Seyir Defteri

Bugün kendimi bir geminin kaptanı gibi hissettim. 5 ay önce bilmediğimiz sulara yelken açtık! Bazı günler hava günlük güneşlik, deniz süt-liman; bazı günler fırtına, yağmur, korku ve telaş… Gemide hastalıklar atlattık, tayfalar arasında isyan çıktı. Önümüzde neler var, yolumuzda ne gizli bilmiyoruz ama her geçen gün gemideki yaşamımıza daha da alışıyor, daha usta bir denizci oluyoruz. Deniz bereketli, oltanı atınca mutlaka yiyecek birşeyler çekiyorsun denizden ama ya balık tutamazsak diye düşünmekten de alamıyorsun kendini. Denizde yaşamaya alışman lazım. O günün nasıl geçeceği tamamen kısmet meselesi. Kimi zaman etrafında onlarca gemi görüyorsun, hepsi seninle aynı maceraya yelken açmış. Acaba yarın hava nasıl olacak, yelkenlerimize rüzgar dolacak mı? Ne kadar yol alacağız, ne kadar yolumuz kaldı diye birbirimize sorup duruyoruz. Denizde yaşamın en güzel yanı gizemi! Kimse bir sey bilmiyor. Oysa bazı gemiler senin gideceğin yerleri görmüş, geri dönüyor. Her gemide başka bir bayrak dalgalanıyor. Her geminin durumu farklı. Kimisi ihtişamlı, güçlü, kimisi ise eski ve yıpranmış ama sonuçta akıntının ve rüzgarın hangimize yardım edeceği belli değil. Herkesin iyi kötü bir pusulası var ama kaptan olmak zor iş!
Ailecek en sevdiğimiz şey yuvarlak bir masanın etrafında oturup çene çalmak. Annem bu toplantılardan hep en çabuk kaçan kişidir. Tam herkes bir araya gelmiş, sehbet koyulaşyor, annem hoppala kalkıp gider. Hevesimiz kursağımızda kalır. Burada aynı şeyi hissettim. Kahvaltı yaptık çocuklar koltuğa oturuyor, babalarının kanadının altına sığınıyorlar, beni de yanlarında istiyorlar. Ailecek hepimiz aynı koltukta oturalım, bir çizgi filme gülüp, beraberce onun hakkında konuşalım istiyorlar. Yarım bardak çayım varsa içiyorum, çayım biter bitmez kaçıyorum! Nasıl kaçmayayım? Bulaşık, çamaşır, yemek, yazışmalar, görüşmeler, hiç bitmiyor. Ben gruptan ayrıldıktan kısa bir süre sonra herkes kendi işine kalkıyor, günlük yaşamın telaşına kaptırıyoruz kendimizi. Bu huyumu değiştirmeye çalışıyorum. “Take it easy” yaşamaya çalışıyorum. Burada herkes oyle, her zaman diyorum, hep yazıyorum, burası apayrı bir dunya.
Kültür şoku dedikleri şeyi insan ilk heyecanı telaşı atlatınca yaşıyor bence. Bazen Türk radyosu açıyorum, oradaki reklamlar beni İstanbul günlerime götürüyor. Avustralya da unutmanız gereken şeyler:
Süslenip,şıkır şıkır full makyajlı, İstinye Park gibi alışveriş merkezlerinde vitrin gezmek, biraz da hava atmak veya oturup bir cafeye sosyeteyi izlemek. Burada istediğin kadar süslen, kimse dönüp bakmaz, markaların asla bir anlamı ve önemi yoktur. Öğlen yemeği veren iş yeri yok. Yemek veren işyeri yok. Herkes kendi öğlen yemeğini götürüyor, (sandviç) yiyor. Lunch bar dedikleri take-away dükkanları 12-3 arası çalışıyor. Kadınlar asla ve asla yemek pişirmiyorlar!!! Bizim günde 3 öğüne yemek pişirdiğimizi duyunca deli gözüyle bakıyorlar. Corn Flakes gibi şeyler ve ekmek arası sandviç en cok yedikleri sey. Akşam eve giderken şurdan bir döner alayım, bir kebap alayım vs. diyemiyorsun çünkü böyle yerler pek yok varsa da 5-6 gibi kapatıyor bir tek Dominos, McDonalds filan açık. Tarsus’ta 5 adımda bir lokanta vardı. Okul servisi yok, asla! Veliler çocuklarını okula bırakıyor ve okuldan alıyorlar. Peki bunlar çalışmıyor mu? Bilmiyorum! Okul öncesi ve sonrası kulupler var. Saati 25 dolar. Vatandaşlara devlet yarı yarıya indirim artı vergi iadesi yapıyor. Komşuluk semtten semte değişiyor. Bizim oturduğumuz yerde sadece -Merhaba! – Merhaba! başka bir şey yok. Ama selamlaşmasan da çook ayıp!!! Kendi grubumuz ile vur patlasın çal oynasın, gezip tozuyor, buluşuyoruz sık sık ama Avustralyalılarla henüz böylesine bir yakınlaşma yaşayamadım.
Anlatacak çok şey var! Dedim ya burası apayrı bir dünya. Burada fakir yok, sefil yok! En dandik işi yapsan hayatını gayet güzel yaşayabiliyorsun. Kim zengin kim yoksul anlayamıyorsun! O ilk bakışta beynimize sıralanan tahminlere göre insanları sınıflandırma alışkanlığı burada çok anlamsız. Karıncalar bile yuvalarına yemek taşımıyorlar, buldukları yerde toplanıp yiyorlar! Kimse para biriktirmiyor. Maaşlar 15 günde bir veya haftalık odeniyor ve havada vurup tavada yiyorsun, bu kadar!
Yaşamın tadını çıkartıyorsun! Ölmediğin ve nefes aldığın sürece YAŞIYORSUN! Çok ilginç…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *