Margaret River

Annemin notları:

Yola çiktiğimiz andan 5 saat boyunca orman hiç bitmedi. Bir cins ağaç bitiyor arkasından başka bir cins başliyor. Karri, Marri, Yarri ağaçları metrelerce yükseğe uzanıyor. Ağaçlardaki tanin yüzünden rengi kıpkırmızıya dönmüş akan nehirler gördük. Yolda hiç taş yoktu. Dağ da pek yoktu ama tepeler, yemyeşil halıyla kaplanmış vadiler gördük. Yolda geçerken sağlı sollu uzanan yeşil tarlalarda atlar, kuzular ve kangurular hep birlikte otlanıyorlardı. Yaklaşık 1 haftadır geziyoruz, ne yolda ne doğada bir peçete parçası olsun hiç bir çöp görmedik. İnsanlar ikiz çocuklarıyla, bebekleriyle yağmur, çamur, dere, tepe, dağ, taş demeden geziyorlardı. Burada gördüm ki çocuklu olmak geziye çikmak için engel değil.  İnsanlar özellerine çok düşkünler, evlerinin yola bakan pencerelerinde hiç yaşam belirtisi yok. Hep evin arka bölümlerinde yaşıyorlar. Dışarıda vakit geçirmekten çok evde, bahçede çocuklarıyla oynuyorlar. Kasabalarda ya bir ya iki tane restoran var. Bizde olsa en ufak kasaba veya yol üstü bile restoranlarla dolu olurdu.

Benim notlarım:

Pazar günü 2016 Perth Royal Show’da gezdikten sonra Güney Batı Avustralya’ya doğru yola çiktik. Birinci gece en uzak durağımız olan Walpole’da konaklayacaktık sonra geze geze yukarı Pemberton, Cowaramup ve Margaret River, Busselton üzerinden Perth’e gidecektik. Gezimiz malesef berbat hava şartları yüzünden istediğimiz güzellikte geçmedi ama yine de doğal güzellikler görmekten mutlu olduk.

Walpole’a giderken Lane Poole Reserve diye bir National Park’ta mola verdik. İçinden nehir geçen orman kuş sesleri ve yosun kokusu ile insanı bambaşka bir zamana götürüyor. Kimi yerlerde nehir kocaman bir havuza dönüşüyor; kimi yerlerde ise köpük köpük akan, kayaların üzerinden kabarıp taşan bir şelaleye dönüşüyor. Ordan çikip güneye doğru yolumuza devam ettik. Biraz gitikten sonra Scenic Drive başlıyor. Bir film seti gibi yeşilin farkli tonları, kuzular, inekler, köprüler ve ağaçlar… Annem İtalya’nın Toscana manzaralarına benzetti yeşil tepeleri. Tatilin en sevdiğim bölümü bu idi. Bazen ağaçların arasında öbek öbek açmiş beyaz Lilyum öbekleri görünüyor, bazen ayna gibi parlayan son derece şirin, küçük bir göl çarpıyor gözünüze , bazense çeşit çeşit cins inekler otlanıyordu çayırlarda.

Sonra Harvey’de bizim favori durağımız Stirling Cottage’da yemek yedik. Batı Avustralya’nın ilk valisi olan Kaptan Stirling’in köşküne her mevsim hayranım. İlk baharda rengarenk çiçeklerle kaplıydı bahçe. Azıcık ilerleyince aniden önümüzdeki ormanın içinin kırmızı beyaz ufak ufak şeylerle dolu olduğunu gördüm. Başlangıçta her yere yayılmış çöp sandığımız şeylerin yaklaşınca aslında küçük cüceler olduğunu farkettik. Gnomeville1990 yılında o kasabada oturan bir kadın yolun kenarındaki ormanın içinde eski, büyük ve kocaman kovuğu olan bir ağaç görüyor. O kovuğa Gnome denilen küçük bir cüce yerleştiriyor. Sonra kasabadaki diğer kişiler de bu bayanın yaptığını yapıp kendi evlerinden küçük cüceler getirip yerleştiriyorlar. Derken oraya kocaman bir kavşak açiliyor. Yolcular, dernekler, okullar, kilisler, spor klüpleri ve aileler derken herkes oraya grup grup cüce getirip koyuyor. Çeşit çeşit cüceler değişik şekillerde dizilip gittikçe yayılıyor. Ormanın içine doğru, küçük bir köprü, nehirin üzerine devrilmiş bir kütük, ağaç kovukları, küçük tepeler, göz alabildiğince giden dev bir cüce köyü. Adı Gnomeville olan bu köyde şu anda dünyanın her yerinden gelen 3000’den fazla cüce var. Tabi ki bizim ilk tepkimiz, vay be nasıl oluyor da kimse bunları çalmiyor, oldu. Orada bol resim çektirdik, yola devam ettik. Sonra konaklayacağımız Walpole Lodge’a geldik. Akşam yemeğinde masada Çinliler, İtalyanlar, biz Türkler ve iki Avustralya’lı aile vardı. Yorgunluktan hemen uyuduk. Sabah erkenden uyandık. Hava durumuna göre saat 10’da yağmur başlayacaktı bu yüzden yağmura kalmamak için hemen yola koyulduk. Valley of the Giants denilen yerde Tree Top Walk yaptık. Yerden 40 metre yükseklikle kurulmuş köprüde ormanın içinde 600 metre yürüdük. arkasından Ancient Empire denilen yerde Tingle Tree oyuklarına girip resim çektirdik.  Tam ordan ayrılırken yağmur başladı. (İşte tam o sıralarda Defne mide ağrısından şikayet etmeye başladı. Sonradan İpek’e ve Kemal’e geçen bu virüs herkesin tüm yediklerini çikarmasına sebep oldu. Ayrıca berbat mide krampları ile 2 günümüzü berbat etti ama yılmadan gezmeye devam ettik. )Bir sonraki durağımız Mount Frankland idi.Mount Frankland İnanılmaz bir tecrübe, 300 basamak ve oldukça dik bir rampa ile tek parça granitten oluşan çok yüksek bir kayaya çiktık. Bu dağın tepesinden göz alabildiğine uzanan bir orman, dağlar ve bu güne kadar gördüğüm en uzak ufuk çizgisi. Neredeyse başımız bulutlara değecekti. Burdan Fernhook Falls denilen şelalere gittik. Sonra Pemberton’daki otelemize geçtik. Hava buz gibi, karnımız aç! Bu ufak kasabada bir iki restoran içinden bir Hint restoranına gitmeyi seçtik.  Kemal ve annem etli biryani istediler. Ben de güveç gibi bir şey. Kızlar da tavuklu noodle (acısız) Kadın sordu,siz spicy’mi yoksa medium’mu istersiniz diye. Hint yemeklerinin çok acı olduğunu bildiğimizden orta acı olsun dedik. Aman allahım, zehir!!! Öyle acı ki Urfa’dan gelen annemin bile gözlerinden yaşlar akıyor. Kemal ve annem yemeklerini yiyemediler. Garsonu çağırıp söyledik bu yemek çok acı diye, garson dedi ben sizi çok iyi anliyorum. Restoranın sahibi geldi, biryani hep böyledir dedi ama yanında yemek için yoğurt ve beyaz pilav teklif etti. Pek güzel bir yemekti diyemeyiz ama annemin ayakkabiları ıslandığı için restorana terlikle gelmek zorunda kaldığına ve halimize karnımız ağrıyıncaya kadar güldük.

Devamını yarın anlatacağım geç oldu…

cascades

busselton

bunkers bay

Cowaramup

margaret river

chocolte factory

fudge factory

wineries

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *