuklarımız için daha mı iyi olacak, bu soru , dedi. Denemeden asla bilemeyeceğimiz bir şey bu.

Yine motive edici sözlerin, umutların, duaların, temennilerin yükselişe geçtiği bir dönem bu dönem. Şu anda Sertap Erener dinliyorum: ‘ Öyle de güzel, böyle de güzel.. ‘ diye bir şarkı söylüyor. Hani benim beynim hep güvenli bir liman arıyor ya, sanırım bu şarkı tam da yerinde. Öyle de güzel, böyle de güzel. Gitsek de güzel, kalsak da güzel. Keşke insan her zaman böyle seçimler arasında kalsa.

Aklımın bir yerinde Urfa’daki akrabalarımızın Avustralya’ya taşınma kararımız ile ilgili söyledikleri bir söz var. ‘Allah utandırmasın!’ İlk duyduğumda çok bozulmuştum. Nasıl bir temennidir bu?!? Bol şans filan demek varken Allah utandırmasın, ne demek! Benim göçle ilgili en derin endişelerime baktığımda sanırım pişman olmaktan çok korkuyorum, elimdekini kaybetmekten, özetle gördüğüm günden geri kalmaktan çok korkuyorum. Hayata böyle bakınca ne kadar saçma bir sarmala giriyoruz. Sıfırdan başlayıp daha iyiye ulaşmak için durmadan çalişiyoruz ama daha iyiyie sahip oldukça kaybedeceğimiz şeyler artıyor ve endişelerimiz büyüyor. Kaybedecek birşeylerimizin olmaması o yüzden bir açidan iyi bir açidan kötü. Belki de aslında hayatta neyin önemli ve neyin önemsiz olduğunu ayırt etmem gerekiyor öncelikle. Ailem yanımda olacak, en değerli varlıklarımı kaybetmeyeceğim. Evimi, arabamı, işimi kaybedeceğim en kötü. Yaş ilerledikçe sahip olmayı istediğin şeyler paranın alamayacağı şeyler olurmuş. Sağlık, mutluluk, huzur. (Sağlık demişken, sanırım Ürtiker olmuşum, yüzümde,kollarımda döküntüler oluşuyor. ) Yani kendi kendime söylüyorum, takma Vesile, whatever will be will be, the future is not ours to see.

Ne diyelim allah yolumuzu açik etsin.