Tag Archive for Avustralya

Kaçış !

Kaçış !

Malum, insan toleransının bir sınırı vardır. Kendi kendimizi durmadan sorgularız; şu olsa ne yapardım, bu olsa ne düşünürdüm diye. Bazen de okuduğumuz veya gördüğümüz olayların etkisinde ister istemez deriz ki; Aha ! işte bu bana yapılsa dayanamam patlarım. Patlarım ?

Kimisi patlar, sonucu başkasından çıkar, kimisi patlar kendini yorar. 

Bugünlerde nedendir bilmem ama birbiri benzeri olaylar hep üst üste geliyor gibi oluyor bende. Bilmem siz hiç yaşadınız mı benzer tecrübeyi. Facebook paylaşımlarında (herhalde Türkiye’de bugünlerde yaşanan olaylar nedeniyle) paylaşımlarda “yok artık, bu da olursa kaçar giderim” benzeri cümleler görüyorum/ okuyorum. Üniversite hayatı yaşamış herkeste benzer bir hissiyat vardır ya; “şu sınavı bir geçeyim, gerisi kolay”, “Bir üniversiteye kapağı atayım, artık yırttık !”. Ama üniversite bitene kadar o kadar yoldan ve yeni tecrübelerden geçersin ki, sınav sadece giriş kapısı imiş. Zaten insan oradaki ikinci yıldan sonra başlar yeni çıkış/kaçış kapıları aramaya ; “şu okul bir bitse !…”, “Okul bitince artık tüm kapılar açılacak, (çok iddialı olanlar – veya şişkin egosu olanlar) Sabancı’nın kendi gelmezse orada çalışmaya başlamam!” 🙂 Akranlarım şimdi bunları hatırladıkça içten içe gülüyorlardır. Halbuki yıllar geçtikten sonra sınav/vize/final vs. derken akıp geçen yıllarmış en güzel olanları. 

Geçmişe bakarken bunları görüyoruz ama nedense bu şablonu içinde bulunduğumuz hayata uyarlamak aklımızdan bile geçmiyor. (En azından ders alamayan benim aklımdan geçmiyor) Galiba en başarılı olabildiğim alan, kendimi mutsuz etmek 🙂 

Neyse, Türkiye’deki olaylardan bahsediyorduk! Hep gördüğüm “kaçar giderim bu memleketten” derken “kaçıp gitmiş” birisi olarak” görüyorum ki, aslında açtığımız yeni kapı bize o kadar yeni yük getirmiş ki erkenden söylense bile kabul etmemişiz ya da bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmış veya hiç kulağımıza girmemiş bile. Dedim ya, belki de ders almayı bilmeyen (ben), ne denli zorlu bir yolsa girdiğimi düşünmeden atlamışım. 

O kadar yıldan sonra görüyorsun ki, aslında aradığımız kaçış/çıkış kapısından daha ziyade, içindeki hayatı yaşamaktan, yaşarken (zorluklar dahil) keyif almaktan geçiyor. En azından bulunduğum bu noktada bu farkındalığı yaşamaktan mutluluk duyuyorum ve kendime (ve belki size de) bir hatırlatma yapar diye paylaşmak istedim. 

Kemal

Yaz gelirken:)

Cumartesi sabahı uzun uyumanın sırrı kızlara, kendilerine bir kase cornflakes koymayı öğretmekte gizli. İpek sabahları kalkış saatini 5:45’e çektiğinden beri hepimizin uyku düzeni bozulmuştu. Neyse ki artık uyanıp kendi başına readingeggs oynuyor, kitabını okuyor, Defne’yi uyandırıyor, beraber kahvaltı yapıyorlar filan. Bu da bize biraz daha hafta sonunun keyfini çıkarma fırsatı veriyor. Mutfak duvarımdaki takvim arap saçına dönmüş durumda; üzerinde notlar, yapılacak işler… Arada bir böylesi tembel hafta sonları insana nefes aldırıyor. Buraya yaz geliyor. Havalar iyice ısındı. Gündemimizde değişik işler sıralanmış. Kemal 5 gün için gittiği Endonezya’da 16 gün kalınca koşturma biraz daha arttı ama çok şükür şimdi ailemiz tam ve işler yoluna giriyor. Kemal yokken, birlikte Endonezya’ya gittiği arkadaşıgile gittik, onlarda yattık, sonra onlar bize geldi, onlar bizde yattılar. Arkadaşına sleepover’a giden kızlar mutluluktan uçtular. Banu ile ben de kadın kadına Türk kahvesi, kısır, bol muhabbet ile kocalarımız yokken bolca onları çekiştirdik:) Şaka şaka Allah kimseyi eşinden ayırmasın. Kemal’in yokluğunda hepimiz koca bir boşluğa düştük. Çocuklar üzülmesin diye gitmediğim yer, yapmadığım atraksiyon kalmadı. Neyse ki şimdi her şey eski haline döndü:) Geçtiğimiz haftalarda bir resmimin bulunduğu serginin açılışı vardı. Victoria Park Art Awards ödülünü ben alamasam da:)) açılışa gittim ve öyle seçkin davetliler filan arasında entel dantel bir gün geçirdim. Ayrıca Perth’lü olma kriterlerinden saydığım bir olay başıma geldi. Bana göre yeni taşındığın bir şehirde ne zaman olur da yolda veya bir yerde tanıdıklarına rastlarsan işte o zaman yavaş yavaş oralı olmuşsundur. Sergide Alison ile tanıştım, hani Türkiye’de belgesel yapacaklardı ben de çevirilerde onlara yardım ediyordum ya, işte resmimin başında dikilirken baktim gelmiş, benim resmim hakkında arkadaşına bir şeyler anlatıyor. Sonra ben de konuştum, bunu siz mi yaptınız dedi. Evet dedim. Ben Alison, Electric Pictures’tan dedi. Meğer kendisi de görsel sanatlar mezunuymuş ve açılışa davet edilmiş. Sürekli mailleştiğimiz için birbirimizin isimlerini biliyoruz ama sima-en tanımıyoruz. Güzel bir tesadüf oldu. İşte o zaman, Vesile, yavaş yavaş buralı oluyorsun, dedim:) Serginin açık olduğu zamanlarda her sanatçı (zorunlu) gönüllü olarak gidip yarım gün sergi salonunda gözetmenlik yapıyor. Benim sıram da Perşembe günü. Perşembe sabahı doktor randevusu, öğlenden sonra sergi görevi. Bu arada Turkish Australian Culture House’ın düzenlediği Cumhuriyet Balosu 2 Kasım’da ve orada Türk eserleri ile ilgili bir köşe hazırlıyoruz. Çini, bakır işçiliği, nazar boncuğu, yerel kıyafetler, Ebrular, peştemaller filan bulabildiğimiz bütün Türk işi şeyleri bir araya getirip sergilemeye çalışıyoruz. Baloya millet vekilleri filan da gelecek ve her türlü atraksiyonun yanında bir de halk oyunları ekibimiz var VE ben de bu ekipteyimmm:(  işin kötüsü Artvin oynuyoruz. Gerçi onlar oynuyor ben sürünüyorum. Yarın dördüncü provamız var, kondisyon sorunu yaşıyorum. En son üniversitede halk oyunları ekibine girmiştim, Kemal ile tanışınca her türlü sosyal aktiviteden vaz geçip kendimi mutlu yuvamızın temellerini atmaya vermiştim:) Şimdi acısı çıkıyor, kendimi rezil etmeye az kaldı, 25 dakikalık halk oyununda son oyunu çıkaramayacağım diye korkuyorum ama beni ekibe alan Fahri Konsolos Cahit Abi düşünsün, ne diyeyim:) Ben Avustralya’daki işlerle uğraşırken Romanya’daki arkadaştan haber geldi. ” Vesilecim, tebriklerim, kitabımız çıktı”, dedi. Sonradan hatırladım, Türkiye’de iken beraber yazdığımız Türk Uygarlığı-2 ders kitabı sonunda Bükreş Ticaret Üniversitesi yayınevi tarafından renkli olarak basılmış ve arkadaş Ankara’daki bir konferansa gelirken benim için de 5 kopya getirecekmiş. Türkiye temsilcim, her işime koşan, hep dua ettiğim kuzenim Hasan’ım gidip kitaplarımı alacak sağolsun. O ayarlamaları da yapmak biraz zaman aldı. Derken sergiden mi neden bilmiyorum ama Ebru sitemin trafiği biraz arttı. Gelen giden “kurs vermiyor musun?” diye soruyor. Oldu olacak, bir de Ebru kursu açtım. 16-17 Kasım hem kağıt hem ipek Ebrulama kursu yapacağım inşallah. Sonra Fremantle Arts Centre’de Ebru eşarplarım satışa çıkmıştı ya, oranın müdürü beni aradı eğitim programımıza Ebruyu dahil etmek istiyorum, dedi. 15 Mart’a bütün gün sürecek Ebru kursu koyduk. Bu çok önemli çünkü bu sanat merkezi her dönem kitapçık bastırıyor ve şehrin neredeyse her yerine dağıtıyor. Dolayısıyla büyük reklam olacak diye umuyorum. Bu arada Perth’e yeni gelen ve gelecek olan arkadaşlarla temastayız, onlara elimizden geldiği kadar, çenemizle destek olmaya, yaşadıklarımızı, tecrübelerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Sonra dün dünya öğretmenler günü idi, Avustralya’da ilk öğretmenler günümde nefis bir açık büfe, bir buket çiçek, çikolata ve bir plaket aldım:) Yılda bir de olsa iyi ki bu işi yapıyorum demek güzel, haha:)Birinci teftişten itibaren 6 ay geçtiği için, emlakçı mesaj attı, Çarşamba günü evi teftişe geliyorlar. Bahçedeki çimlerin biçilmiş, yerdeki kiremitlerin arasından çıkan yabani otların kesilmiş olması gerekiyor. Bu hafta çocuk haftası olduğu için her yerde bir çocuk festivali var, hepsine gitmeye çalışıyoruz. Kütüphaneden durmadan kitap alıyoruz, okuduğum bir kitaba bayıldım. Psikolog Dr. Kevin Leman’ın bir kitabı. Bütün arkadaşlarımın okumasını isterim. Çevirmek için Türkiye’deki yayınevlerine mesaj attım. Umarım birisi kabul eder ve anlaşırız, anlaşamazsak da kendi kafama göre çeviririm isteyenlere gönderirim gibime geliyor, o kadar güzel bir kitap. Ayrıntı vermiyorum, sürpriz:) İşte size kısaca aktarmaya çalıştığım, gündemimizdeki meseleler bunlar. Her şeyin ötesinde biliyorum ki günler geçer, işler biter, yaşanacak olanlar yaşanır. Önemli olan deniz üstündeki dalga gibi köpürüp çalkalanmak değil, yüzeyde ne olursa olsun okyanusun gibi gibi sakin, dengeli ve huzurlu olabilmek.

Bayramda ailemizden uzak olmak biraz üzücü idi ama burdaki ailemiz ile kurban kestik, kahvaltılar yaptık, bayramlaşmalara gittik, bize geldiler. Ömrüm bir gül gibi katman katman geliyor bana. Urfa, Ankara, İstanbul, Perth… Her yerde yeni arkadaşlıklar, yeni yaşantılar, yeni düzen. Bu dünya kendi içinde gizemli, her katında bir sürpriz barındıran kat kat sarılmış bir yumak gibi. Zamanla ipi çözüyoruz, yavaş yavaş… Bazı insanları çok geride bırakıyoruz, bazıları fiziksel olarak uzakta olsa da aklımızdan, gönlümüzden hiç çıkmıyor. Başta yola kocaman pofuduk bir yumakla başlıyoruz ve hızla heyecanla ipi çözüyoruz, ne olursa olsun, kimsenin ipi zamansız kopmasın. İnşallah hepimiz yumağımızı iyice ufaltıp, iki parmağımıza sarılacak kadar küçültüp, bu dünyanın tadını çıkartıp öyle gideriz öteki tarafa. Bugün okuduğum bir söz çok güldürdü beni: Every senior citizen has a young person inside wondering what the f.ck happened! diyor:)) Her yaşlı içinde “ulan ne oldu?” diye merak eden bir genç barındırırmış. Beden yaşlanıyor ama günlerin keyfini çıkarmayınca bir anda geriye dönüp bakıyoruz ve hass….r ömrüme ne oldu diye soruyoruz:)

Çocuklar yan bahçede kendilerine bir fairy garden yaptılar. Komşunun kızı ile her akşam okul çıkışı Peri bahçesinde oynuyorlar. Çocukluğumda “sokakta oynamak” ne kadar güzel bir şeydi, şimdi kızlarım bunu yaşıyorlar diye çok mutluyum. Şimdi de Moca’nın (komşunun köpeği) peşine takılıp gittiler yine bahçelerine. Ben de bahçede çiçek suladım, birkaç ot yoldum. Çamaşır serdim, sonra dedim ki kaç zamandır yazmıyorum siteye, kocama bir Türk kahvesi yaptım, oturdum yanına. O bilgisayarda kendi işlerini yapıyor ben de keyifle sitemle hasret gideriyorum. Gideriyordum. Şimdi kızlar geldi. Öğlen yemeği zamanı. Çocuk festivalinden bazı çok dikkat çekici ayrıntılar yazacaktım, başka zamana kaldı artık. Herkese sevgiler:)

Muhteşem İran Gecesi

Hayat böyle işte. Hangi köşe başında seni neyin beklediğini bilemezsin. Sen kalk Türkiye’den gel, onlar kalksın İran’dan gelsin, Avustralya’da buluşun ve insanoğlunun aslında özünde ne kadar bir ne ne kadar aynı olduğunu her ikiniz de damarlarınıza kadar hissedin. Meryem ile Mandurah Göçmen Merkezi vasıtasıyla tanıştık. Kendisi de benim gibi bir İngilizce öğretmeni; eşi de inşaat mühendisi. 4 ay önce İran’dan New South Wales eyaletine bizimle aynı vizeyi alarak gelmişler. 1 ay orada kaldıktan sonra Perth’teki arkadaşlarının tavsiyesi ile bu bölgeye taşınmışlar ve Mandurah’a yerleşmişler. Geçtiğimiz hafta içi, bir sesini duyayım, ne yapıyorlar diye sorayım diye aradım. Hemen, “Hadi gelin, bir akşam beraber oturalım.” dedi. Dün akşam onlara gittik. Bizden başka 2 İranlı aile daha vardı. Çocuklarla birlikte toplam 14 kişiydik. Zaten içeriye adım attığımız andan itibaren dostlar arasında olduğumuzu hissettik. Ne Türkçe ne Farsça konuşuyorduk ama güzel, koyu bir sohbet başladı. Meryem ve arkadaşı Mehri, Azeri asıllılarmış. Türkçeyi anlıyorlar ama konuşamıyorlarmış. Konuşma arasında ortak kelimeler bulunca birden sesler yükseliyor hepimiz bir heyecanlanıyor, gülüyorduk. Göçmenlik şartlarımızdan,çocukları okula göndermenin inanılmaz hafifliğinden, Nevroz bayramından, kaçay çaydan, Orta Asya kültürünün güzelliğinden, eşsizliğinden ve daha birçok şeyden konuşa konuşa geceyarısını getirdik. Onların da yaşadıkları, duyguları bizimkilerden farklı değildi. Misafirlerden birisi Yüksek Fizik Mühendisiydi; İran’da savunma sistemleri alanında kendi şirketi varmış. İki çocuklarıyla buraya gelmişler, bir part-time iş bulmuş ama hala kendi alanında iyi bir iş arıyormuş. Öyle şeker insanlar ki gülmekten yüzümdeki kaslar yoruldu. Dün gece ağlanacak halimize güldük resmen, hem de öyle böyle değil, çok güldük. İçimizde bir yerlerde hepimiz biliyorduk ki attığımız adım zor bir adımdı ve güçlüklerle karşılaşmak kimi zaman ağır geliyordu ama eninde sonunda basarılı olacaktık ve bu zor süreci atlatmanın en güzel yolu kendimizle dalga geçmekti. Bu dostumuz aynı zamanda usta bir balık avcısıymış, 3 haftada 48 tane balık yakalamış hem de bizim burnumuzun dibindeki sahilden. Birisinde balık kendisini çok fena (elektrik) çarpmışsa da “Balıkların hepsi çok lezzetli” diyor. Bir sonraki buluşma bizde olsun diye çok ısrar ettim ama kabul etmediler, bu defa da Eli’lere gideceğiz. İranlı çok aile varmış burada. Yaklaşık 10 aile sık sık görüşüyorlarmış. Artık 11 olduk diyorlar. Biz de kendimize çok yakın bulduk onları. Hatta öyle oldu ki bir saf oluşturduk ve “Ya şu Avustralyalıların aksanı ne kadar garip, vs. ” diye onları çekiştirirken bulduk kendimizi. Adamların ana dili, ama biz beğenmiyoruz:) Sanki daha iyisini biliyormuşuz gibi:)
Oradaki herkes kendi ülkelerinde gayet varlıklı ve iyi durumdalarmış. Buraya gelmelerinin tek sebebi çocukları için daha iyi bir gelecek ve daha medeni bir yaşam arayışıymış. Onların Tahran’dan bizim İstanbul’dan ayrılma sebeplerimiz çok yakındı : kalabalık şehir, trafik, kargaşa, koşuşturmadan yaşamaya zamanın kalmaması. Meryem bazı insanların buraya gelişlerini çok farklı biçimde yorumladığından dert yandı. “Bazıları bizim buraya gelmek zorunda kaldığımızı sanıyorlar,bu beni deli ediyor! Oysa buraya gelmeyi biz istedik, bunu tercih ettik.” dedi. Gerçekten de bu davranışımızın altında yatan sebepleri birer birer açıklamak zor; hem buradaki Avustralyalılara hem de memlekettekilere. Göğüs germemiz gereken bazı zorluklara karşın hepimiz bu kararı verebildiğimiz için kendimizle gurur duyuyorduk. İnsan dünyaya bir kere geliyor ve yapabileceği şeyleri yapmalı, denemekten korkmamalı. Yalnızlık benim en korktuğum şey. Aileme, köklü dostluklara, arkadaşlıklara çok önem veririm ama bu yaşımda dün öğrendiğim bir şey var: yeni dostlar edinmek, bağlar kurmak o kadar da zor bir şey değil. İster çekim yasası deyin ister başka bir şey, bir yerden bir şekilde gönül, dostlarını buluyor.
Öyle bir tecrübe ki burada yaşadıklarım, kolay kolay ifade edilemez. Türkiye’de yaşadığım, beni ben yapan 32 yılın beynime ve kişiliğime kazıdığı izlerden tamamen farklı izler bırakıyor geçen günler. Düşünüyorum da, nasıl bir egom varmış benim Türkiye’de… Ben çok iyi okullarda çalışmışım, eşim o kadar iyi bir pozisyonda, istediğimiz çoğu şeye sahip olabilecek durumdayız, evde yatılı yardımcı,gayet iyi İngilizce konuşuyorum vs. Burada herkes senden iyi konuşuyor, buraya gelince kimse senin kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyor. Bundan çok daha önemlisi TAKMIYOR! İnsan ol, yeter! Ne giydiğin kıyafetler, ne taktığın takılar ne de yaptığın iş sana bir ayrıcalık katıyor. Herkese saygı duyuluyor, sokağı temizleyen çöpçüden çayını getiren garsona, belediye başkanından başbakana kadar her insana aynı nezaketi göstermelisin. Kemal geldiğimizin ikinci haftası bir expo fuarına gitmişti. Orada sosis almış filan yiyormuş, bir de bakmış fotoğraf çekiliyor, bir kadın herkesin elini sıkıyor, insanlarla konuşuyor, gülümsüyor. Kemal de selamlaşmış filan. Meğer başbakan Julia Gillard’mış yanındaki. Ertesi gün gazetede gördü “Haa ben bu kadını orada görmüştüm” filan dedi, çok güldük. Kısacası egonuzu soyup askıya asıyor, onsuz yaşamayı öğrenmeye başlıyorsunuz. Bende devreler yanmasa iyi…
Bir söz var: “Senin zenginliğinin gerçek ölçüsü tüm paranı kaybettiğinde ne kadar edeceğinden belli olur” diye. Henüz tüm paramızı kaybetmesek de kürkü çıkartıp yaşamak hayatta gerçekten önemli olan şeylerin ayırdına varmamıza yardımcı oluyor. Bazen sinirli, telaşlı, sabırsız hallerdeyken Defne etrafımda dolanıyor inişli çıkışlı sesi ve komik tonlamasıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. O anlarda durup düşünüyorum, iş de bulunur, para da kazanılır, her şey olur; ama o çocuk bir daha o yaşına gelip bana o şeyi anlatmaz. Dizlerimin üzerine çöküyor, koca koca açılmış gözlerine ben de hayretle bakıyorum ve farkına varıyorum aslında her şeyimiz var. İnsan ister sarayda yaşasın, ister multi-milyarder olsun görmeyi bilmiyorsa hiçbir şeyi yoktur; tersi de geçerli hiçbir şeyin yoksa bile zenginlik gönlündedir, yaşa gitsin!
Bugün hava çok değişikti, bir yağmur bir güneş! Çocuklar evde çok kudurdular, önüme kattım; madem öyle işte böyle, 2 saat yürüdük. Evden o kadar uzaklaşmışız ki geri dönüş için Kemal’ciğim gelip bizi aldı. Yukarıda yazdıklarım aslında parkta yatıp gökyüzündeki bulutları izlerken geldi aklıma. Ne kadar uzak olsak da o kadar yakınız ki aslında baba-evimize, dostlarımıza, sevdiklerimize. Nereye gitsem benimle geliyorsunuz, her satırıma ilham oluyorsunuz.

Teşekkür

Siteyi takip edenler Avustralya maceramızın nasıl başladığını bilir. Kemal ile evlendiğimizden beri sürekli yurt dışında yaşamak ile ilgili konuşur, planlar yapardık. Çocuklarımız olduktan sonra daha ciddi bir adım atmaya karar verdik. 2-3 ayda bir gaza gelip niyetleniyor, ucak bileti bakıyor, points calculator’dan puanlarımızı filan hesaplıyorduk. http://www.immi.gov.au sitesine giriyor, sitede birkaç saat harcadıktan ve basvuru bilgi kitapcıgını print ettikten sonra kitapçığı kitaplıga kaldırıyor, işimize gucumuze bakiyorduk. Bir seyi kabul etmem gerekiyordu: Gocmenlik sureci oldukca karmasıktı ve bizim bu sureci takip edecek zamanımız ve bilgimiz yoktu. Sonunda dayanamadım, internetten buldugum http://www.AvustralyadaYasam.com sitesini okuduktan sonra gocmenlik danısmanı Ebru Betül Yıldırım’ı aradım ve randevu aldım. Daha once de gocmen danismanlari ile gorusmustuk ancak MARA kayıtlı Ebru Hanım’ın farkı ilk gorusmede belli oldu. Kendisi bu konuda son derece bilgili ve ilgili. En onemlisi musterisine en uygun vizeyi bulmakta, istisnai durumları aydınlatmak için yazısmalar yapıp durumu takip etmekte son derece uzman. Her gorusmeye elimizde dosyalar dolusu evrakla gidiyorduk, her seyi hatırlıyor, takip ediyordu. Bir gun bile bize sizin durum soyle miydi ya da boyle miydi diye sormadı, sartlarımızı hep hatırladı ve bizimle hep aynı dilden konustu. O yuzden bana Avustralya’ya nasıl gittiniz diye soran herkese ondan bahsediyorum. Tabi ki buraya danısmanlık almadan, kendi imkanları ile gelen insanlar da var ama bizim gibi acelesi olanlara ve isini saglama almak isteyenlere onunla iletişim kurmalarını tavsiye ederim. Bugun Nuray ile konustuk, o 2008’de basvuruken IELTS barajı 5 miş, biz basvururken Batı Avustralya için bu limit 6’ya yukseltilmişti. Ayrıca meslek listeleri surekli guncelleniyor ve yavas yavas gocmenlik iyice zorlasıyor. En son 1 Temmuz’da yapılan degisiklik ile eskiden farklı olarak sartı yerine getiren herkese gocmenlik vizesi verilmiyor ve “first come first served” yerine en çok puanı kim alırsa ona vize veriyorlar. Tabi bu arada kontenjanın dolma ihtimali de var iste o zaman basvurunuz degerlendirmeye alınmıyor bile. Kısacası ulke degistirmeye gercekten niyetliyseniz bir an once harekete gecin. Yasınız buyudukce daha az puan alıyorsunuz. Ben kafanızı daha fazla karıstırmayayım. Niyetlenen herkese cok kolay gelsin.

Bu kadar telasa gerek var mı? Turkiye’de yasanmaz mı yani? Neden bu kadar gitmek istiyorsunuz? Avustralya cennet mi?

Bu sorulara herkesin cevabı farklı. Ailemi ozluyorum, sevdiklerimi, dostlarımı ozluyorum ama hayalimizi gerceklestirmiş olmak bana guc veriyor. “Keske gitseydim” diye icimde ukde kalacagina en kotu ihtimal “Gittim olmadı!” derim. Burada nasıl anlatırım, hangi kelimeleri kullanmalıyım bilmiyorum ama bir zamanlar en buyuk hayalim Avustralya’da okyanus kenarında bir evde yasamaktı. Simdi o hayalin icindeyim. Guzel mi? Ruzgar pencereleri zangırdatıyor, kızlar kuzenlerini ozluyorlar, işimiz yok falan filan ama sonucta hayalimi gerceklestirdim. Yani Walt Disney’in dedigi gibi “Butun hayallerimiz gerceklesebilir yeter ki peşinden koşacak CESARETİMİZ olsun.” Hayatta bundan buyuk motivasyon olabilir mi? İyi ya da kotu diye bir sey yok, tecrube diye bir sey var. Umarım iyi olur, dilerim iyi olur. Olmazsa da olmasın ne yapalım:)

 

Bugun Romanya’dan, Bukres Universitesi yayınevinden bir form geldi. Dr. Nilgun Ismail ile birlikte yazdıgımız “Türk Uygarlığı 2 Pratik Türkçe Kitabı” basılıyor. Artık benim de bir kitabım var. Yeter ki hayal edin, Allah onları gerçekleştirir…

Sevgiler:)

Hazırlıklar

Hazırlıklar son sürat devam ediyor. Önce facts sonra opinions: Biletler Emirates’ten alındı. 13 Ağustos saat 19:25 İstanbul – Dubai arası ilk uçuşumuz 4 saat 15 dakika sürecek. Dubai’den Perth’e ikinci uçuşumuz ise 10 buçuk saat sürecek. Yolculuğumuz aktarmalara birlikte yaklaşık 16-17 saat yani. Perth kıtanın sol yanında olduğundan ulaşım zaman ve fiyat açısından biraz daha avantajlı. 4 kişilik bir ailenin Perth’e gidiş- dönüş biletinin maliyeti: 3,450Euro. (Yetişkin için 985, çocuk için de 740 Euro’ya bilet bulduk. ) Facebook’daki Turks in Perth grubundan kendisine Hızır A.S. adını verdiğim bir arkadaş, bize 5 hafta kalacagimiz eşyali bir ev buldu. Yerel gazetelerden iş ilanlarının fotoğraflarını çekip bize gönderiyor. Eşyaları nereden alacağız, oranın havası, suyu, insanları nasıldır, buradan ne götürmeli ne götürmemeli hepsini tek tek anlatıyor. Bizim oradaki gözümüz oldu bu arkadaş. Daha yolun başında böyle yardımsever bir insanla tanışmayı Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum ve Batı Avustralya’daki yeni yaşantımıza artık daha bir umutla bakıyorum. Teşekkürler Özgür Taşyürek.
12 Haziran’dan beri evimizden uzağız. Önce Urfa’da arkasından Tarsus’ta misafir olduk. Bir zamanlar tatil olsa da çıksak derken şimdilerde içimde kendi evimde düzenimi kurma özlemi duymaya başladım. Ayaklarımı uzatıp keyfimce film izlemeyi özledim mesela, çok basit bir şey ama özledim işte! Şu anda kendimi havada asılı kalmış gibi hissediyorum. İnsanoğlu’nun kök salma güdüsü ile ilgili herhalde bu. Bir an önce bir evim olsun artık. Dünyanın neresinde olduğu,küçüklüğü, büyüklüğü,konforu önemli değil, yeter ki evim olsun:)

Gidiyoruz- Hoşçakal İstanbul!!!

Aylardır süren koşuşturma ve uğraş nihayet sonuç verdi. 9 Temmuz’da ailecek Melbourne’e gidiyoruz. 2 yıl sürecek olan bir master programına kabul edildim ve “Applied Linguistics” ( Uygulamalı Dilbilimi) çalışacağım. Sonunda ne olur, ne biter bilmiyoruz ama şu anda sadece bu büyük değişikliğin heyecanı ile yanıp tutuşuyoruz. Sevdiklerimin ilk çırpıda sorduklari soruları ve cevaplarımızı aşağıya sıralamak istedim.
Eşin iş buldu mu? – Bulmadı, orada is arayacak.( Dualarınızın ne kadar etkili olduğunu nihayet görebileceğiz- haydi teyzelerim tesbihinize kuvvet:))
Çocuklar? – Orada okula yazılacaklar. İpek Ocak ayında ilkokula başlayacak, baba iş bulursa Defne de kreşe gidecek.
Ev? – İlk zamanlar okula yakin apart denilen eşyali küçük bir yerde kalacagi ve ayni zamanda kiralik ev arayacağız. Ev bulunca da yavaş yavaş eşyalar alıp döşemeye çalışacağız.
Sen?- Ben üniversiteye gideceğim, yeniden öğrencilik! Master programı olduğu için ders programı esnek.
Buradaki eşyalar? – Araba, motor ve evimizi satıyoruz! Eşyalarımızin da birazını dağıtacak, birazını satacağız.
Ne zaman karar verdiniz? – Yurt dışı tecrübesi edinmek evlendigimizden beri aklimizdaydi. Avustralya’ya gitmek fikri ise Kasım ayı gibi içimizde depreşti.
Sonra ne yapacaksınız?- Allah Kerim’dir. Ben plan yapayım da, Rabbim yukarıdan bakıp gülsün mü? Önce bir gidelim, yaşayalım, karar veririz herhalde…
Peki neden Avustralya?- Onu da sonra anlatırım… Bir dahaki yazıyı bekleyin;)

20120518-214558.jpg

Entocort