Bugunku yazima bir tavsiye ile baslayayim. Nuri Bilge Ceylan’in “Ahlat Agaci” adli filmini izlemediyseniz siddetle tavsiye ederim. Sizi yasadiginiz dunyadan koparip alacagina ve cok farkli dusuncelere daldiracagina soz verebilirim. Iki gune yayarak izledigimiz film Kemal ile beni nerelere aldi goturdu…

Gelelim bu dunyaya. Bildiginiz gibi Amerika su anda Noel ile Yeni Yil arasindaki o ilginc donemi yasiyor: Ne gunun, ne saatin, ne yapmamiz gerekenlerin, ne de kim oldugumuzun farkinda; hos bir kafadayiz! Defne, yavrum, bana gunde 3 kere “Bugun gunlerden ne?”, diye soruyor. Turkce soyluyorum, sonra bir de “Ingilizce hangi gun bu?”, diyor.  Yatma kalkma saatlerimiz hep birbirine girdi.

Nextdoor adli, mahallelileri birlestirmek icin icat edilmis bir App uzerinden bazi karton koliler bulduk. Zamanimiz oldukca, gereksiz esyalari kolileyip yeni eve birakiyoruz. Hali yikama sirketi ile konustuk, tasimacilari ayarladik, evi kimbilir kacinci kez gezdik, bakindik ve sonunda 21 Ocak Pazartesi gunu tasinmaya karar verdik. Biliyorsunuz Avustralya’dan buraya gelirken sadece bavullarla gelmistik ve fazla bir esyamiz yoktu. Sonra Urdunlu bir mobilya toptancisindan bir koltuk takimi (bir uclu bi ikili koltuk), 1 masa 6 sandalye ve 3 yatak almistik. Televizyon ve Tv sehpasi da son aldigimiz esyalar olmustu. Toplasan bu iki odali evden tasinmak bir-iki saatten fazla surmez gibime geliyor. Nasil olsa kaplumbaga gibi evimiz sirtimizda gezinmeye alistik bunca yildan sonra.

Yarin oglenden sonra Turk arkadaslarim geliyor. Aklima esti, Asure yaptim, dolapta yer yoktu diye balkona koydum. Malum disarisi 0 civari genelde. Bir kase alayim dedim, bir de ne goreyim, bugday, pirinc, fasulye ne kadar su varsa cekmis ve bir guzel sismis. Asure bicakla dilimlenecek kivama gelmis. Gecen de yine haslama ile yapilan icli kofteden yapmistim, hepsi parcalanip dagilmis, haslama suyu bildigin corba olmustu. Bazen misafirlerime guzel bir sey sunmak nasip olmuyor, ne yapayim. Impossible’in Turk versiyonunda dedikleri gibi : “imnasipible”. Nasip degilse olmaz yani!

Size Amerika ile ilgili faydali bilgiler vermek istiyorum ama biliyorum anlatacagim her sey sadece burasi (Brookfield, Wisconsin) icin gecerli olacagi icin belki pek de isinize yaramayacak. Bir de itiraf edeyim, neden bilmiyorum ama Amerika’yi anlatmaya Avustralya’yi anlattigim zamanlardaki gibi hevesli degilim. Icimden gelmiyor. Belki gocmenlik halim eskidi. Her gordugum seyi hayretle karsilamiyorum artik. Sanirim yavas yavas da kiyaslama yapmayi biraktim. Turkiye’ye dair bildigim seyler de eskiyor; karsilastirma yaparken saglam dayanaklarim yok yani.

Bir itiraf daha: hic haberleri izlemiyorum. Ne dunyada ne Turkiye’de neler olup bittigine dair hic bir fikrim yok! Bunu soylerken kendimden utaniyorum ama neredeyse bir yildir bu boyle. Bizim evde zaten televizyon kanali aboneligi yok. Amerikan haberlerini bazen bir yerin bekleme salonunda veya kizlarin sacini kestirdigim zaman kuaforde filan izliyorum. Turkiye’de ne olup bittigini filan bazen Kemal’den ogreniyorum, o da Twitter’dan takip edip bana soyluyor. Dunya yansa umrumda degil yani! Bu kadar izole olup sadece kendi dunyamla ilgilenmek o kadar da dogru degil ama belki bir cesit savunma mekanizmasi bu. Kendi hayat gailemin uzerine bir gram daha dert, keder, dusunce eklemek istemiyorum. Arada bir kitap okuyorum, Kemal Tahir, Yasar Kemal, Adnan Binyazar, Yuval Noah Harari filan. Sonra bir de Netflix’te Protector adli Turk dizisini izledik Kemal ile. Kizlarla arada belgesel izliyoruz. Babalari onlara Xbox aldi, onda oyunuyorlar. Bir de Yasmin Levi dinliyorum bos zamanlarimizda.  Hayatim boyle akip gidiyor.

Keske siz de bana yazabilseniz. Sizin basinizdan neler geciyor, nelere uzulup nelere seviniyorsunuz, bilebilsem. Basta canim dostlarima, sonra da bu satirlari okuyan herkese sevgiler. Saglicakla kalin…

3 comments

  1. Tuba says:

    Biz de yeni bir yıla girmenin telaşındayız. Tarık Tufan’ın Düşerken kitabını okuyorum şu sıralar. Baş döndürücü bir düşüş,iç dünyamızda bitmeyen bir gezinti dolu kitap. Bebek mi, dinlenme mi, okulun işleri mi (akademisyenim, hiç bitmeyen işlerim var), ev işi mi, bebeğin çorbası mı, bizim yemeğimiz mi derken günler geçiyor. Çocuğa bakarken müzik dinliyorum, emzirirken e-kitap okuyorum, ilk fırsatta annemi arıyorum, kardeşlerime mesaj atıyorum, arkadaşlarıma hiç sıra gelmese de onları da çok seviyorum, bazen mesaj atıyorum, bol bol kahve içiyorum, gerisi nasılsa ağır aksak oluyor. Bir haftadır Ankara’da kar var. Bir Urfalı olarak her gün sevinçle açıyorum perdeleri. İş hayatımın yükü ağır, yolu uzun ama bunu ben severek seçtim, sonu hayır olsun, yolu huzur dolsun diyorum. Zaten bebeğin peşinden koşunca onun kahkahalarıyla içim doluyor, içim iyileşiyor. Buralar böyle canım. Seni severek okuyorum. Bu içten, duru, derin yazıların için hep teşekkürler. Heyecanın diri olsun, bizlere hep yaz. Sevgiyle

  2. Vesile says:

    Selam Tuba, satirlarini okurken senin evin canlandi gozumun onunde. O kadar hosuma gitti ki yazdiklarin, anlatamam! Her kelimen icin sonsuz tesekkurler! Yokluga, bosluga yazmiyormusum yani. Uzaklarda bir yerlerde sesimi duyan, benimle ayni telasi yasayan birileri daha var… Sen de hep bana yaz, olur mu?

  3. Tuba says:

    Asıl ben teşekkür ederim. Tabi ki yazarım, yeter ki sen hep gözlerin ışıyarak anlat bize öykünü.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.