Misafirlikteki çocuk

Nereden esinlendim bilmiyorum, geçenlerde öylesine düşünürken aklıma birden bire bir benzeşim geldi.

Doğup büyüdüğünüz topraklardan uzaklarda yaşamak, misafirliğe gitmeyi çağrıştırdı, özellikle de çocukluğumdaki misafirlikleri. Hani hiç tanımadığınız bir eve gidersiniz, anne-babanız gittiğiniz evdeki büyükleri zaten uzun zamandır tanıyordur. Size de ister akranınız olsun, ister olmasın evin çocuğu/çocuklar ile mecburi bir beraber oynama görevi düşer. Ama adımınızı attığınız ilk andan itibaren, yadırgamaya başlarsınız ve kendi kendinize durmadan; “Burası neresi?”, “Biz şimdi niye buraya geldik ki?”, “Bu evdeki hiçbir şey tanıdık değil” dersiniz ya, bende tam bu hissiyatı oluşturduğunu fark ettim.

 

Misafirliğe girdiğiniz o evin havası, size ikramları (her ne kadar ikram ediliyorsa artık), yemek yiyorsanız masada tabağınıza konulduğu kadar yemek, ve o yemek yetmemiş ise biraz daha fazla iste(yeme)me çekingenliği, ayakların birbirinin içine girip kaybolması isteği, o minnacık ellerin birbirine kenetlenip büyük bir yumruk olduktan sonra iki dizin arasına sıkışması veya ayrı ayrı duran ellerin yanlardan bacaklarınızın altında kalması. Evde büyüklerin konuşmasını bir sure dinlemeye çalışıp henüz 1 dakika dolmadan konuşmalardan sıkılmak.

 

Hele o ev sahibinin çocukları bir de patronluk taslayan ve “topbenim değil mi, oynatmıyorum” tavırlarında birisi ise, iyice yalnızlık hissettirmesi.

 

 

Büyüsek bile, bu hislerimiz bizimle hep birlikte aslında. O dönemleri ve hisleri yasayan çocuk biziz ve güzel haber o çocuk hiçbir yere kaybolmadı aslında. Hep bizimle birlikte idi ve halen de bizimle birlikte. O çocuğa yaşı ilerledikçe o kadar (çoğu gereksiz) sorumluluk yüklediler ve o çocuksu heyecanını o kadar bastırdılar ki, sanki o dönem hayatimizin bir parçası değilmiş ve o çocukluğu başkasının hayatından kesitmiş gibi yasamaya başladık. Çoğu gereksiz sorumluluk derken; toplum baskısını, “ayıp” kavramı ile yüklenenleri, “başkaları ne der” diyerek ne kadar yük varsa sırtımıza yüklenenleri, ve aklınıza gelebilecek mantık dışı ne kadar yük varsa hepsini kast ediyorum. Ve biliyor musunuz bunu ancak 40 yaşıma yaklaştığım donemde fark ettim. Bu farkındalıkta yaşadığım ülkenin etkisi olduğu doğru ama ilk başlangıcı Avustralya’ya taşınmadan önce 1 haftalığına bile olsa katıldığım “Yaratıcı Drama” kursunda sevgili Tülay Üstündağ öğretmenimden aldım. Avustralya’da hayatımıza başladıktan sonra ister istemez ülke, yasam sekli, toplumsal değerler, kişisel haklarınız ve değerleriniz gibi olguları kıyaslamaya başlıyorsunuz. Bunları öğrendikten ve etkili bir şekilde “bu hayatta ben de varım” hissiyatını aldıktan sonra o yükleri birer birer atmaya çalışıyorum. Doğanın kanunu, o kadar yılda yüklediğim / yüklenen yükler öyle birkaç günde/ayda/yılda atılmıyor. Değişim zaman gerektiriyor, hele kişiliğinizde ve hayata bakış seklinizdeki değişim çok büyük emek ve zaman gerektiriyor. Ve ben değişimin istesenizde istemesenizde hayatınızda var olduğu gerçeğini kabullenenlerdenim. Önemli olan etrafınızdaki değişimle birlikte siz hangi yönde gidiyorsunuz? Değişimle birlikte mi hareket ediyorsunuz, yoksa akıntıya karşı mı kürek çekiyorsunuz? (Vesile’nin başka bir muhteşem yazısından)

 

Kendimi sorgulamayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum, Türkiye’den ayrıldıktan sonra ne kadar değişebildim acaba? Kendi hayatıma ve etrafımdakilere ne kadar faydalı olabildim acaba? Bunları sorguluyorum, ama tüm cevaplar elbette bende değil 🙂

 

Misafirlikteki çocuğumuza dönersek; kendi evinizde, kendi oyun alanınızda değilsiniz ve size verildiği kadarıyla yetinmek, oyun oynamak, yemek yemek durumundasınız. Bu yeni oyun sahasına ne kadar çabuk adapte olursanız, o evin çocuğu ile ne kadar kısa surede arkadaş olursanız, bu yeni ortama o kadar kısa surede yerleşebilirsiniz. Kendi farkındalığınızı da o ölçüde görebilirsiniz.

Bir sonraki yazacağım yazıda buna biraz örnekler getirmeye çalışacağım

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *