“Bu kibarlık da bize nerden gelmiş?”

Rahmetli dedem karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışıkta duran arabalara tek tek başıyla selam verir, teşekkür ederdi. Mağazalardan çıkarken suratı yeri süpüren kasiyerlere her seferinde nazikçe teşekkür ederiz hiç bir cevap bile almayız. Trafikte bir kavşağa yaklaşmaya göreyim, ayağımı gazdan çekince en az 10 dakika beklerim, dana gibi dalanlar ise hemen geçiverir. Yol hakkı kimin, düşünen olmaz. Arabanın her tarafında “dikkat çocuk var” yazar buna rağmen trafikte her an birileri sıkıştırır, üzerimize atlar. Okulda kızımı döven çocuğun annesini ararım, kaşıkla verip kepçeyle alırım. Birisinin apartmana yaklaştığını görelim, onlar defalarca suratımıza kapatmış da olsalar kapıyı, biz açıp bekleriz içeriye girmelerini. Uçakta, minibüste insanlar koltuklarını sonuna kadar yatırırken hiç rahatsız olmazlar, onların yerine arkada sıkışan ben utanırım. Enayi gibi sıramızı bekleriz. Bize araba çarpsa yerden kalkar “Abi bir hasar var mı, ödeyim” deriz. Konuştuğumuz kelimeleri özenle seçmeye çalışır, kimseyi kırmamaya özen gösteririz. Teyzem yanında çalışanlardan birisine benim beyim şöyledir, böyledir diye anlatırken karşısındaki dayanamamış “Abla, beyim nedir?” diye sormuş. Ve bunun gibi nice örnek…

Kibarlık, nezaket dünyada ne kadar makbul sayılsa da İstanbul’da yaşayan birisi için en aptalca davranış şekli sanırım. Bazen kan beynime sıçrıyor ve yeter artık ben de “yırtık” olacağım diyorum. Bir olay oluyor, güya ağır bir sözü sesim titreyerek, yanaklarım kızararak ve ürkek bir kedi gibi söylüyorum. Ne kadar haklı olsam da beden dilim, ez beni, ben her şeyi hak ettim diyor sanki. Geçenlerde bir sorun çıktı. Tamamen haklı olduğumuz bir meselede karşı taraf ile telefonda görüşmemiz gerekti. Makinalı tüfek gibi suflörsüz çalışan bir çeneye annem kendini ifade etmeye çalıştı. Telefondan taşarak neredeyse bütün odayı dolduran tiz ses, soluklanmak için es verdiğinde annem ancak: Gülüm benim, canım, bak, ne olur, durum öyle değil, sen çok değerlisin, kurban olayım, ayağının altını öpeyim, vs. diyebildi. Oysa aynı klasmandan biri o kişiye çok güzel ağzının payını verebilirdi. Konuşma sona erdiğinde annem Ice-Age’deki zavallı sincap gibi çaresiz, söylemek istediklerini söyleyememenin verdiği sinirle: “Le Allah bizim cezamızı versin. Bu b.k gibi kibarlık da bize nerden gelmiş?” diye patladı. Cümle her ne kadar kendisiyle çelişiyor gibi görünse de aslında onun ne demek istediğini hepimiz çok iyi anladık. Sonrasında çok güldük ama bu bize hep oluyor. Sebebini bilmiyorum. Belki Ahmet Arif’in dediği gibi “bilmezlikten değil fukaralıktan” dır ama malesef öyle bir yerde yaşıyoruz ki erdem bildiğimiz şey kendimizden nefret etmemize sebep oluyor.

“Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi olun” demiş Ghandi. Valla İstanbul değişmiyor Ghandi, ne yapayım bilmiyorum. Ya ben değişeceğim ya bu şehri değiştireceğim. Her ne kadar bu resimdekilerin 4’ü doktor olsa da kavgada gözlerini budaktan sakınmazlar. Yetti artık İstanbul, savulun biz geliyoruz. No More Kibarlık!!!:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *