Archive for Gezilecek yerler

1 Temmuz

Avustralya başvurularınız umarım yolunda gidiyordur.

Bugün 1 Temmuz, bu siteye başlamamıza ve bunca yıldır halen yazıyor olmamıza ilham kaynağı ilk kızımız bundan yıllar önce dün, dünyaya gelmişti. Yani bugün itibarı ile yeni yaşına başladı.

Ayrıca “Kabotaj Bayramı” ! Türk Denizciliğinde oldukça önemli bir yeri var bu günün! Bunun detaylarına girmeyeceğim, meraklı olanlar kısa bir Google araştırması yapabilirler.

Bu siteyi takip eden bir çok insan için de aslında (belki biliyorsunuzdur zaten) Avustralya Göçmen Bakanlığının aldığı kararların -genellikle- uygulamaya başlandığı ilk gün! Avustralya’da mali yıl dün itibarı ile sona erdi ve 1 Temmuz itibarı ile yeni (mali) yıl başladı. Avustralya’da yaşayanlar için bunun en önemli anlamı, bugün itibarı ile vergi iadesi bildirimlerini yapıp devletten “fazla” ödediğini düşündüğü vergileri beyan edip iade alımlarının başlangıcı. Evet Avustralya’da ve hatta Amerika’da da vergi iadesi halen yürürlükte ve yıl sonunda devlete bildirim yapıyorsunuz. Gerçi, iade talep etmeseniz de bildirim yapmanız zorunlu. O kadar zorunlu ki, bizim Avustralya’ya geldiğimiz 2012 yılı Ağustos ayından sonraki ilk bildirimimizi 2013 Temmuz ayında yaptıktan sonra bize 2011 bildirimimizi neden yapmadığımızı sordular 🙂 Eh!.. tabii ki basit bir insan hatası idi, kolayca düzelttik. Vergi iadesi bildiriminizi Ekim ayı sonuna kadar yapmanız ve talepte bulunmanız gerekiyor. Bildirim yapmazsanız, Ekim ayı sonrasında bir kaç ay daha vaktiniz var ama detaylarını ve ne kadar sürede yapmanız gerektiğini pek bilmiyorum. Yapmadığınızda, ATO (Australian Taxation Office) Avustralya Vergi Ofisi-yani kısaca Maliye- bildirim yapıyor ve geçmişe dönük olarak, yapılmayan bildirimler için ceza uygulayabiliyor. Ve hatta, devletten fazlaca sosyal yardım aldıysanız ve devlete borcunuz varsa faiz de isteyebiliyorlar ve hatta istiyorlar 🙂

Vergi iadesi kısaca şöyle işliyor; Yıl boyunca sizden ortalama bir vergi kesiliyor (maaşlı çalışıyorsanız, işveren zaten otomatik hesaplayıp bu parayı kesiyor). Centerlink’ten yıl boyunca bir ödeme aldıysanız, bu ödemeleri zaten onlar biliyorlar. Yıl boyunca yapılan bu ödemelerde genellikle size 15% civarında eksik ödüyorlar. Vergi iade bildiriminde; maaşınız, ödediğiniz vergi, özel sağlık sigortanız (ödemeleriniz), bankalardan kazandığınız faiz tutarları vs. ATO sistemine otomatik aktarılıyor. Siz bildirime başladığınızda zaten bu rakamları güncellenmiş olarak görüyorsunuz. Bilinmeyen ise, sizin devlete belirli başlıklar altında (genellikle, eğitim, çocuk için yapılan okul harcamaları ve belirli sağlık harcamaları gibi) yaptığınız harcamalarınızı bildirmeniz ve bunların belli oranlarını geri ödemesini talep etmeniz. Bu bilgileri doğru ve hatasız olarak doldurup talebinizi gönderdikten sonra inceleyip 2-3 hafta içerisinde size geri dönüyorlar. Yıl boyunca Centerlink’ten fazla para aldıysanız, geri ödemenizi istiyorlar. Eksik aldıysanız da size ödemesini yapıyorlar.

İlk yıl hiçbir vergi ödememiştim, çünkü ilk yıl kazandığım para vergilendirmenin başladığı eşik değerin de altında kalmıştı 🙂 Ardından Temmuz ayında devletten hiçbir alacak talep etmediğimi ilettim. (Vergi ödemediğim halde, üstüne vergi iadesi istemek hayli yüzsüzlük olacaktı) Neyse bildirimi gönderdikten bir süre sonra Centerlink insaflı davranıp eksik ödeme yaptıklarını bildiren bir yazı ile alacaklı olduğumuzu söyleyip, hesabımıza para yatırmıştı. İlk gördüğümüzde gözlerimize inanamadık 🙂 Sonra doğal olarak paraya dokunmadan, hemen arayıp teyit etmiştik.

Amerika’da bu işler normal takvim yılında yapılıyormuş. Hatta öyle ki, şu meşhur IRS (Amerika maliyesi diyelim kısaca) Amerika dışında bir yerde yaşasanız, (dünyanın neresi olursa olsun) bildirim yapmanızı ve kişisel gelir ve yaşadığınız yere ödediğiniz vergileri bildirmenizi istiyor. Amerika dışında yaşadığı için bildirim yapmadığını söyleyen bir kaç arkadaşım oldu. Ama benim okuduğum kadarı ile bunu yapmanız bekleniyor.

Vergi ve iadesi konuları bu kadar basit değil elbette. Ben sadece Avustralya’ya gelen, gelmek üzere olanların böyle bir sorumlulukları olduğunu belirtmek istedim, amacım herhangi bir tavsiye vermek değil elbette. Ayrıca, vergi iade işlemlerini sadece birkaç yüz dolar ödeyerek uzmanlarına da bırakabilirsiniz. Size daha hızlı ve doğru şekilde yardımcı olacaklardır.

Başvurularınızın hızlıca yanıtlanması dilekleri ile …

Bu Şehirde …

Geçenlerde arabada giderken, Türkiye’den bir radyoyu dinliyordum. Programda o günkü konu “#BuSehirde” idi. Herkes bu hashtag altında yaşadıkları şehirde neler olup bittiğini iyisiyle kötüsüyle anlatıyordu. Sizlere yaşadığımız şehirle ilgili kısa bilgiler vermeyi düşündüm. Unuttuklarımı lütfen yorum yaparak sorun, ben de sizlere biraz daha bilgi verebileyim.

#BuŞehirde alışveriş ve iş dünyası hafta içi günlerde en geç 17:00 – 17:30 gibi biter (evet, buna alışveriş merkezleri ve marketler de dahil:) ) Akşam saatlerinde ise barlar, restoranlar, eğlence mekanları gibi yerler açık olur.

#BuŞehirde oldukça çok festival bulabilirsiniz. Özellikle yaz aylarında, dünyanın diğer ucundaki Brezilya festivali kutlamasının küçük bir şekli bile yapıldı geçen günlerde.

 

 

#BuŞehirde diğer büyükşehirlere göre trafik fazla olmaz. Yoğun denilen trafik bile (olağanüstü birşey olmadığı sürece) çok uzun sürmez. Yangın vs gibi durumlarda bu süreler oldukça uzayabilir.

 

 

 

#Perth’te insanları (tanımanıza gerek yok) sabah gördüğünüzde “Günaydın”, “İyi günler” demeniz gerekir. Gündüz saatlerinde “Iyi günler”, “Nasılsınız” gibi kısa cümlelerle selamlaşmanız beklenir. Hatta geçen günlerden birisinde, bir iş için alışveriş merkezinin açık otoparkına arabamı parkettim, inmeden önce de cep telefonuma kısaca bakıyordum ki gözüme telefonda bir yazı ilişti ve okumaya daldım. 3-4 dk. sonra yolcu tarafındaki cama takım elbiseli birisi tık tık vurdu. camı indirdim, adam “Merhaba, iyi günler benim adım xxx dedi” Ben de kendi kendime “Kimbilir ne satacak şimdi” diye düşünürken, adam benim işyeri arabasının yanındaki logoyu gördüğünü ve geçmişte benim şimdiki çalıştığım şirketle çalıştığını söyledi. 8 – 10 dakika kısa sohbetten sonra adam ayrıldı gitti. Kendi kendime “hiç tanımadığın birisiyle bu kadar sohbeti başka biryerde yapamazdım herhalde” dedim. Böyle güleryüzlü ve iletişim kurmaya çalışan insanlarla birarada yaşamak güzel gerçekten de.

Yine bununla ilgili okuduğum kitaplardan birisinde bir örnek vardı. Hatırladığım kadarıyla ve hatırladığım cümleleriyle aktarmaya çalışayım;

“…

gündelik hayatımızda karşılaştığımız insanlara selam vermek, onlara ‘seni gördüm, oradasın ve senin farkına vardım’ mesajını iletmektir. Yani karşınızdaki insanın varlığının farkında olduğunuzu göstermektir. Bu bilinçli yaşamanın, farkında olmanın ve farkındalığı hissettirmenin güzel bir yolu.

Sabah işyerine giderken, otobüs/servis şoförüne ‘Günaydın’ demek veya asansöre binerken içeridekilere ‘Iyi günler’ demek gibi. Bu farkındalığı hissettirmek, hem size hem de etrafındakilere iyi gelecektir.

…”

İşte bu farkındalığı burada birçok yerde görüyorsunuz.

 

#Perth’te günbatımı oldukça renkli manzalar gösterir size.

Margaret River

Annemin notları:

Yola çiktiğimiz andan 5 saat boyunca orman hiç bitmedi. Bir cins ağaç bitiyor arkasından başka bir cins başliyor. Karri, Marri, Yarri ağaçları metrelerce yükseğe uzanıyor. Ağaçlardaki tanin yüzünden rengi kıpkırmızıya dönmüş akan nehirler gördük. Yolda hiç taş yoktu. Dağ da pek yoktu ama tepeler, yemyeşil halıyla kaplanmış vadiler gördük. Yolda geçerken sağlı sollu uzanan yeşil tarlalarda atlar, kuzular ve kangurular hep birlikte otlanıyorlardı. Yaklaşık 1 haftadır geziyoruz, ne yolda ne doğada bir peçete parçası olsun hiç bir çöp görmedik. İnsanlar ikiz çocuklarıyla, bebekleriyle yağmur, çamur, dere, tepe, dağ, taş demeden geziyorlardı. Burada gördüm ki çocuklu olmak geziye çikmak için engel değil.  İnsanlar özellerine çok düşkünler, evlerinin yola bakan pencerelerinde hiç yaşam belirtisi yok. Hep evin arka bölümlerinde yaşıyorlar. Dışarıda vakit geçirmekten çok evde, bahçede çocuklarıyla oynuyorlar. Kasabalarda ya bir ya iki tane restoran var. Bizde olsa en ufak kasaba veya yol üstü bile restoranlarla dolu olurdu.

Benim notlarım:

Pazar günü 2016 Perth Royal Show’da gezdikten sonra Güney Batı Avustralya’ya doğru yola çiktik. Birinci gece en uzak durağımız olan Walpole’da konaklayacaktık sonra geze geze yukarı Pemberton, Cowaramup ve Margaret River, Busselton üzerinden Perth’e gidecektik. Gezimiz malesef berbat hava şartları yüzünden istediğimiz güzellikte geçmedi ama yine de doğal güzellikler görmekten mutlu olduk.

Walpole’a giderken Lane Poole Reserve diye bir National Park’ta mola verdik. İçinden nehir geçen orman kuş sesleri ve yosun kokusu ile insanı bambaşka bir zamana götürüyor. Kimi yerlerde nehir kocaman bir havuza dönüşüyor; kimi yerlerde ise köpük köpük akan, kayaların üzerinden kabarıp taşan bir şelaleye dönüşüyor. Ordan çikip güneye doğru yolumuza devam ettik. Biraz gitikten sonra Scenic Drive başlıyor. Bir film seti gibi yeşilin farkli tonları, kuzular, inekler, köprüler ve ağaçlar… Annem İtalya’nın Toscana manzaralarına benzetti yeşil tepeleri. Tatilin en sevdiğim bölümü bu idi. Bazen ağaçların arasında öbek öbek açmiş beyaz Lilyum öbekleri görünüyor, bazen ayna gibi parlayan son derece şirin, küçük bir göl çarpıyor gözünüze , bazense çeşit çeşit cins inekler otlanıyordu çayırlarda.

Sonra Harvey’de bizim favori durağımız Stirling Cottage’da yemek yedik. Batı Avustralya’nın ilk valisi olan Kaptan Stirling’in köşküne her mevsim hayranım. İlk baharda rengarenk çiçeklerle kaplıydı bahçe. Azıcık ilerleyince aniden önümüzdeki ormanın içinin kırmızı beyaz ufak ufak şeylerle dolu olduğunu gördüm. Başlangıçta her yere yayılmış çöp sandığımız şeylerin yaklaşınca aslında küçük cüceler olduğunu farkettik. Gnomeville1990 yılında o kasabada oturan bir kadın yolun kenarındaki ormanın içinde eski, büyük ve kocaman kovuğu olan bir ağaç görüyor. O kovuğa Gnome denilen küçük bir cüce yerleştiriyor. Sonra kasabadaki diğer kişiler de bu bayanın yaptığını yapıp kendi evlerinden küçük cüceler getirip yerleştiriyorlar. Derken oraya kocaman bir kavşak açiliyor. Yolcular, dernekler, okullar, kilisler, spor klüpleri ve aileler derken herkes oraya grup grup cüce getirip koyuyor. Çeşit çeşit cüceler değişik şekillerde dizilip gittikçe yayılıyor. Ormanın içine doğru, küçük bir köprü, nehirin üzerine devrilmiş bir kütük, ağaç kovukları, küçük tepeler, göz alabildiğince giden dev bir cüce köyü. Adı Gnomeville olan bu köyde şu anda dünyanın her yerinden gelen 3000’den fazla cüce var. Tabi ki bizim ilk tepkimiz, vay be nasıl oluyor da kimse bunları çalmiyor, oldu. Orada bol resim çektirdik, yola devam ettik. Sonra konaklayacağımız Walpole Lodge’a geldik. Akşam yemeğinde masada Çinliler, İtalyanlar, biz Türkler ve iki Avustralya’lı aile vardı. Yorgunluktan hemen uyuduk. Sabah erkenden uyandık. Hava durumuna göre saat 10’da yağmur başlayacaktı bu yüzden yağmura kalmamak için hemen yola koyulduk. Valley of the Giants denilen yerde Tree Top Walk yaptık. Yerden 40 metre yükseklikle kurulmuş köprüde ormanın içinde 600 metre yürüdük. arkasından Ancient Empire denilen yerde Tingle Tree oyuklarına girip resim çektirdik.  Tam ordan ayrılırken yağmur başladı. (İşte tam o sıralarda Defne mide ağrısından şikayet etmeye başladı. Sonradan İpek’e ve Kemal’e geçen bu virüs herkesin tüm yediklerini çikarmasına sebep oldu. Ayrıca berbat mide krampları ile 2 günümüzü berbat etti ama yılmadan gezmeye devam ettik. )Bir sonraki durağımız Mount Frankland idi.Mount Frankland İnanılmaz bir tecrübe, 300 basamak ve oldukça dik bir rampa ile tek parça granitten oluşan çok yüksek bir kayaya çiktık. Bu dağın tepesinden göz alabildiğine uzanan bir orman, dağlar ve bu güne kadar gördüğüm en uzak ufuk çizgisi. Neredeyse başımız bulutlara değecekti. Burdan Fernhook Falls denilen şelalere gittik. Sonra Pemberton’daki otelemize geçtik. Hava buz gibi, karnımız aç! Bu ufak kasabada bir iki restoran içinden bir Hint restoranına gitmeyi seçtik.  Kemal ve annem etli biryani istediler. Ben de güveç gibi bir şey. Kızlar da tavuklu noodle (acısız) Kadın sordu,siz spicy’mi yoksa medium’mu istersiniz diye. Hint yemeklerinin çok acı olduğunu bildiğimizden orta acı olsun dedik. Aman allahım, zehir!!! Öyle acı ki Urfa’dan gelen annemin bile gözlerinden yaşlar akıyor. Kemal ve annem yemeklerini yiyemediler. Garsonu çağırıp söyledik bu yemek çok acı diye, garson dedi ben sizi çok iyi anliyorum. Restoranın sahibi geldi, biryani hep böyledir dedi ama yanında yemek için yoğurt ve beyaz pilav teklif etti. Pek güzel bir yemekti diyemeyiz ama annemin ayakkabiları ıslandığı için restorana terlikle gelmek zorunda kaldığına ve halimize karnımız ağrıyıncaya kadar güldük.

Devamını yarın anlatacağım geç oldu…

cascades

busselton

bunkers bay

Cowaramup

margaret river

chocolte factory

fudge factory

wineries

Gezi Notları 2

Gelelim şu meydandaki en ilgi çekici yere. Astronomi saati. Bu saat Belediye Sarayı’nın duvarındadır. 15. yy’da sipariş verilmiştir. Saati yapan ustanın gözleri, bu şaheseri başka bir yerde bir daha tekrarlamaması için kör edilmiştir. Bu hikayeyi dünyadaki bir çok eser için duydum. Ne kadar doğru bilmiyorum ama saat gerçekten bir şaheser. Saatin yapımcısı, dünyayı evrenin merkezine yerleştirmişti. Saatin amacı sadece doğru zamanı değil, ay ile güneşin dünya etrafında dönüşlerini de canlandırmaktır. İbre aynı anda 3 zamanı birden gösterir şekilde ayarlanmıştır: Arap rakamları ile eski Bohemya saati; Roma rakamları ile bildiğimiz, günümüz saati; kadranın mavi bölümü ile de gökyüzünün görünen kısmı gösterilir. Saatte ayrıca zodyağın 12 evinden geçen güneş ile ayın hareketleri de belirtilmiştir. Her saat başında bu saatin önünde yüzlerce turist toplanır. Biz de akşam 8’i gösterirken neler olacağını izlemek üzere kalabalığa karıştık.. Önce saatin solunda bulunan ve ölümü simgeleyen iskelet,  sağ elinde tuttuğu ipi çekmeye başladı. Ölümün öteki elinde ise ters çevirdiği bir kum saati vardı. Ardından yukarıdaki küçük pencere açıldı ve 12 havari, bir daire çizerek sağdan sola doğru yavaşça dönerek geçtiler, herbiri penceden aşağı bakıyor gibi oluyordu. Bu sırada hareket eden başka figürler de vardı. Mesela sağdaki başını sallayıp duran Osmanlı figürü. Rehberin anlattıklarına göre aslında Osmanlılar buraya hiç gelmemişler ama halkı korkutup, bastırmak ve sindirmek için Osmanlılar çok sık tehdit olarak kullanılmış. Sonra bir de aynada kendine bakan bir insan figuru vardı. Bu kibiri simgeliyormuş ve bir de elinde para kesesi taşıyan bir Yahudi tefeci; o da açgözlülüğü simgeliyormuş. Bu gösterinin bitiminde çan çalıyor ve turistler alkışlıyorlar. İzlemesi çok keyifli ve ilginçti. Mutlaka görülmesi gereken bir şey bence.

Ertesi gün sabahtan rehberimiz bizi Prag kalesine götürdü. Şimdi nehrin diğer tarafındaydık. Anlatılanlara göre Çek Cumhuriyeti’nde başkan ve tüm devlet adamları halktan biri gibi korumaları olmadan, normal vatandaş standardında yaşıyorlarmış. O yüzden çalışma binalarında filan hiç öyle olağanüstü güvenlik önlemeleri yok. Biz de kendi halimizi düşündük ister istemez. Gecenin bir yarısı Altunizade’de bomboş yolda saatlerce bekletilmiştik, başbakan o yoldan geçip evine gidecek diye. Üzüldük halimize.

Prag kalesi, yüksek bir tepeden Vlatava nehrine bakıyor. Aziz Vitus Katedrali, muhteşem görkemli yapısıya bu alanın ortasında bulunuyor. Geyik hendeği denen çok derin bir hendek kaleyi çevreliyor. Eski zamanlarda düşmanlar bu hendeği geçip kaleye ulaşamasınlar diye bu alanda yılan, aslan, kaplan gibi envai türlü vahşi ve yırtıcı hayvan beslerlermiş. Katedralin çörtenleri garip yaratık figürleri şeklinde. Bu yaratıkların kiliseyi koruduklarına inanılırmış. Ne kadar ürkütücü olurlarsa, düşmanlar o kadar korkarmış. Katedralin girişindeki vitray gül pencerede Yaradılış’tan sahneler betimlenmiş.Katedralin arka kapısında Son Yazgı mozaiği var. Işıl ışıl taşlardan ince ince işlenmiş harika bir çalışma. O kapının hemen karşısında ise Kraliyet Sarayı yer alıyor. Öyle saray denildiğine bakmayın, sıradan bir bina görünümündeydi ama içi çok geniş. Salonun muhteşem kaburga tonozları var, burası eski Bohemya parlementosu olarak kullanılmış. Bu binanın içine giriş de çoğu yere olduğu gibi ücretli. Buraya insanlar 23 Mayıs 1618 tarihinde yaşanan pencereden atılma olayının gerçekleştiği odayı görmek için giriyorlar.  Protestanlar Habsburg’luların zulmünden bıkmışlar ve saraya yürümüşler. Orada kargaşa çıkmış ve 2 Katolik vali ve sektreterleri Protestanlar tarafından pencereden aşağıya atılmış. Valiler 15 metreden hayvan dışkısı yığınının üzerine düşerek hayatta kalmışlar. Bu olay Otuz Yıl Savaşları’nın sinyalini vermiş, Katolikler ise valilerinin kurtuluşunu meleklerin müdahalesi olarak yorumlamışlar ve halk üzerinde daha da ezici bir üstünlük kurmuşlar.

Efendim, bu kalenin içi öyle kalabalık ki, rehberi kaybedince bulmak gerçekten çok zor oluyor. O yüzden biz de gruptan pek ayrılmadık. Ama kale muhafızlarının olduğu alanda inanılmaz güzel bir Prag manzarası var. Orada uzun bir mola verip bol bol resim çekmek gerekiyor. Kalenin içinde ve civarında çok çeşitli yapılar var. Krala yakın olmak isteyen ve dönemin varlıklı aileleri kendilerine küçük küçük saraylar inşa ettirmişler. Örneğin Schwarzenberg sarayı… Bu yapının ön cephesi, uzaktan piramit şekilli bir taş işçiliğiyle kaplanmış gibi görünüyor, ama yakından bakıldığında, bunun düz duvara yedirilmiş sgraffito desenlerinin yarttığı bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Bu sarayın önündeki meydanda Çek Cumhuriyeti’nin ilk başkanının (Tomas Masaryk) heykeli vardır. Kaleye çıkmışken görmeniz gereken bir diğer yer de Altın Yol’dur. Adını 17. yy.’da burada yaşamış kuyumculardan alan bu kısa, darack sokak inanılmaz güzellikte. Küçük renkli kutu gibi evler sıralanmış, Kafka’nın da bir zamanlar yaşadığı bir ev var burada. Tam bir kartpostal gibi. Çok yorulmuştuk, artık kaleden yavaş yavaş iniyorduk, biraz koşturmacalı bir gezi oldu istediğimiz kadar zaman ayıramadık bu bölgeye ama yine de en temel görülmesi gereken yerleri gördük. Size tavsiyem bu bölgeye yarım günden fazla ayıracak şekilde plan yapmanız. Aksi takdirde aklınız kalabilir.

Öğlenden sonra ise Yahudi Mahallesini kendi kendimize gezdik. En dikkat çekici yer, eski Yahudi mezarlığıydı. Bu eski mezarlıkta üst üste binlerce (evet binlerce) mezar taşı vardı. Bu alan 300 yıldan fazla bir süre Yahudilere ayrılmış olan tek mezarlıkmış. Yer darlığı yüzünden, insanların birbirinin üzerine 12 kat gömülmesi gerekmiş. Küçücük bir alana sıkışmış tam 12 bin mezar var. Ama aslında yaklaşık yüz bin kişinin bu alana gömüldüğü söyleniyor. Mezarlığın çevresi kalın ve yüksek duvarlarla çevrilmiş. İçeriye giriş ücretli. Yahudilerin ölülerinin üstlerinden bile para kazanmayı düşünmeleri bize ilginç geldi. Buraya resmini koymak istemiyorum ama görmek isteyenler Prague Jewish Cemetery diye arayıp resimlerini görebilir. Karmakarışık, eğri büğrü, yüzlerce mezar taşı. Çok etkileyici bir görüntüsü vardı. Oradan çıkıp Rudolfinum’a yürüdük. Burası Vlatava kıyısındaki en etkileyici yapılarından birisiydi. Çek Filarmoni Orkestrası burada çalıyormuş. Sonra oraya çok yakın Les Moules’te yemek yedik. Prag’da bira sudan ucuz (sözün gelişi değil gerçekten!) ama lezzetinin pek iyi olduğunu söyleyemem. Les Moules’te satılan Belçika birası çok daha lezzetli özellikle de yanında gelen bir kilo haşlanmış, özel soslu midye ile tadına doyum olmuyor.

Prag’daki son günümüze Karel Köprüsünden başladık. Karluv Most denilen Prag’ın bu en ünlü anıtı, Eski Şehir’i Küçük Mahalleye bağlıyor. 1741’e kadar Vlatava üzerindeki tek geçiş noktası olan bu köprü 520 m. uzunluğunda ve harca yumurta karıştırılarak güçlendirildiği söylenen kumtaşı bloklarından yapılmıştır. Köprü üzerinde sağlı sollu heykeller var.  Aziz Jan Nepomucky’nin şehit edilişini anlatan bir rölyef var. Bu rölyefe dokunanların tüm dileklerinin kabul olacağına inanılıyor. Herkes dokunduğu için aziz ışıl ışıl parlıyor rölyefte. Bir diğer dikkat çekici şey ise 17. yy. Çarmıhı. Çarmıh, 200 yıl boyunca köprüde durmuş. Çarmıhta İbranice “Kutsal, Kutsal,Kutsal Tanrı” yazıyor. Bu yazıt, Tanrı’ya küfreden bir Yahudi’ye ödetilmiş. İlginç bir ceza.

Öğlenden sonra Vaclav Meydanı’na geçtik. İstanbul’un Taksim’i gibi olan bir yer.

Gezi notları

Sevgili dostlar, geziye çıkmadan önce öyle bol keseden atmışım. Gün gün takip edin yazarım vs. demişim. Nerdeee! Uçaktan indik bir koşturma başladı. Önce Prag arkasından Viyana ve sonra da Budapeşte. Her anımızı dolu dolu yaşamak istedik, o yüzden sadece geç saatte otele döndük. Sabah 9’dan gecenin 10’una kadar sokakları arşınlayınca da insanda bir satır yazacak hal kalmıyormuş bunu anladık. 

Geziye gitmeden önce ne yapılır, nerelere gidilir diye araştırmak isteyenlere rehber olmasını umarak Prag ile ilgili izlenimlerimi ve öğrendiklerimi aktarmak istiyorum.

Prag 1993 yılında kurulan Çek Cumhuriyetinin başkenti ve Bohemya bölgesinin merkezidir. Çek devletinin kuruluşunda önemli rol oynayan Prens Vaclav 929 yılında kardeşinin emriyle öldürülür. Çek halkı için çok değerli olan bu Prensin adı birçok yere verilmiştir. Çek tarihinde bir diğer önemli şahsiyet ise Reformcu Jan Hus’tur. Jan Hus yoksul bir ailenin çocuğudur, zamanın en önemli din bilginlerinden biri olmuştur. Katolik kilisesinin yoz uygulamalarına, servetine ve müsrifliğine yönelttiği eleştiriler nedeniyle 1415 yılında sapkın ilan edilerek kazıkta yakıldı. Çek halkının gözünde şehitlik mertebesine yükselmiştir. Engizisyon mahkemeleri, çoğunlukla “ihbar” müessesesi üzerine kurulmuştu. Eğer bir kişi kendi günahlarını gelip bir ay içinde itiraf ederse ve “özür dilerse” affedilirdi. Jan Hus bunu yapmadı. Yakılarak can verirken, papaza “Sana 40 gün veriyorum. Sen de 40 gün sonra öleceksin. Onu ölüme mahkum eden Krala ise sana da 1 yıl veriyorum. 1 yıl içinde cezanı çekeceksin ve öbür dünyada buluşacağız” demiş. Gerçekten de Jan Hus’un söylediği süreler içinde hem papaz hem de kral Jan Hus taraftarları tarafından öldürülmüştür.

Prag’a indiğimizde hava kararmak üzereydi. Rehberimiz bizi Vlatava Nehri’nin kenarında indirdi. Eski saat meydanını tarif etti ve serbest zaman verdi. Akşam 10’da buluşup otele gitmek üzere herkes dağıldı. Hava çok soğuk değildi, Vlatava nehrinin kenarında romantik bir yürüyüş yaptık. Mission Impossible filminin en heyecanlı sahnelerinden birinin çekildiği yerlerde puslu ay ışığına ve kartpostal güzelliğinde manzaraya karşı her gördüğümüzü aklımıza kazımaya çalıştık. Vlatava nehrinin sağında ve solunda çok güzel aydınlatılmış 13. yy’dan kalma yapılar var. Bunları görebilmek için bir tekne gezisi yapmanızı tavsiye ederiz. Bizim indiğimiz yerde en son yemekli tekne turu saat 8’deymiş. Biz o turu kaçırmıştık bu yüzden Eski Şehir Meydanı’na doğru yöneldik. Köprüden meydana giden yola Paris caddesi  deniyormuş. Sağlı sollu ünlü markaların mağazaları var. O hafta da moda haftasıymış diye ortaya bir yere podyum kurmuşlardı. Çok geçmeden meydana ulaştık. Sağda faytoncular, tam karşımızda ışıl ışıl masalarla sokağa taşmış cafeler solumuzda ise  Jan Hus anıtı vardı.  Heykelin tam arkasındaki alanda, yere gül yapraklarıyla muhteşem bir desen çizmişlerdi. Bu desene yukarıdan bakabilmek için bir platforma çıkılıyordu. Gül yapraklarının kokusu gecenin seriniyle birleşince insanda sanki bir bahçede yürüyormuş hissini uyandırıyordu. Bu meydandaki en ilgi çekici yapılarından birisi Eski Belediye Sarayı’dı. Bu sarayın 69’5 metre yüksekliğinde bir kulesi vardı. Yaklaşık 8TL. karşılığında  asansörle kuleye çıkılıyor. Merdivenle çıkmayı kimsenin gözü kesmiyor. Kulenin nefes kesen bir manzarası var. Kiremit çatılar, tüm büyük ve ihtişamlı binalar, kilise kuleleri ve her yer ayaklar altında.

Prag’dan

Siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım. Bayram için eşimle birlikte bir kaçamak yapıp Prag, Viyana ve Budapeşte’yi geziyor olacağız. Henüz havaalanındayız. Wings Lounge’dan yazıyorum bu satırları. Birazdan uçağımız bineceğiz ve neredeyse 4 yıldır ilk defa başbaşa bir tatil yapacağız. Kalbim İstanbul’da kalsa da, kızlarımı şimdiden çok özlemiş olsam da tatilin tadını çıkarmaya kararlıyım. Allah bir aksilik vermezse 1 hafta sonra döneceğiz. Evde Dudu ablamız ve annem kızlarıma bakıyor olacaklar. Dun akşam bilgilendirme toplantısı yaptım, acil durum bilgilerini verdim, inşallah bu bir hafta sorunsuz geçer. Çünkü dönüşte çok yoğun bir çalışma temposuna başlayacağız, İpek okula başlayacak ve bir sonraki tatile kadar uzun ve zorlu bir dönem bizi bekliyor olacak. Tatilde yazmaya çalışacağım. Tavsiyeleriniz olursa siz de bana iletin zira kitapta yapılması gereken o kadar çok şey yazıyor ki hangilerini elesem hangilerine yetişsem bilemiyorum. Hepinize güzel bir bayram diliyoruz kızlarımız dostlarımıza emanet, sevgiler:)

KIYIKÖY :)

Cumartesi günü çıktık yola. Kilyos’a gidelim, çocuklar biraz yüzsün, tuzlu su isliklerini pişirsin dedik. Sonra Maslak civarında öyle bir esti kafamıza “Haydi Kıyıköy’e gidelim, oraları da bir görelim dedik.”  İstanbul’dan 165 km. uzakta güzel bir köymüş. Zaten çocukları uyku basmıştı, çevirdik yüzümüzü Kıyıköy’e. Yolun büyük kısmı rahattı. Çerkezköy’ü filan geçince yeşillikler içinden ince, kıvrılan yollarla biraz daha ilerledik. Yol üstünde Bahçeköy’de taze peynir, manda yoğurdu vs. satılan yerlerden sonra Kıyıköy’e ulaştık. Önce köyün merkezindeki çay bahçesinin yanındaki pansiyonun altındaki restorana gittik, pansiyonda yer yokmuş ama biz yemek yerken gelen birisi, “İsterseniz gelin bir bakın, bizim bir odamız var.” dedi. Önümüze düşen beyefendinin evine gittik, çok tatlı bir eşi vardı, çok beğendik evlerini ve odamızı, anlaştık. Sonra Kıyıköy’ü gezmeye çıktık. Bizden sonra gelenler hep kalacak yer soruyorlardı,  havalar o kadar sıcaktı ki herkes İstanbul’dan kaçıp buraya gelmişti sanki. Çocuklarımız olduğu için, “Liman tarafındaki plaja gidin.” dediler bize, orada çok dalgalı olmayan bir yer varmış. Dalgaların ne kadar fena olduğunu plaja inince anladık. Gerçekten de çocuklar için korunaklı bir alan vardı ama o kadar kirliydi di hiç yaklaşmak bile istemedik. Şiddetli rüzgar ve adamı sersemleten dalgalara rağmen eğlendik. Kızlar babalarıyla kıyıda dalgalarla oynaştılar, kumdan kale yaptılar, bir tatil havası yaşadık. Akşama oradaki marketten hazır yemekler alıp odamızda pişirdik. Oda diyorum ama aslında tek gözlü bir ev. Mutfak, banyo, tuvaleti var, ayrıca iğneden ipliğe her türlü eşya da mevcut. Sonra mahallede düğün varmış. Roman havası eşliğinde bir yürüyüş yaptık, bahçelere, evlere baktık. İnsanda çok güzel duygular oluşturan bir yer Kıyıköy. Kendinizi turistik bir yere misafir olarak gitmiş, tedirgin ve tedbirli değil de, bir parçası olduğunuz, huzurlu rahat bir ortamda sanki zaten hep orada yaşıyormuşcasına mutlu hissediyorsunuz. Bu yönüyle Kıyıköy’ü çok sevdim. Akşam çocuklar uyuduktan sonra Kemal’le biralarımızı alıp serin bahçeye çıktık. Eşimle böyle başbaşa, kalbimizde huzur, keyif ve sevgi ile bir Kıyıköy gecesinde konuşurken aklıma bir şiir geldi:

Sadakati seyrettim gözlerinde
Yıllarca sabrı tahammülü.
Bulut oldun yağmur yağdırdın
Karanlık günlerimde.

On iki sene dile kolay
Bak, ikimizin de ağardı saçlarımız.
Aldırma oynaşıyor ya sokakta
İki erkek kedi gibi çocuklarımız.

Bizim de kızlarımız içeride uyuyordu. Güneşten yanmış yanakları al al, yüzlerinde denizde dalgalarla oynamanın tatlı yorgunluğu, derin bir uykuda kimbilir hangi rüyalardaydılar. 

İkinci günümüz çok keyifliydi. Sabah kızlar ve babaları harika lezzeti olan Kıyıköy domatesleri, peynir, karpuz, yumurta ve ekmek alıp geldiler. Güzel bir kahvaltıdan sonra bu sefer önce Aya Nikola Manastırına gittik. Kayalara oyulmuş bu kilisenin duvarlarına dokundum, gözlerimi kapatım, ellerimdeki serinlik, burnuma ulaşan hafif bir küf kokusu, beni alıp götürdü ve bilmemkaç yüzyıl önce yapılan ayinlerin sesini duydum kalbimde. İpoş ve Defne’nin birbirlerini kovalarken attıkları keyifli çığlıkların yankısıya açtım gözlerimi. Kiliseden çıktık, arabaya doğru giderken minik bir yılan gördük yolda. Parlak siyah renkteydi başında da yine parlak sarı bir desen vardı. Oranın darbukalı, Romen “Pekçisi” çok hoş bir ağızla “A be gece karanlık demeden biz de şuracıkta uyuyoruz. Allahtan bu güne kadar bir şey olmadı.” dedi. Sonra Belediye plajına gittik. Çok kalabalıktı ama deniz harikaydı. Öyle yüzdük, dalgalar arasında oynadık, öyle eğlendik ki saatler nasıl geçti bilmiyorum. Sonrasında içimizde çok güzel geçmiş bir hafta sonunun keyfi, tenimizde Karadeniz’in tuzlu kavrulmuşluğu, koyulduk yola. Çok fena bir dönüş trafiği olsa da bu kısa kaçamak bize öylesine yaramıştı ki hiç keyfimiz kaçmadı. En kısa zamanda görüşmek üzere hoşçakal Kıyıköy, merhaba İstanbul 🙂

29 Ekim Eskişehir Ziyareti

Yürüyüş yolu

 29 Ekim’de Eskişehir’e Ceyda’yı ziyarete gittik 🙂 Eskişehir’de birçok gezilecek güzel yerler var. Bunlardan birisi de güzel düzenlenmiş bir park Yanda gördüğünüz resim bu parktaki bir yürüyüş yoluna ait.

Defne  

Defne de bu geziyi çok sevdi.

 

Yukarıdakilerden birisine tıklayarak Eskişehir’de çektiğimiz resimleri görebilirsiniz.

Polonezköy Country Club

Pazar günü güneşin tadını çıkarmak için Hidiv Kasrı’na gitmeye niyetlendik ama arabamızı park edecek bir yer bulamayınca rotayı Polonezköy’e çevirdik. İyi ki de öyle yapmışız.  Polonezköy’ün o kalabalık meydanında sıkış tıkış oturmak veya hemen girişte ilk gördüğümüz mekana dalıp mangal dumanında boğulmak yerine, daha önceden hakkında tavsiyeler okuduğum ve uygun bir zamanda gitmeyi planladığım Country Club’ı aradı gözlerimiz. Önce sol sonra sağ yaptık. Canım eşim o dar yollarda sabırla onlarca arabaya yol verdi, durmadan manevralar yaptı ve derken Polonezköy Country Club’a yetirdi bizi. Kocaman bir alan, her tarafı saran yemyeşil çimenlerin üzerinde beyaz papatyalar, sarı çiçekler… Ortada büyük bir havuz içinde envai çeşit ördek, kuğu, kaz… Çocuk parkının, kum havuzunun yanında gezinen bir sıpa, çocuklar için arabalı oyun alanı, kaydırak, tırmanma duvarı, satranç alanı, bebek bakım odası, ortada gezen horozlar, tavuklar, kısacası başta çocuk olmak üzere anne-baba için de tam bir ‘Harikalar Diyarı’. En güzel yanı, yemek için farklı bölümler ayırmış olmaları. Dumanaltı olan kısım ayrı, kahvaltı edilen kısım ayrı, büyüklerin ve çocukların çim sahaları ayrı, hiç sıkılmadan bunalmadan gezdik, dolaştık, eğlendik, dinlendik, karnımızı doyurduk. Orası aynı zamanda mini bir hayvanat bahçesi. Albino piton, kanguru, geyikler, tavuskuşu, deve, devekuşu, sülün, lama, tavşan, inek, kuzu, koyun, keçi ve şimdi hatırlayamadığım daha bir çok hayvanı çocuğunuz çok yakından görüyor. Bazı zararsız hayvanlar ortada dolaşıyor ve onlara dokunabiliyorsunuz. İpek ve anneannesi göletin yamacında kuzuları kovaladılar, Kemal ve ben oturup keyifle onları izledik. Orada öyle güzel bir Pazar geçirdik ki buraya ne yazsam anlatmak için yetersiz kalacak. En kısa zamanda kalabalık bir arkadaş grubuyla oraya yine gitmeyi planlıyoruz. En iyisi siz de bir gidin, görün. Fotoğraf makinası ve kameranızı unutmayın. Yiyecek içecekle girilmiyor. Yetişkin giriş ücreti 10 tl. 2 yaşından büyük çocuklar için de birşeyler alıyorlardı. Sonra da orada yiyip içtiklerinizi ödüyorsunuz. Menü geniş, seçenek bol. Daha da ne anlatayım? Hadi iyi hafta sonları:)

Antakya’dayım!

Biricik ablam, Samiye, Mustafa Kemal Üniversitesinde Doçent olunca bizim de henüz yolumuz değilse de aklımız Antakya’ya düştü. Cennet yurdumuzun her karış toprağından başka bir koku, renk ve güzellik yükselmekte. Samiye de orada kaldığı sürece yaşadığı ve gördüğü Antakya’ya özgü güzellikleri bizimle paylaşıyor. www.antakyadayim.blogspot.com sitesine bakarsanız ölmeden önce yapılacaklar listesine bol bol başlık ekleyebilirsiniz. Antakya’da Sultan Sofrasında karnımı doyurduktan ve Mozaik müzesini gezdikten sonra Beşikli Mağaraya gidecek, yemyeşil kırlara çıkıp mis kokulu çiçekler toplayacağım:) Biraz iddialı olsa da inşallah yapacağım bunu:)