Kahramanın Yolculuğu

Joseph Campbell tarih boyunca yazılan, anlatılan bütün önemli masalları ve mitolojik öyküleri incelemiş ve sonunda Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı bir kitap yazmış. Bu kitaptan ilk olarak Judith Liberman sayesinde haberdar oldum. O günden beri de bu konu ile ilgili birşeyler yazma niyetindeydim. Hava sıcaklıgı dünden bu güne 24’ten 14’e düşünce, biz de gezmeye bir gün ara verelim de odada zaman geçirelim diye düşündük. Kızlar çizmeli kedi izliyorlar ben de hemen yazmaya koyuldum.

Hayatımız ancak anlatılınca anlam kazanıyor. Hepimiz varolma yolculuğumuzda farklı tecrübeler ediniyor farklı maceralar yaşıyoruz. Bu taa geçmişten beri böyle. Ancak bütün toplumlar, halklar, kültürler, efsaneler incelendiğinde yaşamın bir ritmi olduğu ve hepimizin evrensel bir döngüde ilerlediğimiz ortaya çikiyor. Bu döngüde bir çok ortak noktada buluşuyoruz. Ne tür bir hayat yaşarsak yaşayalım aslında hepimiz kendi öykümüzün kahramanıyız. Kahramanın yolculuğu ise şöyle başlıyor.

Kendi halimizde sıradan bir hayat yaşarken birşeyler oluverir ve bu bizi bir değişiklik yapmaya zorlar. Bu comfort zone’umuzdan çıkmak anlamına gelir. Bugüne kadar sahip olduğumuz beceriler ve bilgi bu yeni hayatta işe yaramayacaktır ve bu yüzden biraz çekiniriz ama öte yandan bu yeni hayat bize yeni birşeyler öğretmeyi de dönüşüm geçirmeyi de vaad eder. Tek sorun sonunu yola çikmadan asla görememizdir. Bu noktaya “the call” diyorlar. Bizi yolculuğa çıkmaya davet eden veya zorlayan böylesi bir çağrı bizi korkutabilir de heyecanlandırabilir de. Bir yandan gözlerimizi kapatıp yok saysak da mesaj durmadan kulaklarımızda çınlar ve o çağrı asla yok olmaz. Ok yaydan çıkmıştır artık. Gözümüzü nereye çevirsek onu görürüz, kapıdan kovsak bacadan girer ve sonunda düşünmekten bıkıp Ya Allah deyip yola çıkmaya karar veririz.

Bize göz kırpan yolculuğa niyet ettiğimizde artık yola çıkmış sayılırız ve geri dönüş yoktur. Bu yolda “allies” , yoldaşlarımız vardır. Bu kişilerle ya yolda karşılaşırız veya başından beri yanımızdadırlar. Bize yardımcı olurlar, destek verirler, yalnızlığımızı ve korkularımızı paylaşırlar. Bu aile, dostlar, gizemli bir obje, tanrı veya bir hayvan bile olabilir. Benim yoldaşım tabi ki Kemal ve internet üzerinden ulaştığım göç tecrübeleri olmuştu. Bu adımı atan insanlardan ilham alıp cesaretlenmiştim. Mesela Melbourne bound

  melbournebound.wordpress.com blogunu hep okurdum Avustralya’ ya taşınmadan önce.

Bu bizi 3. aşamaya getiriyor “The preparation” hazırlık. Hazirlik için Göçmen danışmanı Ebru hanıma gittik. Attığımız ilk somut adım buydu. Bilgi topladık, para biriktirdik, bizi limana bağlayan kalın iplerimizi yavaş yavaş gevşetmeye başladık. Hazırlık fiziksel, psikolojik veya ruhsal olabilir. Karar verilmiştir artık ve bilinmezliğin getireceği her ne ise ona hazırlanmaya başlar insan.

“The guardians of the treshold” eşik bekçileri sizi yolunuzdan döndürmeye çalışanlardır. Bilerek veya bilmeyerek yolunuza engel koyan, bacaklarınızın titreyerek adım atmanızı engellemeye çalışan duygular, korkular veya kişiler olabilir bunlar. İtiraf etmeliyim, Kemal’in Amerika yolculuğunda bu eşik bekçisi bendim. Doğrudan veya dolaylı her şekilde onun gitmemesi için çok çalıştım.

Eşikten geçmek (“crossing the treshold”) demek yabancı bir dünyaya doğru adım atmak demek. Burada yeni beceriler edinmenin gerekliliğinin farkına varıyoruz. Yolculuğumuz gerçek anlamda başlıyor. Uçağa binip Avustralya’ya doğru yola çıkışımız böyle bir şeydi.

Road of trails, işte bu yolda yavaştan başlıyor problemler. Kahramanımız yani siz, biz bir dizi imtihandan geçiyoruz. Gücümüz, bilgimiz, cesaretimiz, inancımız test ediliyor. Sanki hiç düze çıkamayacak gibi sıkısmış , üzülmüş ve dipte hissediyoruz kendimizi. Umudumuz tükeniyor. Çoğu kez burda olduğumu hissettim, hatta zaman zaman hala bu durağa gelip gelip gidiyorum. Herşeyi sorguladığım, pişmanlıkla dolduğum, vazgeçmeye ve pes etmeye çok yakın olduğum bir yer bu. En büyük korkularımızla yüzleştiğimiz kapkaranlık bir mağara. Burada öleceğiniz kesin. Ölsen de kalsan da hiç bir şeyin artık aynı olmayacağını biliyorsun.

Ama en güzel şey, Kurtuluş “The saving experience”. Bu hep var, kaçınılmaz bir şekilde orda duruyor. İnancınızı yitirseniz de, umudunuzu kesseniz de hep var. Ayaklarınızla yere vurup hızla yüzeye çıkıp derin bir nefes aldığınız yer burası. Bir çaresi bulunuyor, karanlık gecenin ardından gün doğuyor. Aniden birisi çıkıyor karşımıza, çok güçlü, değerli ve özel bir şey geçiyor başımızdan, elimize o zor dağı aşacak bir araç geçiyor. Bir diplomayı alıyorsun, bir sertifikayı tamamlıyorsun, yeni bir bebek giriyor hayatına, veya bir bağlantı buluyorsun. Yolculuğunun gerçek amacını gerçekleştirecek bir mucize oluyor o anda. Bazen eski seni öldürüyor ve yeni birisini yaratıyorsun küllerinden.

İşte bu bizi dönüştürüyor. “Transformation” Değişiyoruz, dönüşüyoruz, farklı bir birey oluyoruz. Büyüyüp güçleniyoruz. Bize yeni dünyayı daha iyi görüp anlayacak bir aydınlanma, bilgelik geliyor. Oraya daha iyi ayak uydurabiliyoruz, alışıyoruz. Bu dönüşüm çoğu zaman duygusal, zihinsel ve ruhsal oluyor. Artık her şeye farklı bir gözle bakıyorsunuz. Arkasından koştuğunuz şeyin aslında bir serap olduğunu ve çok daha özel bir şey keşfettiğinizin farkına varıyorsunuz. Hiç ummadığınız sevinçler yaşıyorsunuz. Değerli bir taş gibi cebimizde taşıyoruz bu bilgiyi ve yeniden yola çıkmaya hazırlanıyoruz.

Geri dönüş “return” geliyor ardından. Sıradan hayatımıza geri dönüyoruz. Ama yolculuğumuz bize öğrettikleri sayesinde dünyaya farklı bir gözle bakabiliyoruz artık.

“Sharing the gift”

Hayatımızı yeni şekliyle yaşayıp öğrendiğimiz şeyleri paylaşıyoruz diğerleriyle ta ki yeni bir çağrı gelene kadar…

Bu döngü böyle kendini tekrar edip duruyor. Çok basit ve tahmin edilebilir ama benim için anlamlı. En çok sevdiğim yanı ise tabi ki kurtuluş.

 

Bunların ışığında kendi dua koleksiyonumu oluşturdum. Kendime not olsun diye buraya yazıyorum.

Allah’ım bizi korkularımızdan arındır, hedeflerimize yaklaştır. Bize olumlu düşünceler ver, gönlümüzü, göğsümüzü aç, dillerimizi çöz dertlerimizi anlatabilelim, anlaşılabilelim. Söyleyemediğimiz ama hissettiğimiz her sıkıntıdan bizi kurtar. Göğsümüzü daraltan her şeyden kalbimizi temizle. Yapmak istediklerimizi yapmak için bize güç, imkan ve zaman ver. Emeklerimizi boşa çıkarma, isteklerimizi geri çevirme. Önümüzdeki engelleri kaldır, işimizi gücümüzü rast getir. Bize bolluk bereket yağdır.  Helalinden bereketli, bol rızklar nasip et. Senin rehberliğinde, bilgeliğinde, korumanda zihnimizi ve bedenimizi dengede tut. Bizi iyileştir, rahatlat, ferahlat. Bize sahip olduklarımızın değerini görecek göz ver. Bize sahip olduklarımızla yetinmeyi öğret, gözümüüzn önündeki güzellikleri fark etmeyi nasip et. Ruhumuzu, zihnimizi, bedenimizi dinlendir. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık, aç gözlülükten koru. Kendimizi tanımamız için bize fırsatlar ver. Bizi iyi insanlarla karşılaştır, ihtiyacı olanlara yardımcı olma imkanı ver. Kendimize ve başkalarına karşı iyimser, affedici ve dürüst olmamıza yardımcı ol.  Allah’ım bize haberlerin en güzelini gönder, üzerimize iyilik ve güzellik kondur. Avunmalığımız olsun, bize hiç ummadığımız sevinçler nasip et. Bizi vesveseden, korkudan koru. Allah’ım bize “inşallah olur” diye dua edip hayalini kurduğumuz her şeyin “çok şükür oldu” sevincini yaşat. Allah’ım hayır nerdeyse bize onu takdir ve nasib et, sonra bizi ona razı kıl. Allah’ım ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından hayırlı eyle.

Amin…

 

3 comments

  1. Ayse S. says:

    Bu ne guzel bir duadir. Ofiste masamin basinda olmasam yazinin bir cok yerinde gozlerimden yaslar akmisti.
    Bu cesarete ve farkindaliga ne kadar da ihtiyacimiz var. ”Allah size ‘insallah olur’ diye dua edip hayalini kurdugunuz ne varsa ‘cok sukur oldu’ sevincini yasatsin” arada bize de 🙂 Cok amin..

    Sevgiyle kalin.

  2. Sultan says:

    İzin verirseniz sosyal medya hesabimda duanizi paylasabilir miyim? Cok güzel bir dua gercekten. Kocaman bir AMİN diyorum.

  3. Vesile says:

    Olur tabi:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bizim buralar:)

Size biraz daha bizim buralardan bilgi vereyim. Dikkat edin bizim buralar diyorum, yavaş yavaş aramızdaki buzlar eriyor yani:)

Büyük bir sinema kompleksi var. Vizyon filmerinin oynatıldığı çok sayıda büyük salonu var. All tickets sadece 3 dolar. Salı günü ise 1 bucuk dolar. Adı Marcus Value Cinemas. Ailecek Emoji filmine gittik. Çok uzun zamandır ailece bir filme gitmemiştik. Çok keyif aldık, en iyi tarafı da hepimiz için sadece 12 dolar ödemiş olmamız. (Perth te en indirimli (Optus abonelerine) bilet 9 dolar. Ortalama sinema bileti de 15 dolar.)

Bu hafta sonu Kemal ile birlikte çok iş hallettik. Ona bir oda kiraladık. Whitefish Bay denilen bir semmte. Çocuklu aile olduğumuz için nereye yerleşeceğimizi tıpkı Perth’te yaptığımız gibi okullara bakarak seçiyoruz. O mahallenin okulları iyiymiş. Kemal geçici olarak (biz gelene kadar) kendine ait banyosu tuvaleti olan bir yerde kalacak. Ev sahibi odasını kiraya veriyormuş ve kendisi sık sık seyahat ediyor ve evin diğer katında yaşıyor o yüzden umuyoruz Kemal rahat edecek.

Hayvanat bahçesine gittik. Yaprak döken ağaçlar bu mevsimde çok güzel bir renge bürünüyor. Doğası çok güzeldi. Hayvanlar Perth’tekilerden daha kara yazılıydı (Urfa deyimi yine). Yerleri dardı ve Perth’teki gibi eğitici showlar filan yoktu. Kafeslerin arkasında sanki sahipsiz kimsesiz duruyorlardı. Perth’te bakıcılar ve gönüllüler öyle iyi bakıyorlar ki hayvanlara, etkinlikler yapılıyor, gösteriler yapılıyor, hele orangutanların yerleri dünyadaki en büyük özenle yapılmış muhteşem bir yapı. Orda bir community ruhu hissediliyor. Burda ise sanki bir tane bile görevli yoktu ortalıkta. Hayvanat bahçesinin içindeki kiosklar bağımsız 3. şahıslar tarafından kiralanıyor.Mini tren, Pony binme, yüz boyama, karikatür, dondurma, teleferik  vs. hep dışarıdan gelen alakasız kişiler tarafından işletiliyor. Öyle olunca da Perth teki hayvanat bahçesinin ruhunu güzelliğini burda bulamadık.

Bugün yine bilim müzesine gittik ailecek. Kızlar Design Lab denilen bir aktivitede saatler geçirdiler. Biz de Kemal ile taşınmanın detaylarını konuştuk. Çocuklar için tam da Mr. Maker usulu bir duvar boyunca 40-50 tane çekmecenin içinde craft yapma malzemesi vardı. Masalarda masking tape, hot glue gun, zımba, makas ne ararsan var. Çocuklar bir restoran menusu gibi duzenlenmiş menüden istediklerini yapıyorlar veya tamamen yaratıcı davranıp kendi istediklerini yapabiliyorlar. İpek kendine çok süslü bir üçgen bir yastık yaptı (sonra da bana 30 dolara satmaya çalıştı) Defne ise popsticklerden bir ev yaptı. Hot glue gun ile harikalar yarattı.Geri dönüştürülebilen malzemeler ne kadar güzel bir şekilde kullanıma sunulmuş, çok beğendim. Orada çoğunluğu Hintli aileler vardı. Çocuklu, normal, birlikte aktivite yapan normal (bak yine normal dedim!) aileler görmek güzeldi.

Ordan çıkıp berbere gittik. Kemal saçını kestirdi. Sonra aldığım bir saç ürününü iade etmeye gittik. Bir saç kremi alıp kullandım, başka yerde çok daha ucuz fiyata gördüm o yüzden iade etmek istedim. Utana sıkıla kasaya yaklaştım, fiş olduktan sonra sana sordukları tek soru kredi kartına mı iade edelim nakit mi istersin? Çabucak ve sorunsuz (no fuss diyorlar burda) iademi aldım, çıktım.

Buranın en güzel yanı gece yarısına kadar veya bazen 24 saat açık dev süpermarketlerin olması. Saat 4’te veya 5’te her yer kapanacak diye telaşa girmeye gerek yok. Non-stop alışveriş, her saat her zaman her bütçeye uygun şeyler var. Yeter ki sen iste. Kapitalizmi yuvasında yaşayarak görüyoruz.

Yarın da Domes denilen bir yere gideceğiz. Botanik parkı gibi bir yermiş. Ha bu arada her ayın ilk perşembesi şehir müzesi bedava. Her ay bir gün hayvanat bahçesi bedava. Pazartesi günleri de bu botanik parkı Milwaukee residents için öğlene kadar bedava. Bazı akşamlarda sanat müzesi filan da ücretsiz. Böylece herkesin önemli yerleri bir kere görmesi en azından böyle bir imkana sahip olması hedefleniyor. İyiymiş, o da hoşuma gitti.

Buranın aktivitelerini gördükçe daha ısınıyorum buraya. Öyle ahım şahım değil ama birkaç yıl yaşanılabilir. Yaşam giderleri çok yok. Restoranlar açık, insanlar sokakta, alışveriş hep var. Perth’teki gibi insanlar kabuğuna çekilince ıssızlaşan sokaklar pek yok ama Perth’teki muhteşem plajları, elit görünümlü insanları, çocuk oyun alanlarını, yeşil konforlu parkları, açık hava barbeküsünü, piknik masalarını filan çok arıyor gözlerimiz.

 

2 comments

  1. Emel Allan says:

    Merhaba Vesile,
    Severek okudum ama biraz da uzuldum :(( Sen Perth’den gideceksin diye. Tanismayi umuyordum. Bol sanslar diliyorum. Takipteyim.

  2. Kemal says:

    Selam Emel, hiç merak etme bir çok şeker arkadaş var orda. Hiç yabancılık çekmezsin, öyle iyiler ki seni hiç yalnız bırakmazlar:)- Bu arada ben Vesile, Kemal’in bilgisayarından yazıyorum:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bizim çarıklar ve onların makosenleri

Perth’te sokaklar, yeşil alanlar ve oyun parkları insanları dışarıda zaman geçirmeye davet eder gibi temiz bakımlı ve donanımlı. Burada sokakta gezen dolaşan insan görmek o kadar zor ki, arabasız hiç kimse yok gibi. Geçen gün otobüse binip şehir merkezindeki Discovery World (bilim müzesine) gittik çocuklarla.

Otobüs güzel ve bakımlı semtlerden de geçti, o kadar iyi görünmeyen semtlerden de. Yaklaşık 1 saat sürdü yolculuğumuz. Sonraki günlerde de otobüse binip gideceğimiz yerlere gittik. Otobüs ile seyahat Milwaukee de halkın içine karışmak için iyi bir yöntem sanırım. En arkada oturup gelene gidene bakıp ortamı tanımaya ve anlamaya çalışmama yardımcı oluyor.

Değişik değişik tipler binip binip indiler. Hani hayatımı anlatsam roman olur derler ya bazen, eminim bu gördüğüm tiplerin her birinden bayağı çok ciltlik kitaplar çikardı. Annemin bizi büyütme şekli geldi aklıma. Siyah giyme toz olur, beyaz giyme soz olur… Göze batma, ayıp, o çok abartılı, iddialı, vs. vs. Burada karşıma çıkan insanlar uçmuş!!! Kemal ile konuştuğumda burası Amerika, burda farklı olmak veya farklı görünmek problem değil, hatta bazen özellikle farklı olmak için böyle yapıyorlar, dedi. Gördüğüm tiplerin bazılarını size tarif etmeye çalışayım:

Kütüphanenin otoparkında arabasının tamponunu koli bandı ile tutturmuş, arabasının içi süpermarket broşürleri ile tıka basa (evet tıka basa!!!!) dolu saçı başı perişan bir 55-60 yaşlarında bir amca gördüm.  Sadece ön camının arkasında aynı broşürden yaklaşık 20 tane filan vardı.

Otobüse bir amca bindi, safran sarısı bir pijama üzerine aynı renkten ama çok daha parlak lame havalı bir kazak, kafada fötr şapka, kulakta kulaklık, müziğin ritmine kendini kaptırmış, adeta dans edercesine yürüyor…

Kaldığımız otelin otoparkında bir araba gördüm, steyşın vagon. Camların tepesine kadar naylon poşetlerle dolu. İçinde 3-4 parça (büyük ihtimalle) kıyafet olduğunu düşündüğüm ağzı bağlı naylon poşetler resmen arabayı tapa gibi doldurmuş. Ben deyim 100 siz deyin 200 naylon poşet dolusu eşya, arabada birbirinin üzerine dizilmiş. Ben arabaya hayretle bakarken karşıdan arabanın sahibi geldi, yaşlı, saçları bembeyaz tonton bir teyze, elinde poşetler taşıyordu arabaya. Çabucak selam verip yolumuza devam ettik…

Dün odaya girerken karşımızdaki odadan konuşmalar ve çocuk sesleri duydum. Ah bak ne güzel onlar da çocuklu bir aile. Keşke çağırabilsem de bizim kızlarla oynasalar diye aklımdan geçirdim. Geceleyin saat 3 gibi bağrışmalar duydum koridorda. Sesinden bir ergen olduğunu çikardığım bir erkek, you are all f…g    a….s. Mother of the year!!!! Welcome to homeless life!!! diye avaz avaz bağırarak kapıyı çarptı ve çıktı. Yine gece birileri geldi gitti. Bir kıropıro koptu!! (Bu söz Urfalıca)

 

Sokakta bir erkek yürüyor hani alttan bağlanan jimnastik mayoları vardır ya öyle bir şey giymiş belinin yanları açık, altına da düşük bel bir pijama. Şaka mı normal mi anlayamıyorsun. Yine başka bir adam, pantolunu düşük bel olmaktan çıkmış, bildigin bacaklarında sürüyor, boxerı görünüyor… Öte yandan simetriyi abartmış, cetvelle çizilmiş gibi bir takım elbise giymiş, gömlek pantolon, kıravat jilet gibi, kravat iğnesi takmış, saçı bir telin bile aykırı davranmasına izin verilmeyecek şekilde taranmış ve jölelenmiş, yüzünde garip bir gülümeseme ile dimdik robot gibi yürüyen başka birisi. Normal olmayacak kadar neat, anormal olamayacak kadar bakımlı, elinde bazı belgeler var, oturup onları okuyor filan. Müzede cansız mankenlerden oluşan gerçekçi diaromaların arasında geziyoruz, ortam loş, ışıklar sarı ve kimi yerlerde oldukça karanlık. Aniden oldukça yüksek desibelli bir bağırış ve çığlık, İpek ile Defne yerlerinden sıçrayarak bana sarılıyorlar, benim de ödüm patlıyor. Karanlığın içinden tekerlekli sandalyede bakıcısının ittiği zihinsel engelli bir kadını görüyorsun. Bu kadına müze gezimiz boyunca 3-4 kere rastladık. Sonra çığlıklarından korkmamaya başladık ama ani olması biraz fenaydı.

Bilim müzesine gittik, görevli kenarda korkulukların üzerine oturmuş, gözlerini bir noktaya dikmiş, heykel mi canlı mı belli değil. Giriş kapalı, bant çekilmiş. Biz ona doğru yaklaşıp soru sorma niyetimizi belli edince adamda hafif bir kıpırdanma oldu. Adama sordum açık mı diye, yes dedi. Girebilir miyiz dedim, no dedi. Çocuklar girebilir mi dedim, yes dedi. Sonra ben de girebilir miyim dedim, yes dedi. ama bunları yüzünde hiç bir ifade olmadan sanki bir rüyadaymış gibi, veya hipnotize olmuş gibi söylüyor. Kımıldamadan. mimiksiz öylece robot gibi duruyor bir de. Ben dumur oldum, bu ne diyorum kendi kendime. Sonra gözümüze virtual reality gözlüklerini taktı, reef mi istersin bilmem başka başka birşeyler söyledi ama hiç bir şey anlamadım, bir tek reef anladım, Reef olsun dedim, o dünyayı açtı gözlükte. Allahtan normal görünümlü ve davranışlı başka bir görevli de vardı da virtual reality gözlüğünü takabildim, yoksa gözlerimi bir an bile kapatamazdım.

Kıyafete, saça hiç değinmiyorum bile. Renkler, modeler, ölçüler sınırsız.Çko zayıf birisi kendinden 5 beden büyük bir şey de giyebiliyor, kilolu birisi 5 beden küçük bir şeyi de içine sığabilmişse eğer giyebiliyor.

Şimdiye kadar geçirdiğimiz bu 2 haftada normal görünen kişilere, normalce gülümseyen, selam veren, cevap veren kişilere nadir bir çiçeğe baktığım gibi hayranlık ve sevgiyle bakıyorum.

 

Yıllar önce depresyona girdiğimde gittiğim doktor bana beynimdeki şemalarla ilgili birşeyler anlatmıştı. Doğduğum andan itibaren bana işlenen, öğretilen, bazen dayatılan kurallar zamanla benim gerçekliğim haline geliyormuş. Mesela sigara içmek sağlığa zararlıdır diye öğreniyorum ama bir gün sigara içmeye başladığımda kendimle, bildiklerimle çelişiyor ve huzursuzluk yaşıyormuşum. Bu süreci bir kere yaşadım. Kendi doğrularımla yabancı bir kültürde yaşamak birbirine uymayan, doğru düzgün oturmayan dişlilerle bir çarkı döndürmeye benziyor, verimsiz ve anlamsız. Zamanla (5 yıl içinde) bu duygularla baş ederek bir ölçüde Avustralya’ya alıştım.  Şimdi aynı tuzağa düşmemek için çok daha dikkatli olmalıyım.

Kendime soruyorum. Normal olan ne? Kim belirledi normal olanı? Dünyada tek bir normal mi var? Tam olarak ne zaman normal olan şeyler listesi oluştu beynimde? Nerde öğrendim normali? Çocukluğumun sigara dumanı ile sislenmiş kabul günlerindeki tombul teyzelerden mi kaptım normal şeylerin ne olduğunu? Yoksa çamaşırların yenilerini öne eskilerini arkaya serip şaşırtmaca yapan kapı komşumuzdan mı? Belki de serviste yerini bana verip centilmenlik gösteren ama eve gidince karısını tekme tokat döven öğretmen arkadaşımdan öğrendim normalin ne olduğunu?

Küçükken oyunlarda peynir ekmek yaparlardı beni. Yani etkisiz eleman. Mesela yakan topta ortada gezinip dururdum, hiç bir takıma ait değildim, top bana değse de çıkmazdım, topu yakalasam da puan kazandırmazdım kimseye, peynir ekmektim yani… Belli belirsiz bir göz kırpma veya dil çıkartma ile karar verilirdi ve ben kandırılırdım. Herkesin bildiği ama benim farkında olmadığım hileli bir oyunda kazanmak için çabalayıp dururdum. Bir de paşa çayı vardır hani, içenin kendini büyük sandığı ama içtiğinin aslında musluktan üzeri doldurulmuş tatsız bir bardak su olduğunu ancak büyüyünce öğrendiği o sarımtrak çay.

Bunları niye yazıyorum? Çünkü 37 yıl sonra anladım ki, benim normal bildiğim şey aslında bir kandırmaca. Bu dünyada normal diye bir şey yok. Hepimiz anormaliz ama farklı biçimlerde. Göründüğümüz ile olduğumuz kişi arasındaki fark ne kadar büyükse yalanımız da o kadar büyük oluyor. Buradaki insanlar nasil hissediyorlarsa öyle giyiniyorlar, öyle konuşuyorlar, öyle yaşıyorlar. Doğadaki parlak renkli kurbağalar gibi, bana bulaşma zehirliyim diyorlar! Biz ise -miş gibi yapıyoruz. Otobüste anlayışlı ve esnek biriymiş gibi görgülü nezaketli davranıp, sahteden gülümseyip arkadan bloga yazıyorum gerçek düşüncelerimi.Kaba olmamak adına gerçek düşüncelerimi saklıyor, insanları kandırıyorum.

”Komşun hakkında hüküm vermeden önce iki ay onun makosenleriyle yürü” diye bir kızıl derili sözü vardır. Teyzem hep bu söz ile dalga geçer ‘makosen’ kelimesini farklı cümlelerde kullanarak kendi atasözlerini yaratır bizi güldürürdü. Dün gittiğim müzede gerçek kızılderili makosenleri gördüm ve bu söz yeniden aklıma geldi. Benim başkalarını yargılamaya hakkım yok. Arabasına poşet taşıyan teyze belki ağır bavul kaldıramıyordur ve her şeyini böyle poşetlere koymak zorunda kalmıştır veya sadece bavul alacak parası yoktur. Süpermarket broşürü toplayan amcanın kendince bir sebebi vardır. Hepimizin takıntıları var, ben de mesela parfüm tester kağıtlarını toplamayı seviyorum. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin veya nasıl davranırsa davransın kimseyi yargılamaya ve küçük görmeye hakkım yok. Karşılaştırma yaparken aslında duygu katmadan bakmayı öğrenmeliyim. Güven problemim olduğu için korkularım bu insanlara bakışımı şekillendiriyor. Bir gün ben de evsiz kalırsam diye ödüm patlıyor. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Bir arkadaşla konuştum, buraya gelince yaşlı bakım evlerinde gönüllü hizmeti vermeyi istiyorum. Hayatın her çeşit parkurunda koşan insanlarla barış, sevgi ve saygı içinde yaşamayı öğrendiğim gün huzur benim olacak. Bana şaka gibi görünen bu insanlar belki de benden daha gerçek ve asildirlar. Yargılamaya bir son vermeli, hiç bir olguya iyi veya kötü etiketini yapıştırmadan nötr bakmayı öğrenmeliyim.

Benim gerçeklerimden farklı, benim yaşadıklarımdan gördüklerimden başka türlü bir hayat var burda. Eğer kalkıp buraya taşınmayı seçmişsem kimseyi saçıyla başıyla yargılamadan kendi işime bakmalıyım.

Şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsini silesim var ama son 3 saattir bununla uğraştığım için elim silme tuşuna gitmiyor. Neyse kalsın!

2 comments

  1. Emre says:

    Iyi ki silmemissiniz, mukemmel gozlemler…

  2. Ayse S. says:

    Gercekten iyi ki silmemissiniz. Keske hergun yaziyor olsaniz da biz de hergun biraz kendimize gelsek. Hayatima kucuk dokunuslar yaptiginiz bir gercek ve sizi okumak bana iyi hissettiriyor. Kendimden birseyler buluyorum her satir arasinda. Cikarilacak cok ders var anlattiklarinizda.
    Yorum birakmamistim ama ‘home and away’ baslikli yazinin girisinde bana sesleniyorsunuz sandim. Ayni seyleri hissettigimizden midir bilmiyorum, gercekten okurken yasiyorum sanki. Gonlunuzden gecen ne varsa hayirlisiyla ve sizi yormadan onunuze serilsin dileklerimle…

    Sevgiyle kalin.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Home and Away

Selamlar güzel insanlar,

Gözlerini uzaklara dikmiş, gitsem mi kalsam mı diye düşünen, kimi zaman denize açilmak için kendine görkemli bir yat inşa etmeye çalişan kimi zamansa küçücük bir kayıkla dalgalara atılmayı aklından geçiren maceraperest ruhdaşlarım…

Şimdi Milwaukee’deyiz. 11+14 saat süren iki uçuş sonrası Chicago’ya indik. Ordan otobüsle Milwaukee’ye geldik. Şimdi Extended Stay America’nın bir odasından sizlere yazıyorum. Yanımda çayım, üstümde pijamalarım, gidecek yerimin, yetiştirecek işimin, görecek arkadaşlarımın olmadığı, yabancılığın verdiği büyük hafiflik ve özgürlük duygusu ile doluyum.

İlk uçuşumuz ile AbuDhabi’ye gittik. Orada uçaktan inince yaklaşık 4-5 aşamalı bir kontrolden geçerek USA aktarma salonuna gittik. Ben çok şaşırdım neden bu kadar arama yapıyorlar diye. Meğerse geçtiğimiz kapılar USA Homeland Security’ye aitmiş. Green Card larımız tarandı, üstümüz arandı ve parmak izlerimiz alındı. Chicago’ya inince pasaport polisinden geçmeyi beklerken birden bizi bagaj almaya yönlendirdiler. Başımı çevirdim, exit! yani direk sokağa çikabiliyorum! Dayanamadım, gittim ordaki bir görevliye de sordum, polis kontrolünden geçmeyecek miyim diye. Yok dedi, o işlem yapıldı! Orda anladım UAE’deki işlemlerin ne olduğunu. Bizim için çok iyi oldu çünkü Amerikan polisi çok gıcık, herkese şüpheli gözüyle bakıyor ve saçma sorularla bende gerginlik yaratıyordu. Arap amcamdan sakin ve normal bir şekilde hiç gerilmeden geçtik, geldik. Bundan sonra Amerika’ya gelirsem hep UAE üzerinden gelmeye çalişacağım:))

Yolda acayip yorulduk, tahmin edersiniz. Orta 4’lüdeydik, sağımızda biraz kilolu bir teyze vardı. Arkamızdaki boş yerler anında kapıldı. Biz biraz yavaş kaldık ama bir dahaki uçusa son yolcunun da bindiği ama hala el bagajlarını baş üstü dolaplara yerleştirildiği o kritik zaman aralığında çok daha atik davranacağım boş bir koltuk kapmak için. Etihad ile geldik. Cuma ile Perşembe çikişi arasında yaklasık %45 fiyat farkı var. Perşembe çikarak biraz kar ettik ama Etihad’ı hiç beğenmedim. Hostesler çok kabaydı, insanları resmen azarladıklarını duydum. Çocuk yemekleri çok güzeldi, tam onların seveceği şeyler ama büyüklere verilen yemeklerin tadı çok kötüydü. Emirates ve Singapur hava yolları yemek konusunda Etihad’dan çok daha iyi.

Chicago havaalanından Milwaukee’ye giden otobüsü beklerken Hintli bir amcayla konuştuk. Amca dedi biletleri internetten alırsan çocuklara ücret ödemiyorsun. Benim telefonumda internet yoktu ve bir şey olmaz, kartla otobüste ödeme imkanı vardı, ordan öderim dedim. Otobüsün şöförü geldi, bavullarıma baktı, kaç kişisiniz filan dedi. Sonra otobüste bedava internet var, ordan gir biletini al, çocuklara ödeme yapmazsın dedi. Teşekkür ettim. Amca da yardımcı oldu, biletleri öyle hallettik. Sadece 31 dolara Chicago’dan Milwaukee’ye geldik (2 saat). Orda Kemal bizi aldı, eve bırakıp tekrar işe gitti. AirBNB’den Türk bir arkadaşın odasını kiralamıştı Kemal biz yokken tek başına kalmak için. 3 gece orda kaldık. Sonra başka bir Türk arkadaş Kemal’e biz buradayken kullanması için bir araba ayarladı. Arkasından kiralık evler bakmaya başladık. Bir yandan da mobilyacıları gezip bizim eşyalar Amerika’ya gelinceye kadar geçici bir şekilde ucuza nasil idareten bir ev döşeriz diye araştırdık.

Burada bizim planlar biraz karışık: Bizim ev eşyalarından gereksizleri satıp, gereklileri de paketleyip Amerika’ya yollama işleri ortalama 3 ay alacak. Yani bizim Kemal’in yanına gelmemiz Aralık sonu gibi oluyor ama evleri en az 6 aylığına kiralayabiliyoruz. Şehir merkezinde Kemal’in bankaya yakın bir ev kiralasak çocuklar geldiğinde oranın okullarına gitmek zorunda kalıyorlar ki kimse tavsiye etmiyor. Şehirden uzak iyi bir yerde kalıcı evimizi kiralasak hem Kemal’in arabası yok (Jacksonville’den Milwaukee’ye gelirken arabanın motoru yandı), gidiş gelişi sorun oluyor hem de eşya almak, kira masrafı derken oldukça masraflı oluyor. Böylece günlerce düşünme taşınma ve araştırmadan sonra şöyle karar verdik. Biz burdayken (3 hafta) otel gibi bir yerde konaklayacağız. Biz gidince Kemal yeniden o Türk arkadaşın AirBNB’deki odasını tutacak.

Benim aklımda Aralık’ta eşyaları gönderdikten sonra Türkiye’ye gidip bizimkilerin yanında bir tatil yapmak vardı ama Kemal direk buraya gelirseniz benim için çok iyi olur, işlerimizi hemen yoluna koyarız filan dedi. Bakalım artık ne olacak.

Kemal’in işi 6+6 ay kontral bazlı. İş yerinde çalışan çoğu insan da önce kontrat ile işe başlamış ama arkasından permanent position’a geçmişler. Umuyoruz, diliyoruz,canı gönülden istiyoruz biz de kontratının uzatılmasını ve sonunda kalıcı pozisyona geçmesini. Ancak şimdilik we are walking on the thin ice. Ya batarız ya çikarız…

Ben okul müdürüyle konuştuğumda istersen sana bir yıl veya 6 ay ücretsiz izin verebiliriz demişti. Sanırım o seçeneği kullanacağım. İpleri tamamen koparmak yerine işler umduğumuz gibi gitmezse geri dönecek şekilde plan yapacağız.

Gelelim Amerika izlenimlerime. Şimdiden söyleyeyim: geleli sadece 6 gün oldu. Bir tek Milwaukee merkezine yakın yerleri gördüm, iyi semtlere gitme fırsatım olmadı hem de sokağa çiktiğim saatler kısıtlı. Amerika vs. Avustralya diyorum ama aslında o Perth vs. Milwaukee. Yani yazacaklarım benim gözümden, benim kalbimden ve aslında var olan gerçeği hiç yansıtmıyor olabilir. Bu nedenle temkinli okuyun:)

Avustralya çok nezih bir yer. Yolları, çevresi, alişveriş merkezleri , parkları, bahçeler, vs çok bakımlı. İnsanları temiz, saygılı , görgülü, kibar. Amerika’da alışverişte üstü başı perişan, evsizleri daha fazla görüyorsun. Yollar delik deşik, eski, bakımsız. Trafikte telefonda konuşmak serbest (Wisconsin eyaletinde). İnsanlar yol vermiyor, hızlı gidiyor, makas atıyor. Her yerde polis görüyorsun, hele ambulans ve polis arabası sirenleri ikide bir kulaklarında çınlıyor. Burda çalışanlar işimi yaparım giderim havasında ama Avustralya’da sanki koca mağazanın sahibi onlarmış gibi işlerini çok benimsiyorlar, çok yardımcı oluyorlar. Burdakiler, bilmiyorum diyor kestirip atıyor, hani gel başkasına soralım, ya da dur bakayım bir öğreneyim filan yok. Otelde resepsiyondaki görevliden bir şeyler istediğimde öfleyerek pöfleyerek yerinden kalktı sanki çok önemli bir şey yapıyormuş da onu bölmüşüm gibi arka duvardaki resmin camından ekranının yansımasını görüyorum, Facebook’ta geziniyor mesela.

Walmart mesela, 2 futbol sahası büyüklüğünde bir market. Çikolatalar, şekerler, çeşit çeşit boy boy. Aynen Cem Yılmaz’ın dediği ”İnsan yiycek bunları, insan!!!” sözünü anımsatan devasa porsiyonlar. Yolda gördüğünüz 3 kişiden biri aşırı kilolu. Hem de normal tombulluk değil, sanki GDO’lu. Garip bir şekilde vücudun bir bölgesi inanılmaz şişmiş, orantısız,biraz korkunç. McDonalds’larda en büyük boy gazlı içecek(2lt) bile 1 dolar. Dondurma istiyorsun bir top,  yarım kilo veriyorlar nerdeyse. Marketlerde panik oluyorum, çünkü o kadar çok şey var ki raflarda hepsi üstüme üstüme geliyor sanki. Bir de alıp eve gelince anlıyorsun ki meğer yapaymış veya kimyasal şeyler varmış içinde. Yoğurt aldık, çok garip parlak bir görüntüsü var jel diş macunu gibi! Yiyesim gelmiyor. Bunları zamanla öğrenceğim elbette ama şimdilik çok rahatsız ediyor beni.

Burda her şey para. En izbe, merkezden uzak sokaklara bile araba park etmek paralı. Büyük oteller bile reklam panolarına bedava wi-fi veya bedava park yeri vardır diye büyük harflerle yazıyorlar. Wi-fi çoğu yerde var ve hızı çok yüksek. Çoğu insan Lyft veya Uber yaparak ekstra para kazanmaya çalişiyor. Ancak alişverişe gelince çilgin gibi para harcıyorlar. Market arabaları ve raflar ıvır zıvırla dolu. Beli ağrıyanlar için çorap giydirme aletinden tut, muz askısına kadar her şey var. Böyle bir yerde evi clutter-free tutmak için çok çaba sarfetmemiz gerekecek gibi. Ayrıca İpek hangi mağazaya girersek ne olur bunu alayım ne olur şunu alayım diye tutturuyor. Çocuklara bilinçli tüketici olmayı öğretmek böylesi bir ortamda çok daha önem kazanıyor. Ye at, tüket at, kullan at çok var. İnsanlar evlerinde bile bulaşık derdi olmasın diye kağıt tabak kullanıyorlar. Diğer taraftan da aldığın şeyi beğenmezsen götürüp iade edebiliyorsun sorgusuz sualsiz.

Biz oda kiraladığımızda gidip dev bir şişme yatak aldık çocuklar için (65 dolara) bir gün sonra otele çıkmaya karar verince yatağı götürüp iade ettik. Açıp kullanmıştık ama hiç bir şey demediler. Böyle yapan, işine lazım olunca bir şeyi alan sonra da iade eden çok insan var burda. (Bizim yaptığımız gibi):()

Buraya gelirsek çocuklar (bir zamanlar İstanbul’da oldukları gibi) büyük ihtimalle alışveriş merkezi çocuğu olacak. Çünkü kışın hava o kadar soğuk ki, kimse dışarı çıkamıyor hep kapalı yerlere gidiyorlar. Yazın da dışarısı çok nemli. Perth havasını çok özleyeceğiz gibi.

Buranın en çok kitapçısını sevdim. Barnes and Noble diye bir mağaza, içinde cafesi de var. Tam bir kütüphane gibi, gidiyorsun, oturuyorsun, istediğin kitabı alıp saatlerce okuyorsun kimse alma etme, dokunma koy yerine filan demiyor. Yeni çıkan bütün kitaplar elinin altında, en son teknoloji ve dünyada ne varsa bir adım ötende. Muhteşem bir yerdi. Hiç çikmak istemedik. Mağazalar, kıyafet, ev, şeker dükkanları alışveriş cenneti.

Burada sade bir yaşam sürmek, minimalist olmak sanırım en zor şey. Bir yanda beni al diye bağıran ürünler öte yanda boşa giden ,israf edilen o kadar çok şey…

Seçme sansım olsaydı Avustralya’da çocuk büyütmeyi tercih ederdim ama tek başıma olsaydım da Amerika’da bir süre mutlaka yaşamak isterdim. Canlılığı, geç saatlere kadar açık mağazaları, kalabalık, insan dolu halleri bana İstanbul’u hatırlatıyor. O bizzare random experiences burda da var, hayata keyif katıyor. Herşeye rağmen işini halledebilince kendinle gurur duyuyorsun, başarı ve survivor tatmini hissediyorsun. Avustralya kadar predictable bir değil. Bir de ne yöne gidersen git, yapacak bir şeyler mutlaka çikiyor. Bir iki saatlik mesafelerde başka büyük şehirler, görülecek yerler yapılacak etkinlikler var. Diğer bir iyi tarafı da Chicago Türkiye arası tek uçak ve 10 saat (sanırım).

Türkiye’den ayrılırken herkes yaptığımız şeye ‘çok radikal bir karar’ diyordu. Şimdi de Amerika’da tanıştığımız insanlar aynısını diyor. Böyle bir karar arefesinde insan çeşitli duygulardan geçiyor. Beden, zihin ve ruhun aynı çizgide olması için kendime iyi bakmaya çalişiyorum. Birşeyler okuyorum, positive affirmations tekrar ediyorum sabahları, listeler yapıyorum, buraya yazıyorum, sağlıklı şeyler yemeye çalişiyorum (son 6 ayda 10 kilo verdim).

Yeni bir dönemden geçiyor hayatımız, hem de hiç bir şeyin garantisi yok. Bizim tek yapabileceğimiz karşılaştığımız engellerden, zorluklardan,değişim çağrılarından korkmayıp onların içinde yatan fırsatları, gelişme imkanlarını yakalamaya çalişmak. Sonuçta yanlış karar diye bir şey yok bu dünyada. Her karar doğru karardır, nerden baktığına göre değişir. Evim bir zamanlar Urfa’ydı, sonra Ankara oldu. Ordan İstanbul. Sonra Perth. Şimdi belki de Milwaukee. Don’t fight with the water, float with the water dedi psikologum. Ben de benim evim neresiydi, neresi olacak diye endişelenmeyi bırakıp her şeyi akışına bırakmalıyım artık. (Bunu daha iyi yapabilmek için psikologa gidiyorum – bir arkadaşa cevap:))

Dün bir ıvır zıvır mağazasında gördüğüm yazıyla yapayım kapanışı.

“Home is where your butt is!”

Sevgiyle kalın…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Yollar

Kemal Wosconsin eyaletinin Milwaukee sehrinde, Associated Bank`te IT solutions architect olarak ise basladi. Bugun onun yanina gidiyoruz. Tatilden sonrasi icin de 2 hafta izin aldim Ekim sonu gibi donunce okula baslayacagim.

Biopsi yaptirmistim, sonucum temiz cikti.

Beni 2017 ogretmen odullerine aday gostermisler, okula bir sertifika geldi.  Kim gosterdi bilmiyorum ama emeklerin farkedilmesi cok mutlu etti beni, gururumu oksadi.

Donuste okula son kararimizi soyleyecegim. Kalmak mi gitmek mi?

Sabahlari morning affirmations okuyarak gune basliyorum, sanirim onun etkisi, her sey daha iyiye gidiyor.

Bir de bir psikolog gormeye basladim, o da benim egiriyi dogruyu gormeme yardimci oluyor.

Sabah 4:45 te kalktim, kalbim pir pir!

Yol uzun, esek topal, yuk kristal!

Yine de bir morning affirmation ile kapatayim :

“Everything works out for me!“

 

3 comments

  1. Emre says:

    Tebrik ederim Kemal Bey, hayırlı olsun. Sizin adınıza çok sevindim.

    Vesile hanim.. Psikologtan hangi konularda yardım istiyorsunuz? What’s the problem )

    Selamlar..

  2. sRk says:

    Vesile Hanım;
    Çok ilginç bir şekilde bende üniversiteyi Kenosha Wisconsin da okuyup iş hayatına orada başlayıp, şu an PR alarak ailem ile Avustralya da yaşamaya başlayacağım . Sizin döngünün hemen hemen tam tersi. Dilerim siz orada bizde Avustralya da mutlu oluruz.

    Biopsiniz içinde ayrıca geçmiş olsun.

  3. Vesile says:

    Eminim siz Avustralya’da mutlu olursunuz. Tek mesele iş, iş olunca her şey çok güzel orada. Geçmiş olsun dilekleriniz için de çok teşekkürler:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Milwaukee

Bazi gelismeler oluyor arkadaslar. Simdilik gozumuz kulagimiz Milwaukee`den gelecek haberlerde!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Firtina

3 gun 10 saat suren ama sonsuzlukmus gibi hissettigim surenin sonunda Kemal`den haber geldi. Ben de ona cevap vermeyeyim dedim ama en fazla 1 gun dayanabildim (onda da zaten her dakika basi telefonumu kontrol ediyordum; catlayacaktim nerdeyse). Sakin kafayla konustuk. Bu ayriligin, boylesi bir surecin kolay olmayacagini biliyorduk zaten; seninle bunlari hep konusmustuk, dedi. Benimse guven veren sozleri tekrar tekrar isitmeye ihtiyacim vardi. Zira gecen surede hayata, kendime ve artik her seye karsi inancimi yavas yavas yitirmeye baslamistim. Gecen haftalarda 16. yilini kutladigimiz evliligimizde cesit cesit zorluklar yasadik. Cok iyi gunlerimizin yaninda hatirlamak bile istemedigimiz kotu gunlerimiz de oldu. Ne olursa olsun, sonunda firtina dindi, sular duruldu ve birbirimizin isiltisini piril piril parlayan berrak sularin altinda bir kez daha fark edebildik.

 

Ben yamactan kendini bosluga birakan bir planor, Kemal ise kanatlarimi hava ile dolduran ruzgar. Adrenalin, heyecan ve korku el ele bu macerada. Bir yandan muhtesem bir sey yapmanin hazzi, ote yandan ya yere cakilirsam korkusu. Ne ben onsuz ucabilirim ne de o bensiz …. (?) buraya bir sey bulamadim, iyi mi? Sanirim o bensiz yapabilir:))

Her neyse, uzatmaya gerek yok. Canim kocacigim benim, orada tek basina bizim ve cocuklarimizin gelecegi icin daha guzel firsatlar yaratmak icin ugrasiyor, cabaliyorsun. Sendeki cesarete, azime, kararliliga, inanca ve umuda hayranim. Bazen karamsarliga dussem de ben, sabirla tut elimden. Insallah Allah emeklerini bosa cikartmaz, gonlunde yatan tum guzellikler ayaklarina serilir.

Seni cok seviyorum.

“I said: what about my eyes?
He said: Keep them on the road.

I said: What about my passion?
He said: Keep it burning.

I said: What about my heart?
He said: Tell me what you hold inside it?

I said: Pain and sorrow.
He said: Stay with it. The wound is the place where the Light enters you.”

― Jalaluddin Rumi

 

Your heart knows the direction

Run in that direction!

-Rumi

 

Note to self: – bu benim icin:

”When setting out on a journey,

Do not seek advice from those

Who have never left home”

  • Rumi

 

Bu arada Irma yaklasiyor, kendine dikkat et. Yolun acik olsun. Allah’a emanet ol…

Varinca haber ver!

2 comments

  1. Ayse S. says:

    Bu blogu okumak artik baska boyutlarda guzel. Gittikce devamini merak ettigim, kitap olsa bir solukta hic sikilmadan okuyacagim bir roman havasina burunuyor.

    Okurken her anini hissettigim, bazen cok heyecanlandigim, kimi zaman duygulandigim, neredeyse agladigim, kimi zaman cok sevindigim her bolumu hayat dolu…

    Umarim cabalariniz istediginiz sonuclara ulasir. Bir an once bu ayrilik biter ve aile saadetinize kavusursunuz.

    Sevgiyle kalin…

  2. Vesile says:

    Çok teşekkürler Ayşe, yorumların bana çok cesaret veriyor:) Sen de sevgiyle kal..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Babalar gunu ve grip

Ipek kucukken grip ile garibi karistiyordu. Bir gun tesadufen onu videoya kaydederken, cekme dedi ben garip oldum. Anlamadim. Cekme anne ben garip oldum, burnum akiyor dedi. Sonradan anladim. Kizim grip olmus ve hali yokmus o yuzden cekmemi istemiyormus.

Bu hafta da Ipek ve ben cok fena grip olduk. Pazartesi oglen okuldan ciktim, Ipek`i doktora goturdum. Pazar aksamindan belliydi kirginligi. Pazartesi cok ateslendi, sirkeli su ve panadol ile sabahi ettik. Sali evdeydim ona baktim. Ben de berbat haldeydim. Carsamba Ipek`i okuluma goturdum. Bos bir sinifta ona dinlenecek bir yer yaptim. Bugun (persembe) pek bir seyi kalmadi iposun, cabuk iyilesti diyebilriim. Okula gitti. Bense hala atlatamadim gribi. Okuldan geldigimde direk yataga gidip 1 saat uzandim. Aksam yemegini Ipek yapti (makarna:) Insallah Defne’ye bulasmaz bu berbat hastalik. Bu arada her yerde babalar gunu cilginligi. Bizde kutlamalar biraz gec oluyor, Eylulun ilk pazari sanirim. Iposum hediyesini hazirliyor babasina. Birseyler cizmis kirk parcaya kesip puzzle yapiyor.

Gecen gun Kemal`e icimde biriken butun korkularin, kaygilarin, usanmisliklarin esliginde epeyce coskulu bir sitemde bulundum. Adam neye ugradigini sasirdi. Ben soylemeyi dusunmedigim seyleri de soylemis buldum kendimi. Tahmin edersiniz simdi ses seda cikmiyor ondan. Silent treatment mi dersiniz, cooling off mu bilmiyorum ama uzakti daha da uzak oldu simdi. Anlayacaginiz hem grip hem de garibiz su anda.

2 comments

  1. Leyla Dikme says:

    Merhaba Vesile hanım, size ulaşabileceğim mail adresiniz var mı, Avustralya’da master yapmayı planlıyorum. Tesekkürler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Selamlar arkadaslar,

Yagmurlu gunleri geride biraktik. Okuldaki gosterileri alnimizin akiyla bitirdik. Bir hafta sonunda daha oturdum bilgisayarin basina yasadiklarimizi aktarmaya…

Bugun kedimizin adoption event`i vardi. Baktigimiz kedileri bir yere goturuyoruz, sabahtan oglene kadar orda kaliyorlar, kedi sahibi olmak isteyenler de gelip gorup adopt ediyorlar kedileri. Eve 30 km mesafede Ellenbrook diye bir semtteydi kediyi birakmamiz gereken yer. Oraya giderken de Swan Valley denilen harika bir bolgeden geciyorsunuz. Uzum baglari, meyve bahceleri, selaleleri ve tepeleri ile cok guzel bir bolge Swan Valley. Ayrica yol ustunde Caversham Wild Life Park da var. Kediyi birakip kizlarla oraya gittik. Kanguru besleyip inek sagdik. Pelikan ve penguenlerin komik hareketlerini izleyip ciftlik showunu izledik. Kuzu nasil kirpilir, coban kopekleri suruyu nasil bir iki komutla toparlayip agila sokar, hepsini gorduk. Sonra izleyicilerden birkac cocuk sahneye cagirip ellerine birer biberon verdiler sonra da minicik kuzucuklari saldilar. Bu kuzucuklar nasil saldirdilar biberonlara anlatamam. Defne de secilen cocuklardan oldu ve kuzucuklari besleme sansini elde etti. Hava sabah cok guzeldi, sonra yagmur yagmaya basladi biz de eve geldik. Kizlar komsu cocuklari ile evcilik oynarken ben de firsattan istifade iki satir yazayim size dedim.

Bahar geliyor yavas yavas. Bahcemde gecen seneden soganlarini ektigim daffodil ve nergis cicekleri acmaya basladi. Nane, yagan yagmurlar ile costu ve her tarafi kapladi. Cimenlerin yesili nasil taze ve bir canli renk! Her yapragin ustunde bir su damlasi isil isil parliyor. Turkler her baharda yeniden sasirlar, diye bir soz duymustum. 10 gun sonra kis resmen bitiyor ve bahara giriyoruz, daha cok disari cikmak lazim, daha cok temiz hava almak lazim.

Bu arada Kemal ile neredeyse her gun konusuyoruz. Aradigi andaki ruh halime gore kimi zaman cok umutlu, kimi zaman cok mutlu kimi zamansa sinirden tepem atmis, hayattan bezmis bir halde oluyorum. Kizlar, okul ve ev isleri uzerine bir de bitirmeyi hedefledigim egitimim ruh halimin borsa misali inisli cikisli olmasina sebep oluyor. Cok erken uyumaya basladim. Aksam 9`da uyuyup sabah 5:30 gibi kalkiyorum. Iyi geliyor. Kedi de ayak ucumuzda uyuyor. Onun miriltisini her duyusumda aklima cocuklugum geliyor. Cocuklugumun butun yazlarini gecirdigim Urfa`nin Tulmen koyunde, anneannemin evinin daminda taht dedigimiz sedir benzeri yatakta yildizlari izleyerek uykuya dalardik. Gecenin rahatlatan serinligi ve kapkaranlik gecede isildayan yildizlar oyle bir huzur verirdi ki uykuya dalmak pek kolay olurdu. Yine oyle bir gece, nasil derin bir uykudayim. Kardeslerimle paylastigimiz yorganin altinda kimbilir ne ruyalar goruyorum. Birden yanimda bir mirilti duydum. Tam burnumun dibinde bir kedi, mirildaya mirildaya uyuyor, sicakligi yastigimi isitmis, onun karnindan gelen ses kulagimda davul caliniyormus gibi yankilaniyor. Yatagin diger ucunda yatan anneanneme yari uyur yari uyanik seslendim, `Nene, bIrda bi pisik var!!!`. O da yine yari uyur yari uyanik cevap verdi: `At asagi!`. O gun, 6 yasindaki uykulu halim yataktan mi at, damdan mi at tam anlayamadan, gozleri kapali bir halde kediyi ensesinden yakaladi, damin kenarina goturup asagi birakti. Sabah uyandigimda yasadiklarimin ruya mi gercek mi oldugunu anlayamamistim. Kosarak kediyi damdan attigimi dusundugum yere gittim, etrafta olmus veya yarili bir kedi aradim. Hic bir sey yoktu! Aklim, vicdanim nerdeydi, neden o kediyi damdan attim, hayvana ne oldu, hemen asagidaki agaca tutunup daldan dala atlayarak uzaklasti mi mi yoksa damin cikintasina indi de ordan mi gitti diye hala dusunurum. Ote yandan anneanneme sordum o bir sey hatirlamiyor, acaba sadece bir ruya mi gordum, ne oldu bilemiyorum! Her neyse, Fluffy (kedimiz) her aksam ayak ucumuza kivrilip mirildamaya basladiginda damdan attigim bu kedi gelip patileriyle vicdanimin kapisina vuruyor. Gecmisi degistirmek mumkun degil ama donup baktigimda yapmis olmaktan cok rahatsizlik duydugum seyler var. Bugune kadar icimi kemiren, Fluffy’nin gelmesiyle de iyice artan suphelerimi gidermek icin birkac yazi okudum. Kediler yuksekten atildiklarinda veya dustuklerinde vucutlarini cevirip hep 4 ayak uzerine duserlermis. Denge ve kas/ kemik yapisi da darbeyi emmek uzere evrildiginden ciddi yaralanmalar ve olum neredeyse hic olmuyormus. Anneannemin evinin daminin en fazla 3 metre oldugunu dusunursek ve hic aci bir miyavlama ve ortalikta dolasan yarali bir kedi farketmememiz o gizemli kedinin benim zalimligimden yara almadan kurtuldugu ihtimali artiyor. Yine de bu beni aklamaz. Olayi Defne’ye anlattim ve bana sarilarak agladi o kedi icin. Buraya niye yazdim bilmiyorum??!??!! Bu satirlari okuyorsan ne olur beni affet kedicik, cok uzgunum…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Evden ayrilmak, evsiz olmak anlamina gelmiyor. Dunyaya bakarsak, sinirlari insanlar koymus. Bir kus ucarken kanadi bir ulkede gagasi bir ulkede olabiliyor, veya dagdan yuvarlanip dusen bir tas yeni bir ulkeye girdiginin farkinda bile olmuyor. Gocmenlik hep melankoli, zorluklarla, hasretle basa cikma ve cile cekmek ile iliskilendiriliyor. Aslinda onun cok da farkinda olmadigimiz bir yonu daha var. Bizi zenginlestiren, daha guclu kilan, dogaclama yetenegimizi artiran… Eskiyi, aileyi geride birakiyorsun ama yasamayi birakmiyorsun, sadece baska bir yerden devam ediyorsun. Yenilik, istesek de istemesek de gocmenler olarak icine itildigimiz bir kavram. Tirtildan kelebege donusum misali, ayagimizi disari atar atmaz baskalasim basliyor. Eskiye ozlem hasretligimiz olcusunde artiyor. Siradan gunler bir anda son derece sira disi oluyor; yuzunu gormek istemedigimiz arkadaslar sanki en yakin dostlarimizmis gibi ozleniyor oluyor. Trafik, korku, kargasa pembe bir bulutun arkasinda kayboluyor ve Istanbul sadece romantik ve basdondurucu guzelligi ile ruyalarimizi susler oluyor. Goc, gercegi tum ciplakligi ile gorme becerimizi koreltiyor. Duygularimizin esiri olup yargilama gucumuzu kaybediyoruz. Bir parka gittigmizde, masmavi ve temiz gokyuzune baktigimizda, cevremize karsi 2 sekilde yaklasabiliriz : Objective veya subjective. Bu iki bakis acisinin arasinda – benim- veya -benim degil- boslugu var. Benim- diye dusunursen daha cok seviyorsun, daha cok zevk aliyorsun bir yerden. Dis dunyadaki yerlere ve seylere boylesine bagli olmamizin altinda onlara yukledigimiz anlam var. Mesela kizgin oldugu bir anda annesi rolundeki oyuncak bebegini firlatip atan bir cocuk , o anda annesine karsi kendini guclu hissediyor, kontrolu ele aldigini hissediyor ve kendini ifade ediyor ama ayni zamanda boylesi temsili bir oyun oyuncak bebegi kaybederse annesini de kaybedecegi anlamina geldigi icin cocukta buyuk gerilim yaratiyor. Goc ettigimiz zaman kaybettigimiz sey sadece basit seyler degil, kelimelerin agzimizda sekillenme bicimleri, koku, havanin yuzumuze carptigi anki his, parmaklarimizin ucunda hissettigimiz doku…

Okudugum bir kitaptan cevirmeye calistim bazi bolumleri ama artik kaybolmaya basladim, kapanisi kitaptan alinti ile yapayim Restoration of the social requires work in the social. ­ Provision of a good-enough cultural surround— necessarily a materialized one (in art, ritual, language, physical plant, forms of hospitality, food, etc.)— may be required in order for the patient to recover the confidence in cultural forms needed to do psychological work. 8 The enclave provided by such a protected cultural space replicates the material surround of “home,” if only transitionally. Trust in the therapeutic environment makes possible trust in the person of the therapist, which reciprocally facilitates the hard work of integration into the new culture, a strange new world full of resistances: the brittleness of a new language that will not flow, the odd vegetables one has no idea how to cook, the alien rhythms. But out of this not-so-pliable medium, at the borderland between immigrant and native, what can emerge is something new.
Immigration in Psychoanalysis : Locating Ourselves, edited by Julia Beltsiou, Taylor and Francis, 2016. ProQuest Ebook Central, .
Created from slwa on 2017-08-07 03:37:02.

 

Bir alinti daha, sonra susacagim:) Immigration poses daunting and often enduring challenges. At the same time it can offer unique developmental opportunities. And of course, the psychological phenomena of immigration vary dramatically. Push versus pull factors organize much of the immigration experience and, in turn,impact the sequelae. I did not literally flee from my homeland. I, like countless thousands of others, chose to leave for complex yet compelling reasons. But in the choosing, I, like most others who leave behind intolerable or dangerous regimes, do not only leave behind the horror and the fear, we also often exchange animating affects on the edge for something seemingly more sanguine, definitely safer. Yet, we miss much. We miss the land of our birth; we miss our deep-rooted connectedness to the sights, sounds, and smells; and, of course, we miss the people who have formed the very fiber of our being— people who carry the sense and recognition of our earlier selves, our history. We move forward, but interrupted. Boulanger (2004) describes such discontinuities in self. Indeed, we miss the passion and intensity of our often lunatic countries, deeply.
Immigration in Psychoanalysis : Locating Ourselves, edited by Julia Beltsiou, Taylor and Francis, 2016. ProQuest Ebook Central, .
Created from slwa on 2017-08-07 03:57:42.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *