Archive for October 29, 2017

Misafirlikteki çocuk

Nereden esinlendim bilmiyorum, geçenlerde öylesine düşünürken aklıma birden bire bir benzeşim geldi.

Doğup büyüdüğünüz topraklardan uzaklarda yaşamak, misafirliğe gitmeyi çağrıştırdı, özellikle de çocukluğumdaki misafirlikleri. Hani hiç tanımadığınız bir eve gidersiniz, anne-babanız gittiğiniz evdeki büyükleri zaten uzun zamandır tanıyordur. Size de ister akranınız olsun, ister olmasın evin çocuğu/çocuklar ile mecburi bir beraber oynama görevi düşer. Ama adımınızı attığınız ilk andan itibaren, yadırgamaya başlarsınız ve kendi kendinize durmadan; “Burası neresi?”, “Biz şimdi niye buraya geldik ki?”, “Bu evdeki hiçbir şey tanıdık değil” dersiniz ya, bende tam bu hissiyatı oluşturduğunu fark ettim.

 

Misafirliğe girdiğiniz o evin havası, size ikramları (her ne kadar ikram ediliyorsa artık), yemek yiyorsanız masada tabağınıza konulduğu kadar yemek, ve o yemek yetmemiş ise biraz daha fazla iste(yeme)me çekingenliği, ayakların birbirinin içine girip kaybolması isteği, o minnacık ellerin birbirine kenetlenip büyük bir yumruk olduktan sonra iki dizin arasına sıkışması veya ayrı ayrı duran ellerin yanlardan bacaklarınızın altında kalması. Evde büyüklerin konuşmasını bir sure dinlemeye çalışıp henüz 1 dakika dolmadan konuşmalardan sıkılmak.

 

Hele o ev sahibinin çocukları bir de patronluk taslayan ve “topbenim değil mi, oynatmıyorum” tavırlarında birisi ise, iyice yalnızlık hissettirmesi.

 

 

Büyüsek bile, bu hislerimiz bizimle hep birlikte aslında. O dönemleri ve hisleri yasayan çocuk biziz ve güzel haber o çocuk hiçbir yere kaybolmadı aslında. Hep bizimle birlikte idi ve halen de bizimle birlikte. O çocuğa yaşı ilerledikçe o kadar (çoğu gereksiz) sorumluluk yüklediler ve o çocuksu heyecanını o kadar bastırdılar ki, sanki o dönem hayatimizin bir parçası değilmiş ve o çocukluğu başkasının hayatından kesitmiş gibi yasamaya başladık. Çoğu gereksiz sorumluluk derken; toplum baskısını, “ayıp” kavramı ile yüklenenleri, “başkaları ne der” diyerek ne kadar yük varsa sırtımıza yüklenenleri, ve aklınıza gelebilecek mantık dışı ne kadar yük varsa hepsini kast ediyorum. Ve biliyor musunuz bunu ancak 40 yaşıma yaklaştığım donemde fark ettim. Bu farkındalıkta yaşadığım ülkenin etkisi olduğu doğru ama ilk başlangıcı Avustralya’ya taşınmadan önce 1 haftalığına bile olsa katıldığım “Yaratıcı Drama” kursunda sevgili Tülay Üstündağ öğretmenimden aldım. Avustralya’da hayatımıza başladıktan sonra ister istemez ülke, yasam sekli, toplumsal değerler, kişisel haklarınız ve değerleriniz gibi olguları kıyaslamaya başlıyorsunuz. Bunları öğrendikten ve etkili bir şekilde “bu hayatta ben de varım” hissiyatını aldıktan sonra o yükleri birer birer atmaya çalışıyorum. Doğanın kanunu, o kadar yılda yüklediğim / yüklenen yükler öyle birkaç günde/ayda/yılda atılmıyor. Değişim zaman gerektiriyor, hele kişiliğinizde ve hayata bakış seklinizdeki değişim çok büyük emek ve zaman gerektiriyor. Ve ben değişimin istesenizde istemesenizde hayatınızda var olduğu gerçeğini kabullenenlerdenim. Önemli olan etrafınızdaki değişimle birlikte siz hangi yönde gidiyorsunuz? Değişimle birlikte mi hareket ediyorsunuz, yoksa akıntıya karşı mı kürek çekiyorsunuz? (Vesile’nin başka bir muhteşem yazısından)

 

Kendimi sorgulamayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum, Türkiye’den ayrıldıktan sonra ne kadar değişebildim acaba? Kendi hayatıma ve etrafımdakilere ne kadar faydalı olabildim acaba? Bunları sorguluyorum, ama tüm cevaplar elbette bende değil 🙂

 

Misafirlikteki çocuğumuza dönersek; kendi evinizde, kendi oyun alanınızda değilsiniz ve size verildiği kadarıyla yetinmek, oyun oynamak, yemek yemek durumundasınız. Bu yeni oyun sahasına ne kadar çabuk adapte olursanız, o evin çocuğu ile ne kadar kısa surede arkadaş olursanız, bu yeni ortama o kadar kısa surede yerleşebilirsiniz. Kendi farkındalığınızı da o ölçüde görebilirsiniz.

Bir sonraki yazacağım yazıda buna biraz örnekler getirmeye çalışacağım

Perth`e gelenler icin pratik bilgiler

Health Engine App`i indirin : Doktor randevulari icin cok faydali. Bulk Billed olursa cebinizden para cikmiyor. Private practice olursa siz odeme yapip sonradan MEdicare`den claim ediyorsunuz. Arada gap payment cikabiliyor.

MyGov Account: Centrelink, ATO, Medicare vs butun devlet kuruluslarinin ortak hesabi.

Gumtree: Ikinci el alip satmak icin

Freecycle Perth: Atmak istediginiz esyalari ihtiyac sahiplerine ulastirmak icin veya baskasinin ihtiyaci olmayan seyler arasindan ihtiyaciniz olan seyi almak icin geri donusumu destekleyen kisiler tarafindan kullanilan bir sistem.

Urban Tucker Map of Wild Food growing in the Perth Area: Perth icindeki halkin erisimine acik meyve agaclarinin yerlerini ogrenebiliyorsunuz. Limon, dut, zeytin agaclari benim favorim. Arkadaslarla 5 er kilo zeytin toplamistik birkac sene once.

Scoopon: Perth`teki deal lar icin takip edebilirsiniz.

My Playparks: Bir Turk`un yazdigi civardaki parklari gosteren gurur duydugumuz bir uygulama

Local Council`inizin sayfasini mutlaka Facebook tan takip edin. City of Fremantle veya City of Canning vs.

City of Perth facebook sayfasini takip edin

We love Perth facebook sayfasini takip edin

Kids around Perth sitesini arada bir ziyaret edin

AIRTASKER uygulamasini mutlaka indirin: Herhangi bir isi yaptirmak istiyorsaniz ilan veriyorsunuz. Ilgilenenler de size su kadara yaparim diyorlar. Siz de ordan is bulabilirsiniz.

Buggybuddies.com ve weekendnotes sitesini de cocuk aktiviteleri icin ziyaret edin.

 

 

Carsamba gelmemiz cok iyi olmus. Ilk 2 gun aksam 7 de yatip gece 4 te kalktik. Yavasca uyku duzenimiz oturmaya basladi. Bas agrisi, yorgunluk ve sersemlik hissediyoruz aksama dogru ama yine de cok fena degiliz. Dinlenmek cok iyi geliyor. Geldigimizden beri disci, doktor, psikolog,veteriner tipla ilgili ne alan varsa gittik. Butun randevularimizi, islerimizi bitirdik. Bahce kontolden cikmis, onun icin birilerini ariyorum otlari yolacak, cimleri bicecek filan. Garage Sale yapmayi planliyordum ama iptal ettim, onu yapacak halim yok. Camasir, bulasik, mutfak alisverisi yapildi. Arkadaslarla bulustuk, sohbet, muhabbet, catch up yapildi. 2 tane yeni kedi aldik. Cok tembel ve minnetsizler. Eski  kedimizi ozluyoruz.

Odevimin refernce listesi kaldi bir tek onu yazip gonderecegim.

Pazartesi okulda Rice babies projesine baslayacagiz o yuzden bugun gidip pirinc filan alacagim.

Bir suru mektup birikmisti posta kutumuzda. Australian Taxation Office den bir mektup gelmis, 2012-2013 mali yilindan  300 dolar borcumuz varmis devlete. Meger fazla cocuk yardimi almisiz; onu geri istiyor. Bas ustune. Yerel secimlerde belediye meclis uyesi secilecek, onun kagitlari gelmis. Gondermem gerekiyordu, unuttum. Ayni cinsiyet evliligine ne dedigimizi soran resmi bir belge de gelmis. Son zamanlarin buyuk tartisma konusu bu. Arabanin servisi gelmis falan filan.

Yazinin ustteki bolumunu sabah yazmistim. Simdiyse saat 5. Arada cok seker bir arkadas buldum kendime. Turkiye`den 1 ay once gelmisler. Beni bu site araciligi ile bulmus. Telefonlastik, kisacik bir arada gorustuk. Onunla birlikte harcadigim zamanda ben de sanki buraya yeni gelmisim gibi hissettim, heyecanlandim. Bildigim seyleri hemencecik onunla paylasmak adina daldan dala atlamama ragmen cok guzel bir sohbet oldu (umarim sadece ben oyle dusunmuyorumdur). Simdi kendimi daha da zenginlesmis, mutlu ve mesut hissediyorum. Buradaki her yeni baslangicin herkese mutluluk, huzur, bereket ve basari getirmesini tum kalbimle diliyorum. Hos geldiniz Devrim !!!

 

 

 

 

 

Zaman bir avuç kum gibi akıp gitti. Şimdi uçakta, geri dönüş yolunda kimbilir ne türlü sevdaların, özlemlerin yaşandığı bir coğrafyanın üzerinde gökte yanıp sönen bir ışık olarak bıraktığım yere dönüyoruz. Yola çikanla dönen aynı ben değilim ama. Ayrılıktan, acıdan, kaybetmekten ve yalnız kalmaktan deli gibi korkan ben eve üzüntü ve sitem dolu bir kalple değil, Allah’ın bize yaşamayı nasip ettiği güzel anlarla dolu, mutlu ve müteşekkir bir kalple dönüyorum. Kemal’i kanlı canlı karşımda görmeyi, sesini bir mikrofondan değil de olduğu gibi duymayı, onunla bir yemeği paylaşmayı, onu kızlara masal anlatırken dinlemeyi çok özlemişim. Öyle iyi geldi ki bu ziyaret bize, hepimiz bizi bir aile yapan, ufak ama bize özgü ve eşsiz tecrübelerin farkına vardık. Shared struggles, böylesi ayrı ülkelerde yaşamamız ve paylaştığımız zorluklar bizi daha da yakınlaştırdı, olduğumuz gibi, doğal ve zorlamasız bir şekilde birlikte olduğumuz kısacık zamanı doya doya yaşamamıza yardımcı oldu. Eskiden sevgimi ifade etmekte hep bir eksiklik, yarım kalmışlık hissederdim. Ne kadar söylesem de anlaşılamadığımı düşünürdüm. Farkettim ki Leyla ve Mecnunla  yarışmak zorunda değil bizim aşkımız. Herkesten çok veya herkesten daha derin bir sevgimizin olduğunu ispatlamaya çabalamak gereksiz. Destana dönüşmemişse hikayemiz veya çılgınlıklarla dolu değilse yaşantımız  yaşadığımızın gerçek mutluluk olmadığı fikri tamamen yanliş. Basit şeylerde, minicik jestlerde, bir bakışta, bir saniyede saklı aslında sevginin en yalın ve gerçek hali. Tabakta kalan son tavuk kanadını karşıdakine bırakmanızda mesela. Sabah birbirinizden erken kalkıp öteki rahatsız olup uyanmasın diye yatakta kımıldamadan beklemenizde. Bir bardak çay doldurmakta sevdiğinize. Basit bir yemek için bile “ellerine sağlık, çok güzel olmuş” demekte. Yağmur yağarken “sizi kapıda birakayım ben arabayı park edip geleyim” demekte. Ortada bir şey yokken sevgi dolu bir bakışta. Ufacık ve anlık şeylerde yani. 

Şimdi yine ayrı hayatlarımızı yaşamaya devam edeceğiz ama birlikte atan bir kalp ile…

Jung

Jung’a göre, dünyadaki tüm kötülükler insanlar kendi hikayelerini anlatamadıkları için ortaya çikiyormuş. Herkes özgür olsa, yolculuğunu yargılanmaktan korkmadan, utanmadan, sıkılmadan anlatsa dünya daha huzurlu bir yer olurmuş. Ben psikologa gittiğimde de adam bana “test tube” den bahsetti. Agzı mantar tıpa ile kapalı bir test tüpü, içindeki maddeyi kaynatan da alttaki ısı kaynağı. Bu ısı kaynağı her şey olabilir, boşanma, ayrılık, taşınma, işsizlik, depresyon, anksiyete ve diğer tetikleyici şeyler. Hayatımızdaki zorluklar yavaş yavaş test tüpünün içindeki maddeyi ısıtıyor, kaynama noktasına getiriyor. Psikologun görevi, test tüpündeki musluğu arada sırada açıp içerideki basıncın güvenli bir şekilde dışarı çikmasını sağlamak. Anlatıp rahatlamak dediğimiz şey aslında bu. Yabancılar get it out of your chest diyorlar buna. Bazı insanlarda, özellikle bazı erkeklerde bu musluk yokmuş. Dertlerini üzüntülerini kendilerine saklar sonunda da madde bağımlığı veya başka başka şekillerde aşırı uçlara kayarak üzerlerindeki baskıdan kurtulmaya çalışırlarmış. – Erkek okuyucular alınmasın, ben psikologumun yalancısıyım-

Benim test tüpümde birden çok musluk var. Sürekli açarak içeride bir barometrelik bile basınç oluşmasına izin vermiyorum. Buraya yazmak bana en iyi gelen şey.

Dün Kemal’le konuştuk. Kontratlı çalışmanın nasıl bir şey olduğundan bahsetti. Her gün işe gidip geliyorsun, sen oraya aracı bir şirket tarafından gönderilmişsin, aslında onların çalışanısın. Kendini banka personeli olarak göremiyorsun Apex sistem çalışanısın. Bir proje var, onun üzerinde çalışıyorsun ve proje Mart’ta bitiyor. Mart’ta sana teşekkür edip veda edebilirler. Ne redundancy paket ne başka bir ödeme. Öküz öldü ortaklık bozuldu! Veya 6 ay daha devam edelim birkaç iş daha var tamamlanacak diyebilirler. Devam etsen bile 6 ay sonra kendini yine eşikte bulabilirsin. Bunun performansla, bilgiyle veya başka bir şey ile ilgisi yok. Her şey proje bazlı. Normal banka çalışanından daha yüksek ücret alıyorsun çünkü sen geçicisin dolayısıyla seni bu ücretle daha fazla tutmak onların işine gelmiyor. Eğer işler çok yoluna giderse ve şans rüzgarı senden taraf eserse abi biz bankaya zaten eleman alacağız, seninle de çalıştık, gördük, seni beğendik. Eğer istersen şu pozisona şu maaşla başlamak ister misin? diye sorabilirler. Bunların hepsi varsayım. Ve bildiğimiz tek şey var önümüzdeki 1 yıl tamamen belirsizliklerle dolu.

Bu durumda son kararımız, ben işimden istifa etmiyorum. Bizim okul Aralık 8 de kapanıyor. Subat 5 te yeniden açılıyor. Okul açıldıktan 1 ay sonra Kemal’in kontratının ikinci 6 ayı başlıyor veya başlamıyor. Eğer istifa edip tası tarağı toplayıp gidersem, bir ay sonra kendimizi işsiz güçsüz sigortasız güvencesiz Allahın Milwaukee’sinde kışın karın içinde bulabiliriz. Avustralya’da hiç olmazsa sağlık ve sosyal yardım var, en kötü ihtimalle hayatta kalma şansımız Amerika’dakinden daha yüksek:) Hiç olmazsa hava soğuk değil haha:)

Şimdi yine bize hasret düştü. Çocuklara anlattık. Biz Avustralya’da baba Amerika’da yaşamaya devam edecek. İşler netleşip de kalıcı bir iş oluncaya kadar biz Amerika’ya taşınmayacağız. Şimdilik en mantıklı olanı bu.

Sizin fikirleriniz nedir bu konuda?

 

 

Kahramanın Yolculuğu

Joseph Campbell tarih boyunca yazılan, anlatılan bütün önemli masalları ve mitolojik öyküleri incelemiş ve sonunda Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı bir kitap yazmış. Bu kitaptan ilk olarak Judith Liberman sayesinde haberdar oldum. O günden beri de bu konu ile ilgili birşeyler yazma niyetindeydim. Hava sıcaklıgı dünden bu güne 24’ten 14’e düşünce, biz de gezmeye bir gün ara verelim de odada zaman geçirelim diye düşündük. Kızlar çizmeli kedi izliyorlar ben de hemen yazmaya koyuldum.

Hayatımız ancak anlatılınca anlam kazanıyor. Hepimiz varolma yolculuğumuzda farklı tecrübeler ediniyor farklı maceralar yaşıyoruz. Bu taa geçmişten beri böyle. Ancak bütün toplumlar, halklar, kültürler, efsaneler incelendiğinde yaşamın bir ritmi olduğu ve hepimizin evrensel bir döngüde ilerlediğimiz ortaya çikiyor. Bu döngüde bir çok ortak noktada buluşuyoruz. Ne tür bir hayat yaşarsak yaşayalım aslında hepimiz kendi öykümüzün kahramanıyız. Kahramanın yolculuğu ise şöyle başlıyor.

Kendi halimizde sıradan bir hayat yaşarken birşeyler oluverir ve bu bizi bir değişiklik yapmaya zorlar. Bu comfort zone’umuzdan çıkmak anlamına gelir. Bugüne kadar sahip olduğumuz beceriler ve bilgi bu yeni hayatta işe yaramayacaktır ve bu yüzden biraz çekiniriz ama öte yandan bu yeni hayat bize yeni birşeyler öğretmeyi de dönüşüm geçirmeyi de vaad eder. Tek sorun sonunu yola çikmadan asla görememizdir. Bu noktaya “the call” diyorlar. Bizi yolculuğa çıkmaya davet eden veya zorlayan böylesi bir çağrı bizi korkutabilir de heyecanlandırabilir de. Bir yandan gözlerimizi kapatıp yok saysak da mesaj durmadan kulaklarımızda çınlar ve o çağrı asla yok olmaz. Ok yaydan çıkmıştır artık. Gözümüzü nereye çevirsek onu görürüz, kapıdan kovsak bacadan girer ve sonunda düşünmekten bıkıp Ya Allah deyip yola çıkmaya karar veririz.

Bize göz kırpan yolculuğa niyet ettiğimizde artık yola çıkmış sayılırız ve geri dönüş yoktur. Bu yolda “allies” , yoldaşlarımız vardır. Bu kişilerle ya yolda karşılaşırız veya başından beri yanımızdadırlar. Bize yardımcı olurlar, destek verirler, yalnızlığımızı ve korkularımızı paylaşırlar. Bu aile, dostlar, gizemli bir obje, tanrı veya bir hayvan bile olabilir. Benim yoldaşım tabi ki Kemal ve internet üzerinden ulaştığım göç tecrübeleri olmuştu. Bu adımı atan insanlardan ilham alıp cesaretlenmiştim. Mesela Melbourne bound

  melbournebound.wordpress.com blogunu hep okurdum Avustralya’ ya taşınmadan önce.

Bu bizi 3. aşamaya getiriyor “The preparation” hazırlık. Hazirlik için Göçmen danışmanı Ebru hanıma gittik. Attığımız ilk somut adım buydu. Bilgi topladık, para biriktirdik, bizi limana bağlayan kalın iplerimizi yavaş yavaş gevşetmeye başladık. Hazırlık fiziksel, psikolojik veya ruhsal olabilir. Karar verilmiştir artık ve bilinmezliğin getireceği her ne ise ona hazırlanmaya başlar insan.

“The guardians of the treshold” eşik bekçileri sizi yolunuzdan döndürmeye çalışanlardır. Bilerek veya bilmeyerek yolunuza engel koyan, bacaklarınızın titreyerek adım atmanızı engellemeye çalışan duygular, korkular veya kişiler olabilir bunlar. İtiraf etmeliyim, Kemal’in Amerika yolculuğunda bu eşik bekçisi bendim. Doğrudan veya dolaylı her şekilde onun gitmemesi için çok çalıştım.

Eşikten geçmek (“crossing the treshold”) demek yabancı bir dünyaya doğru adım atmak demek. Burada yeni beceriler edinmenin gerekliliğinin farkına varıyoruz. Yolculuğumuz gerçek anlamda başlıyor. Uçağa binip Avustralya’ya doğru yola çıkışımız böyle bir şeydi.

Road of trails, işte bu yolda yavaştan başlıyor problemler. Kahramanımız yani siz, biz bir dizi imtihandan geçiyoruz. Gücümüz, bilgimiz, cesaretimiz, inancımız test ediliyor. Sanki hiç düze çıkamayacak gibi sıkısmış , üzülmüş ve dipte hissediyoruz kendimizi. Umudumuz tükeniyor. Çoğu kez burda olduğumu hissettim, hatta zaman zaman hala bu durağa gelip gelip gidiyorum. Herşeyi sorguladığım, pişmanlıkla dolduğum, vazgeçmeye ve pes etmeye çok yakın olduğum bir yer bu. En büyük korkularımızla yüzleştiğimiz kapkaranlık bir mağara. Burada öleceğiniz kesin. Ölsen de kalsan da hiç bir şeyin artık aynı olmayacağını biliyorsun.

Ama en güzel şey, Kurtuluş “The saving experience”. Bu hep var, kaçınılmaz bir şekilde orda duruyor. İnancınızı yitirseniz de, umudunuzu kesseniz de hep var. Ayaklarınızla yere vurup hızla yüzeye çıkıp derin bir nefes aldığınız yer burası. Bir çaresi bulunuyor, karanlık gecenin ardından gün doğuyor. Aniden birisi çıkıyor karşımıza, çok güçlü, değerli ve özel bir şey geçiyor başımızdan, elimize o zor dağı aşacak bir araç geçiyor. Bir diplomayı alıyorsun, bir sertifikayı tamamlıyorsun, yeni bir bebek giriyor hayatına, veya bir bağlantı buluyorsun. Yolculuğunun gerçek amacını gerçekleştirecek bir mucize oluyor o anda. Bazen eski seni öldürüyor ve yeni birisini yaratıyorsun küllerinden.

İşte bu bizi dönüştürüyor. “Transformation” Değişiyoruz, dönüşüyoruz, farklı bir birey oluyoruz. Büyüyüp güçleniyoruz. Bize yeni dünyayı daha iyi görüp anlayacak bir aydınlanma, bilgelik geliyor. Oraya daha iyi ayak uydurabiliyoruz, alışıyoruz. Bu dönüşüm çoğu zaman duygusal, zihinsel ve ruhsal oluyor. Artık her şeye farklı bir gözle bakıyorsunuz. Arkasından koştuğunuz şeyin aslında bir serap olduğunu ve çok daha özel bir şey keşfettiğinizin farkına varıyorsunuz. Hiç ummadığınız sevinçler yaşıyorsunuz. Değerli bir taş gibi cebimizde taşıyoruz bu bilgiyi ve yeniden yola çıkmaya hazırlanıyoruz.

Geri dönüş “return” geliyor ardından. Sıradan hayatımıza geri dönüyoruz. Ama yolculuğumuz bize öğrettikleri sayesinde dünyaya farklı bir gözle bakabiliyoruz artık.

“Sharing the gift”

Hayatımızı yeni şekliyle yaşayıp öğrendiğimiz şeyleri paylaşıyoruz diğerleriyle ta ki yeni bir çağrı gelene kadar…

Bu döngü böyle kendini tekrar edip duruyor. Çok basit ve tahmin edilebilir ama benim için anlamlı. En çok sevdiğim yanı ise tabi ki kurtuluş.

 

Bunların ışığında kendi dua koleksiyonumu oluşturdum. Kendime not olsun diye buraya yazıyorum.

Allah’ım bizi korkularımızdan arındır, hedeflerimize yaklaştır. Bize olumlu düşünceler ver, gönlümüzü, göğsümüzü aç, dillerimizi çöz dertlerimizi anlatabilelim, anlaşılabilelim. Söyleyemediğimiz ama hissettiğimiz her sıkıntıdan bizi kurtar. Göğsümüzü daraltan her şeyden kalbimizi temizle. Yapmak istediklerimizi yapmak için bize güç, imkan ve zaman ver. Emeklerimizi boşa çıkarma, isteklerimizi geri çevirme. Önümüzdeki engelleri kaldır, işimizi gücümüzü rast getir. Bize bolluk bereket yağdır.  Helalinden bereketli, bol rızklar nasip et. Senin rehberliğinde, bilgeliğinde, korumanda zihnimizi ve bedenimizi dengede tut. Bizi iyileştir, rahatlat, ferahlat. Bize sahip olduklarımızın değerini görecek göz ver. Bize sahip olduklarımızla yetinmeyi öğret, gözümüüzn önündeki güzellikleri fark etmeyi nasip et. Ruhumuzu, zihnimizi, bedenimizi dinlendir. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık, aç gözlülükten koru. Kendimizi tanımamız için bize fırsatlar ver. Bizi iyi insanlarla karşılaştır, ihtiyacı olanlara yardımcı olma imkanı ver. Kendimize ve başkalarına karşı iyimser, affedici ve dürüst olmamıza yardımcı ol.  Allah’ım bize haberlerin en güzelini gönder, üzerimize iyilik ve güzellik kondur. Avunmalığımız olsun, bize hiç ummadığımız sevinçler nasip et. Bizi vesveseden, korkudan koru. Allah’ım bize “inşallah olur” diye dua edip hayalini kurduğumuz her şeyin “çok şükür oldu” sevincini yaşat. Allah’ım hayır nerdeyse bize onu takdir ve nasib et, sonra bizi ona razı kıl. Allah’ım ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından hayırlı eyle.

Amin…

 

Bizim buralar:)

Size biraz daha bizim buralardan bilgi vereyim. Dikkat edin bizim buralar diyorum, yavaş yavaş aramızdaki buzlar eriyor yani:)

Büyük bir sinema kompleksi var. Vizyon filmerinin oynatıldığı çok sayıda büyük salonu var. All tickets sadece 3 dolar. Salı günü ise 1 bucuk dolar. Adı Marcus Value Cinemas. Ailecek Emoji filmine gittik. Çok uzun zamandır ailece bir filme gitmemiştik. Çok keyif aldık, en iyi tarafı da hepimiz için sadece 12 dolar ödemiş olmamız. (Perth te en indirimli (Optus abonelerine) bilet 9 dolar. Ortalama sinema bileti de 15 dolar.)

Bu hafta sonu Kemal ile birlikte çok iş hallettik. Ona bir oda kiraladık. Whitefish Bay denilen bir semmte. Çocuklu aile olduğumuz için nereye yerleşeceğimizi tıpkı Perth’te yaptığımız gibi okullara bakarak seçiyoruz. O mahallenin okulları iyiymiş. Kemal geçici olarak (biz gelene kadar) kendine ait banyosu tuvaleti olan bir yerde kalacak. Ev sahibi odasını kiraya veriyormuş ve kendisi sık sık seyahat ediyor ve evin diğer katında yaşıyor o yüzden umuyoruz Kemal rahat edecek.

Hayvanat bahçesine gittik. Yaprak döken ağaçlar bu mevsimde çok güzel bir renge bürünüyor. Doğası çok güzeldi. Hayvanlar Perth’tekilerden daha kara yazılıydı (Urfa deyimi yine). Yerleri dardı ve Perth’teki gibi eğitici showlar filan yoktu. Kafeslerin arkasında sanki sahipsiz kimsesiz duruyorlardı. Perth’te bakıcılar ve gönüllüler öyle iyi bakıyorlar ki hayvanlara, etkinlikler yapılıyor, gösteriler yapılıyor, hele orangutanların yerleri dünyadaki en büyük özenle yapılmış muhteşem bir yapı. Orda bir community ruhu hissediliyor. Burda ise sanki bir tane bile görevli yoktu ortalıkta. Hayvanat bahçesinin içindeki kiosklar bağımsız 3. şahıslar tarafından kiralanıyor.Mini tren, Pony binme, yüz boyama, karikatür, dondurma, teleferik  vs. hep dışarıdan gelen alakasız kişiler tarafından işletiliyor. Öyle olunca da Perth teki hayvanat bahçesinin ruhunu güzelliğini burda bulamadık.

Bugün yine bilim müzesine gittik ailecek. Kızlar Design Lab denilen bir aktivitede saatler geçirdiler. Biz de Kemal ile taşınmanın detaylarını konuştuk. Çocuklar için tam da Mr. Maker usulu bir duvar boyunca 40-50 tane çekmecenin içinde craft yapma malzemesi vardı. Masalarda masking tape, hot glue gun, zımba, makas ne ararsan var. Çocuklar bir restoran menusu gibi duzenlenmiş menüden istediklerini yapıyorlar veya tamamen yaratıcı davranıp kendi istediklerini yapabiliyorlar. İpek kendine çok süslü bir üçgen bir yastık yaptı (sonra da bana 30 dolara satmaya çalıştı) Defne ise popsticklerden bir ev yaptı. Hot glue gun ile harikalar yarattı.Geri dönüştürülebilen malzemeler ne kadar güzel bir şekilde kullanıma sunulmuş, çok beğendim. Orada çoğunluğu Hintli aileler vardı. Çocuklu, normal, birlikte aktivite yapan normal (bak yine normal dedim!) aileler görmek güzeldi.

Ordan çıkıp berbere gittik. Kemal saçını kestirdi. Sonra aldığım bir saç ürününü iade etmeye gittik. Bir saç kremi alıp kullandım, başka yerde çok daha ucuz fiyata gördüm o yüzden iade etmek istedim. Utana sıkıla kasaya yaklaştım, fiş olduktan sonra sana sordukları tek soru kredi kartına mı iade edelim nakit mi istersin? Çabucak ve sorunsuz (no fuss diyorlar burda) iademi aldım, çıktım.

Buranın en güzel yanı gece yarısına kadar veya bazen 24 saat açık dev süpermarketlerin olması. Saat 4’te veya 5’te her yer kapanacak diye telaşa girmeye gerek yok. Non-stop alışveriş, her saat her zaman her bütçeye uygun şeyler var. Yeter ki sen iste. Kapitalizmi yuvasında yaşayarak görüyoruz.

Yarın da Domes denilen bir yere gideceğiz. Botanik parkı gibi bir yermiş. Ha bu arada her ayın ilk perşembesi şehir müzesi bedava. Her ay bir gün hayvanat bahçesi bedava. Pazartesi günleri de bu botanik parkı Milwaukee residents için öğlene kadar bedava. Bazı akşamlarda sanat müzesi filan da ücretsiz. Böylece herkesin önemli yerleri bir kere görmesi en azından böyle bir imkana sahip olması hedefleniyor. İyiymiş, o da hoşuma gitti.

Buranın aktivitelerini gördükçe daha ısınıyorum buraya. Öyle ahım şahım değil ama birkaç yıl yaşanılabilir. Yaşam giderleri çok yok. Restoranlar açık, insanlar sokakta, alışveriş hep var. Perth’teki gibi insanlar kabuğuna çekilince ıssızlaşan sokaklar pek yok ama Perth’teki muhteşem plajları, elit görünümlü insanları, çocuk oyun alanlarını, yeşil konforlu parkları, açık hava barbeküsünü, piknik masalarını filan çok arıyor gözlerimiz.

 

Bizim çarıklar ve onların makosenleri

Perth’te sokaklar, yeşil alanlar ve oyun parkları insanları dışarıda zaman geçirmeye davet eder gibi temiz bakımlı ve donanımlı. Burada sokakta gezen dolaşan insan görmek o kadar zor ki, arabasız hiç kimse yok gibi. Geçen gün otobüse binip şehir merkezindeki Discovery World (bilim müzesine) gittik çocuklarla.

Otobüs güzel ve bakımlı semtlerden de geçti, o kadar iyi görünmeyen semtlerden de. Yaklaşık 1 saat sürdü yolculuğumuz. Sonraki günlerde de otobüse binip gideceğimiz yerlere gittik. Otobüs ile seyahat Milwaukee de halkın içine karışmak için iyi bir yöntem sanırım. En arkada oturup gelene gidene bakıp ortamı tanımaya ve anlamaya çalışmama yardımcı oluyor.

Değişik değişik tipler binip binip indiler. Hani hayatımı anlatsam roman olur derler ya bazen, eminim bu gördüğüm tiplerin her birinden bayağı çok ciltlik kitaplar çikardı. Annemin bizi büyütme şekli geldi aklıma. Siyah giyme toz olur, beyaz giyme soz olur… Göze batma, ayıp, o çok abartılı, iddialı, vs. vs. Burada karşıma çıkan insanlar uçmuş!!! Kemal ile konuştuğumda burası Amerika, burda farklı olmak veya farklı görünmek problem değil, hatta bazen özellikle farklı olmak için böyle yapıyorlar, dedi. Gördüğüm tiplerin bazılarını size tarif etmeye çalışayım:

Kütüphanenin otoparkında arabasının tamponunu koli bandı ile tutturmuş, arabasının içi süpermarket broşürleri ile tıka basa (evet tıka basa!!!!) dolu saçı başı perişan bir 55-60 yaşlarında bir amca gördüm.  Sadece ön camının arkasında aynı broşürden yaklaşık 20 tane filan vardı.

Otobüse bir amca bindi, safran sarısı bir pijama üzerine aynı renkten ama çok daha parlak lame havalı bir kazak, kafada fötr şapka, kulakta kulaklık, müziğin ritmine kendini kaptırmış, adeta dans edercesine yürüyor…

Kaldığımız otelin otoparkında bir araba gördüm, steyşın vagon. Camların tepesine kadar naylon poşetlerle dolu. İçinde 3-4 parça (büyük ihtimalle) kıyafet olduğunu düşündüğüm ağzı bağlı naylon poşetler resmen arabayı tapa gibi doldurmuş. Ben deyim 100 siz deyin 200 naylon poşet dolusu eşya, arabada birbirinin üzerine dizilmiş. Ben arabaya hayretle bakarken karşıdan arabanın sahibi geldi, yaşlı, saçları bembeyaz tonton bir teyze, elinde poşetler taşıyordu arabaya. Çabucak selam verip yolumuza devam ettik…

Dün odaya girerken karşımızdaki odadan konuşmalar ve çocuk sesleri duydum. Ah bak ne güzel onlar da çocuklu bir aile. Keşke çağırabilsem de bizim kızlarla oynasalar diye aklımdan geçirdim. Geceleyin saat 3 gibi bağrışmalar duydum koridorda. Sesinden bir ergen olduğunu çikardığım bir erkek, you are all f…g    a….s. Mother of the year!!!! Welcome to homeless life!!! diye avaz avaz bağırarak kapıyı çarptı ve çıktı. Yine gece birileri geldi gitti. Bir kıropıro koptu!! (Bu söz Urfalıca)

 

Sokakta bir erkek yürüyor hani alttan bağlanan jimnastik mayoları vardır ya öyle bir şey giymiş belinin yanları açık, altına da düşük bel bir pijama. Şaka mı normal mi anlayamıyorsun. Yine başka bir adam, pantolunu düşük bel olmaktan çıkmış, bildigin bacaklarında sürüyor, boxerı görünüyor… Öte yandan simetriyi abartmış, cetvelle çizilmiş gibi bir takım elbise giymiş, gömlek pantolon, kıravat jilet gibi, kravat iğnesi takmış, saçı bir telin bile aykırı davranmasına izin verilmeyecek şekilde taranmış ve jölelenmiş, yüzünde garip bir gülümeseme ile dimdik robot gibi yürüyen başka birisi. Normal olmayacak kadar neat, anormal olamayacak kadar bakımlı, elinde bazı belgeler var, oturup onları okuyor filan. Müzede cansız mankenlerden oluşan gerçekçi diaromaların arasında geziyoruz, ortam loş, ışıklar sarı ve kimi yerlerde oldukça karanlık. Aniden oldukça yüksek desibelli bir bağırış ve çığlık, İpek ile Defne yerlerinden sıçrayarak bana sarılıyorlar, benim de ödüm patlıyor. Karanlığın içinden tekerlekli sandalyede bakıcısının ittiği zihinsel engelli bir kadını görüyorsun. Bu kadına müze gezimiz boyunca 3-4 kere rastladık. Sonra çığlıklarından korkmamaya başladık ama ani olması biraz fenaydı.

Bilim müzesine gittik, görevli kenarda korkulukların üzerine oturmuş, gözlerini bir noktaya dikmiş, heykel mi canlı mı belli değil. Giriş kapalı, bant çekilmiş. Biz ona doğru yaklaşıp soru sorma niyetimizi belli edince adamda hafif bir kıpırdanma oldu. Adama sordum açık mı diye, yes dedi. Girebilir miyiz dedim, no dedi. Çocuklar girebilir mi dedim, yes dedi. Sonra ben de girebilir miyim dedim, yes dedi. ama bunları yüzünde hiç bir ifade olmadan sanki bir rüyadaymış gibi, veya hipnotize olmuş gibi söylüyor. Kımıldamadan. mimiksiz öylece robot gibi duruyor bir de. Ben dumur oldum, bu ne diyorum kendi kendime. Sonra gözümüze virtual reality gözlüklerini taktı, reef mi istersin bilmem başka başka birşeyler söyledi ama hiç bir şey anlamadım, bir tek reef anladım, Reef olsun dedim, o dünyayı açtı gözlükte. Allahtan normal görünümlü ve davranışlı başka bir görevli de vardı da virtual reality gözlüğünü takabildim, yoksa gözlerimi bir an bile kapatamazdım.

Kıyafete, saça hiç değinmiyorum bile. Renkler, modeler, ölçüler sınırsız.Çko zayıf birisi kendinden 5 beden büyük bir şey de giyebiliyor, kilolu birisi 5 beden küçük bir şeyi de içine sığabilmişse eğer giyebiliyor.

Şimdiye kadar geçirdiğimiz bu 2 haftada normal görünen kişilere, normalce gülümseyen, selam veren, cevap veren kişilere nadir bir çiçeğe baktığım gibi hayranlık ve sevgiyle bakıyorum.

 

Yıllar önce depresyona girdiğimde gittiğim doktor bana beynimdeki şemalarla ilgili birşeyler anlatmıştı. Doğduğum andan itibaren bana işlenen, öğretilen, bazen dayatılan kurallar zamanla benim gerçekliğim haline geliyormuş. Mesela sigara içmek sağlığa zararlıdır diye öğreniyorum ama bir gün sigara içmeye başladığımda kendimle, bildiklerimle çelişiyor ve huzursuzluk yaşıyormuşum. Bu süreci bir kere yaşadım. Kendi doğrularımla yabancı bir kültürde yaşamak birbirine uymayan, doğru düzgün oturmayan dişlilerle bir çarkı döndürmeye benziyor, verimsiz ve anlamsız. Zamanla (5 yıl içinde) bu duygularla baş ederek bir ölçüde Avustralya’ya alıştım.  Şimdi aynı tuzağa düşmemek için çok daha dikkatli olmalıyım.

Kendime soruyorum. Normal olan ne? Kim belirledi normal olanı? Dünyada tek bir normal mi var? Tam olarak ne zaman normal olan şeyler listesi oluştu beynimde? Nerde öğrendim normali? Çocukluğumun sigara dumanı ile sislenmiş kabul günlerindeki tombul teyzelerden mi kaptım normal şeylerin ne olduğunu? Yoksa çamaşırların yenilerini öne eskilerini arkaya serip şaşırtmaca yapan kapı komşumuzdan mı? Belki de serviste yerini bana verip centilmenlik gösteren ama eve gidince karısını tekme tokat döven öğretmen arkadaşımdan öğrendim normalin ne olduğunu?

Küçükken oyunlarda peynir ekmek yaparlardı beni. Yani etkisiz eleman. Mesela yakan topta ortada gezinip dururdum, hiç bir takıma ait değildim, top bana değse de çıkmazdım, topu yakalasam da puan kazandırmazdım kimseye, peynir ekmektim yani… Belli belirsiz bir göz kırpma veya dil çıkartma ile karar verilirdi ve ben kandırılırdım. Herkesin bildiği ama benim farkında olmadığım hileli bir oyunda kazanmak için çabalayıp dururdum. Bir de paşa çayı vardır hani, içenin kendini büyük sandığı ama içtiğinin aslında musluktan üzeri doldurulmuş tatsız bir bardak su olduğunu ancak büyüyünce öğrendiği o sarımtrak çay.

Bunları niye yazıyorum? Çünkü 37 yıl sonra anladım ki, benim normal bildiğim şey aslında bir kandırmaca. Bu dünyada normal diye bir şey yok. Hepimiz anormaliz ama farklı biçimlerde. Göründüğümüz ile olduğumuz kişi arasındaki fark ne kadar büyükse yalanımız da o kadar büyük oluyor. Buradaki insanlar nasil hissediyorlarsa öyle giyiniyorlar, öyle konuşuyorlar, öyle yaşıyorlar. Doğadaki parlak renkli kurbağalar gibi, bana bulaşma zehirliyim diyorlar! Biz ise -miş gibi yapıyoruz. Otobüste anlayışlı ve esnek biriymiş gibi görgülü nezaketli davranıp, sahteden gülümseyip arkadan bloga yazıyorum gerçek düşüncelerimi.Kaba olmamak adına gerçek düşüncelerimi saklıyor, insanları kandırıyorum.

”Komşun hakkında hüküm vermeden önce iki ay onun makosenleriyle yürü” diye bir kızıl derili sözü vardır. Teyzem hep bu söz ile dalga geçer ‘makosen’ kelimesini farklı cümlelerde kullanarak kendi atasözlerini yaratır bizi güldürürdü. Dün gittiğim müzede gerçek kızılderili makosenleri gördüm ve bu söz yeniden aklıma geldi. Benim başkalarını yargılamaya hakkım yok. Arabasına poşet taşıyan teyze belki ağır bavul kaldıramıyordur ve her şeyini böyle poşetlere koymak zorunda kalmıştır veya sadece bavul alacak parası yoktur. Süpermarket broşürü toplayan amcanın kendince bir sebebi vardır. Hepimizin takıntıları var, ben de mesela parfüm tester kağıtlarını toplamayı seviyorum. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin veya nasıl davranırsa davransın kimseyi yargılamaya ve küçük görmeye hakkım yok. Karşılaştırma yaparken aslında duygu katmadan bakmayı öğrenmeliyim. Güven problemim olduğu için korkularım bu insanlara bakışımı şekillendiriyor. Bir gün ben de evsiz kalırsam diye ödüm patlıyor. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Bir arkadaşla konuştum, buraya gelince yaşlı bakım evlerinde gönüllü hizmeti vermeyi istiyorum. Hayatın her çeşit parkurunda koşan insanlarla barış, sevgi ve saygı içinde yaşamayı öğrendiğim gün huzur benim olacak. Bana şaka gibi görünen bu insanlar belki de benden daha gerçek ve asildirlar. Yargılamaya bir son vermeli, hiç bir olguya iyi veya kötü etiketini yapıştırmadan nötr bakmayı öğrenmeliyim.

Benim gerçeklerimden farklı, benim yaşadıklarımdan gördüklerimden başka türlü bir hayat var burda. Eğer kalkıp buraya taşınmayı seçmişsem kimseyi saçıyla başıyla yargılamadan kendi işime bakmalıyım.

Şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsini silesim var ama son 3 saattir bununla uğraştığım için elim silme tuşuna gitmiyor. Neyse kalsın!