Tag Archive for batı Avustralya

Yaz gelirken:)

Cumartesi sabahı uzun uyumanın sırrı kızlara, kendilerine bir kase cornflakes koymayı öğretmekte gizli. İpek sabahları kalkış saatini 5:45’e çektiğinden beri hepimizin uyku düzeni bozulmuştu. Neyse ki artık uyanıp kendi başına readingeggs oynuyor, kitabını okuyor, Defne’yi uyandırıyor, beraber kahvaltı yapıyorlar filan. Bu da bize biraz daha hafta sonunun keyfini çıkarma fırsatı veriyor. Mutfak duvarımdaki takvim arap saçına dönmüş durumda; üzerinde notlar, yapılacak işler… Arada bir böylesi tembel hafta sonları insana nefes aldırıyor. Buraya yaz geliyor. Havalar iyice ısındı. Gündemimizde değişik işler sıralanmış. Kemal 5 gün için gittiği Endonezya’da 16 gün kalınca koşturma biraz daha arttı ama çok şükür şimdi ailemiz tam ve işler yoluna giriyor. Kemal yokken, birlikte Endonezya’ya gittiği arkadaşıgile gittik, onlarda yattık, sonra onlar bize geldi, onlar bizde yattılar. Arkadaşına sleepover’a giden kızlar mutluluktan uçtular. Banu ile ben de kadın kadına Türk kahvesi, kısır, bol muhabbet ile kocalarımız yokken bolca onları çekiştirdik:) Şaka şaka Allah kimseyi eşinden ayırmasın. Kemal’in yokluğunda hepimiz koca bir boşluğa düştük. Çocuklar üzülmesin diye gitmediğim yer, yapmadığım atraksiyon kalmadı. Neyse ki şimdi her şey eski haline döndü:) Geçtiğimiz haftalarda bir resmimin bulunduğu serginin açılışı vardı. Victoria Park Art Awards ödülünü ben alamasam da:)) açılışa gittim ve öyle seçkin davetliler filan arasında entel dantel bir gün geçirdim. Ayrıca Perth’lü olma kriterlerinden saydığım bir olay başıma geldi. Bana göre yeni taşındığın bir şehirde ne zaman olur da yolda veya bir yerde tanıdıklarına rastlarsan işte o zaman yavaş yavaş oralı olmuşsundur. Sergide Alison ile tanıştım, hani Türkiye’de belgesel yapacaklardı ben de çevirilerde onlara yardım ediyordum ya, işte resmimin başında dikilirken baktim gelmiş, benim resmim hakkında arkadaşına bir şeyler anlatıyor. Sonra ben de konuştum, bunu siz mi yaptınız dedi. Evet dedim. Ben Alison, Electric Pictures’tan dedi. Meğer kendisi de görsel sanatlar mezunuymuş ve açılışa davet edilmiş. Sürekli mailleştiğimiz için birbirimizin isimlerini biliyoruz ama sima-en tanımıyoruz. Güzel bir tesadüf oldu. İşte o zaman, Vesile, yavaş yavaş buralı oluyorsun, dedim:) Serginin açık olduğu zamanlarda her sanatçı (zorunlu) gönüllü olarak gidip yarım gün sergi salonunda gözetmenlik yapıyor. Benim sıram da Perşembe günü. Perşembe sabahı doktor randevusu, öğlenden sonra sergi görevi. Bu arada Turkish Australian Culture House’ın düzenlediği Cumhuriyet Balosu 2 Kasım’da ve orada Türk eserleri ile ilgili bir köşe hazırlıyoruz. Çini, bakır işçiliği, nazar boncuğu, yerel kıyafetler, Ebrular, peştemaller filan bulabildiğimiz bütün Türk işi şeyleri bir araya getirip sergilemeye çalışıyoruz. Baloya millet vekilleri filan da gelecek ve her türlü atraksiyonun yanında bir de halk oyunları ekibimiz var VE ben de bu ekipteyimmm:(  işin kötüsü Artvin oynuyoruz. Gerçi onlar oynuyor ben sürünüyorum. Yarın dördüncü provamız var, kondisyon sorunu yaşıyorum. En son üniversitede halk oyunları ekibine girmiştim, Kemal ile tanışınca her türlü sosyal aktiviteden vaz geçip kendimi mutlu yuvamızın temellerini atmaya vermiştim:) Şimdi acısı çıkıyor, kendimi rezil etmeye az kaldı, 25 dakikalık halk oyununda son oyunu çıkaramayacağım diye korkuyorum ama beni ekibe alan Fahri Konsolos Cahit Abi düşünsün, ne diyeyim:) Ben Avustralya’daki işlerle uğraşırken Romanya’daki arkadaştan haber geldi. ” Vesilecim, tebriklerim, kitabımız çıktı”, dedi. Sonradan hatırladım, Türkiye’de iken beraber yazdığımız Türk Uygarlığı-2 ders kitabı sonunda Bükreş Ticaret Üniversitesi yayınevi tarafından renkli olarak basılmış ve arkadaş Ankara’daki bir konferansa gelirken benim için de 5 kopya getirecekmiş. Türkiye temsilcim, her işime koşan, hep dua ettiğim kuzenim Hasan’ım gidip kitaplarımı alacak sağolsun. O ayarlamaları da yapmak biraz zaman aldı. Derken sergiden mi neden bilmiyorum ama Ebru sitemin trafiği biraz arttı. Gelen giden “kurs vermiyor musun?” diye soruyor. Oldu olacak, bir de Ebru kursu açtım. 16-17 Kasım hem kağıt hem ipek Ebrulama kursu yapacağım inşallah. Sonra Fremantle Arts Centre’de Ebru eşarplarım satışa çıkmıştı ya, oranın müdürü beni aradı eğitim programımıza Ebruyu dahil etmek istiyorum, dedi. 15 Mart’a bütün gün sürecek Ebru kursu koyduk. Bu çok önemli çünkü bu sanat merkezi her dönem kitapçık bastırıyor ve şehrin neredeyse her yerine dağıtıyor. Dolayısıyla büyük reklam olacak diye umuyorum. Bu arada Perth’e yeni gelen ve gelecek olan arkadaşlarla temastayız, onlara elimizden geldiği kadar, çenemizle destek olmaya, yaşadıklarımızı, tecrübelerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Sonra dün dünya öğretmenler günü idi, Avustralya’da ilk öğretmenler günümde nefis bir açık büfe, bir buket çiçek, çikolata ve bir plaket aldım:) Yılda bir de olsa iyi ki bu işi yapıyorum demek güzel, haha:)Birinci teftişten itibaren 6 ay geçtiği için, emlakçı mesaj attı, Çarşamba günü evi teftişe geliyorlar. Bahçedeki çimlerin biçilmiş, yerdeki kiremitlerin arasından çıkan yabani otların kesilmiş olması gerekiyor. Bu hafta çocuk haftası olduğu için her yerde bir çocuk festivali var, hepsine gitmeye çalışıyoruz. Kütüphaneden durmadan kitap alıyoruz, okuduğum bir kitaba bayıldım. Psikolog Dr. Kevin Leman’ın bir kitabı. Bütün arkadaşlarımın okumasını isterim. Çevirmek için Türkiye’deki yayınevlerine mesaj attım. Umarım birisi kabul eder ve anlaşırız, anlaşamazsak da kendi kafama göre çeviririm isteyenlere gönderirim gibime geliyor, o kadar güzel bir kitap. Ayrıntı vermiyorum, sürpriz:) İşte size kısaca aktarmaya çalıştığım, gündemimizdeki meseleler bunlar. Her şeyin ötesinde biliyorum ki günler geçer, işler biter, yaşanacak olanlar yaşanır. Önemli olan deniz üstündeki dalga gibi köpürüp çalkalanmak değil, yüzeyde ne olursa olsun okyanusun gibi gibi sakin, dengeli ve huzurlu olabilmek.

Bayramda ailemizden uzak olmak biraz üzücü idi ama burdaki ailemiz ile kurban kestik, kahvaltılar yaptık, bayramlaşmalara gittik, bize geldiler. Ömrüm bir gül gibi katman katman geliyor bana. Urfa, Ankara, İstanbul, Perth… Her yerde yeni arkadaşlıklar, yeni yaşantılar, yeni düzen. Bu dünya kendi içinde gizemli, her katında bir sürpriz barındıran kat kat sarılmış bir yumak gibi. Zamanla ipi çözüyoruz, yavaş yavaş… Bazı insanları çok geride bırakıyoruz, bazıları fiziksel olarak uzakta olsa da aklımızdan, gönlümüzden hiç çıkmıyor. Başta yola kocaman pofuduk bir yumakla başlıyoruz ve hızla heyecanla ipi çözüyoruz, ne olursa olsun, kimsenin ipi zamansız kopmasın. İnşallah hepimiz yumağımızı iyice ufaltıp, iki parmağımıza sarılacak kadar küçültüp, bu dünyanın tadını çıkartıp öyle gideriz öteki tarafa. Bugün okuduğum bir söz çok güldürdü beni: Every senior citizen has a young person inside wondering what the f.ck happened! diyor:)) Her yaşlı içinde “ulan ne oldu?” diye merak eden bir genç barındırırmış. Beden yaşlanıyor ama günlerin keyfini çıkarmayınca bir anda geriye dönüp bakıyoruz ve hass….r ömrüme ne oldu diye soruyoruz:)

Çocuklar yan bahçede kendilerine bir fairy garden yaptılar. Komşunun kızı ile her akşam okul çıkışı Peri bahçesinde oynuyorlar. Çocukluğumda “sokakta oynamak” ne kadar güzel bir şeydi, şimdi kızlarım bunu yaşıyorlar diye çok mutluyum. Şimdi de Moca’nın (komşunun köpeği) peşine takılıp gittiler yine bahçelerine. Ben de bahçede çiçek suladım, birkaç ot yoldum. Çamaşır serdim, sonra dedim ki kaç zamandır yazmıyorum siteye, kocama bir Türk kahvesi yaptım, oturdum yanına. O bilgisayarda kendi işlerini yapıyor ben de keyifle sitemle hasret gideriyorum. Gideriyordum. Şimdi kızlar geldi. Öğlen yemeği zamanı. Çocuk festivalinden bazı çok dikkat çekici ayrıntılar yazacaktım, başka zamana kaldı artık. Herkese sevgiler:)

Perth’te gün

Daha eve yeni girdik, çok iş hallettiğimiz bir gün oldu. Öğrendiklerimizi sıralayayım.
1. PR için 2 -3 yıllık bekleme sürenizin dolması için gelir gelmez en kısa zamanda göçmenlik ofisine başvurun. Biz geldiğimizde telefonla ülkenin göçmenlik bürosunu aradık, bir yere kayıt yapmanıza gerek yok dediler, oysa varmış. Murray Street’te 166 numaradaki ofise pasaport ve kira kontratı ile başvurmanız gerekli.
2. Victoria Park Harvey Norman’ın karşısında çok lezzetli Türk işi pide, kebap, ekmek yapan Antepli bir kebapçı var. Mutlaka uğrayın.
3. Herhangi bir denklik için bütün belgeleriniz orjinal, damgalı, antetli kağıda basılı ve ıslak imzalı olmalı. Kurumlar kendilerine fotokopi alıp, orjinali görüldü notu düşüyorlar. Öyle işleme alınıyor. PDF kabul edilmiyor.
4. İkinci maddedeki adreste “Overseas Qualification Unit” var, ücretsiz olarak okulunuzun ve diplomanızın Avustralya sistemindeki geçerliliğini kontrol ediyorlar, gerekli belgelerle oraya başvurabilirsiniz.
5. Bentley Alışveriş Merkezi’ndeki Türk bakkalında Güllaç bile var!- Son kullanım tarihlerini kontrol edin!-
6. Trafikte radarla hız kontrolü yapan polis araçları çok başarılı bir biçimde gizleniyorlar, ne olduğunu anlamadan yakalanıyorsunuz bu yüzden hız limitine her zaman uymak gerekli.
7. IELTS sınavı burada Türkiye’dekinden daha pahalı. 330 dolar.
8. Eyalet spronsorluğunun değerlendirilmesi bütün belgeleriniz tam ise maximum 6 hafta sürüyor(muş).
9. İlk defa TFN (Tax File Number) Declaration Formu dolduracaksanız,7 numaralı “Are you an Australian Resident for tax purposes?” sorusuna PR’ınız olmasa bile “Evet” seklinde cevap vermeniz gerekiyor.
10. Her bölge için Naati kayıtlı tercumanlar internetten bulunabiliyor ve sayfa basına 30-60 dolar arası ucret karsılıgında tercumelerinizi yapıyorlar. WA için Nazike Fevziye Hulya Kayhan’ı tavsiye derim.
Haydi iyi geceler, geç oldu burada.

Pazar

Sabah Perth`ten David ve esi Francis geldiler. David Ingiliz asilliymis ve esi de Yeni Zelanda`dan buraya gelmis. Turk kahvesi icip sohbet ettik. David kitap cilteleme isi yapiyor ve bu alanda oduller almis. Francis de emekli ve bitki bilim alaninda seminerler veriyor, ayrica buyuk bir emekli grubunun baskani. Ormanin icinde David`in kendi basina insa ettigi bir evleri varmis. Francis bana bahcesinden bir demet maydonoz, cok guzel cicekler ve kendi yaptigi marmelatlardan getirmis. Onlar benim ebrularima hayran kaldilar (Woaw!) , ben de onlarin ebrulanmis kagitlar kullanarak ciltledikleri eski kitaplara hayran kaldim. Ayrica yasam sekillerine, hayata bakis acilarina, yasama sevinclerine, ugraslarina hayran kaldim. Hep anneannemden ornek veriyorum, burada olsa birden genclesirdi. En onemlisi hayattayken, nefes aliyorken ruhun olmemesi. Yaslanmaktan korkuyordum ama simdi iple cekiyorum. Burada her sey yaslilar icin. Bir uc tekerlekli motorsiklet alirim, ohh. Degmeyin keyfime!
Davidler topluluklari icin ebru dersleri almak istiyorlar. Onlara gerekli malzeme listesi ve ne kadar para istedigimi soyleyecegim. Yeni yildan sonra kursu verecegim. 1-2 gunluk atolye calismasi demek daha dogru olur aslinda. Neyse sonunda bazi adimlar atabildigime seviniyorum.
Bugun burada yine firtina vardi. Bardaktan bosanircasina yagmur, ruzgar, sonra gunes! Bir garip hava. Sirke gittik. Moskova sirki oldugu icin bolca guzel kiz izledik ama o kadar da abartildigi gibi olaganustu bir sirk degildi. Sadece bol ziplama, tramplen vardi. Hayvanlardan sadece midilliler vardi. Istanbul`da Merter`de benzerine gitmistik. Devasa cadiri, harcanan emegi dusununce Kemal ile adamin bu sirk isine nasil girdigini tahmin etmeye calistik, `devren satilik almistir` da karar kildik:) Akilli isi degil ya…
Yarin Perth`e gidiyoruz. Yapacak coooook isimiz var. Insallah yetistiririz. Bugunku resimler Facebook`ta Sevgiler:)

Muhteşem İran Gecesi

Hayat böyle işte. Hangi köşe başında seni neyin beklediğini bilemezsin. Sen kalk Türkiye’den gel, onlar kalksın İran’dan gelsin, Avustralya’da buluşun ve insanoğlunun aslında özünde ne kadar bir ne ne kadar aynı olduğunu her ikiniz de damarlarınıza kadar hissedin. Meryem ile Mandurah Göçmen Merkezi vasıtasıyla tanıştık. Kendisi de benim gibi bir İngilizce öğretmeni; eşi de inşaat mühendisi. 4 ay önce İran’dan New South Wales eyaletine bizimle aynı vizeyi alarak gelmişler. 1 ay orada kaldıktan sonra Perth’teki arkadaşlarının tavsiyesi ile bu bölgeye taşınmışlar ve Mandurah’a yerleşmişler. Geçtiğimiz hafta içi, bir sesini duyayım, ne yapıyorlar diye sorayım diye aradım. Hemen, “Hadi gelin, bir akşam beraber oturalım.” dedi. Dün akşam onlara gittik. Bizden başka 2 İranlı aile daha vardı. Çocuklarla birlikte toplam 14 kişiydik. Zaten içeriye adım attığımız andan itibaren dostlar arasında olduğumuzu hissettik. Ne Türkçe ne Farsça konuşuyorduk ama güzel, koyu bir sohbet başladı. Meryem ve arkadaşı Mehri, Azeri asıllılarmış. Türkçeyi anlıyorlar ama konuşamıyorlarmış. Konuşma arasında ortak kelimeler bulunca birden sesler yükseliyor hepimiz bir heyecanlanıyor, gülüyorduk. Göçmenlik şartlarımızdan,çocukları okula göndermenin inanılmaz hafifliğinden, Nevroz bayramından, kaçay çaydan, Orta Asya kültürünün güzelliğinden, eşsizliğinden ve daha birçok şeyden konuşa konuşa geceyarısını getirdik. Onların da yaşadıkları, duyguları bizimkilerden farklı değildi. Misafirlerden birisi Yüksek Fizik Mühendisiydi; İran’da savunma sistemleri alanında kendi şirketi varmış. İki çocuklarıyla buraya gelmişler, bir part-time iş bulmuş ama hala kendi alanında iyi bir iş arıyormuş. Öyle şeker insanlar ki gülmekten yüzümdeki kaslar yoruldu. Dün gece ağlanacak halimize güldük resmen, hem de öyle böyle değil, çok güldük. İçimizde bir yerlerde hepimiz biliyorduk ki attığımız adım zor bir adımdı ve güçlüklerle karşılaşmak kimi zaman ağır geliyordu ama eninde sonunda basarılı olacaktık ve bu zor süreci atlatmanın en güzel yolu kendimizle dalga geçmekti. Bu dostumuz aynı zamanda usta bir balık avcısıymış, 3 haftada 48 tane balık yakalamış hem de bizim burnumuzun dibindeki sahilden. Birisinde balık kendisini çok fena (elektrik) çarpmışsa da “Balıkların hepsi çok lezzetli” diyor. Bir sonraki buluşma bizde olsun diye çok ısrar ettim ama kabul etmediler, bu defa da Eli’lere gideceğiz. İranlı çok aile varmış burada. Yaklaşık 10 aile sık sık görüşüyorlarmış. Artık 11 olduk diyorlar. Biz de kendimize çok yakın bulduk onları. Hatta öyle oldu ki bir saf oluşturduk ve “Ya şu Avustralyalıların aksanı ne kadar garip, vs. ” diye onları çekiştirirken bulduk kendimizi. Adamların ana dili, ama biz beğenmiyoruz:) Sanki daha iyisini biliyormuşuz gibi:)
Oradaki herkes kendi ülkelerinde gayet varlıklı ve iyi durumdalarmış. Buraya gelmelerinin tek sebebi çocukları için daha iyi bir gelecek ve daha medeni bir yaşam arayışıymış. Onların Tahran’dan bizim İstanbul’dan ayrılma sebeplerimiz çok yakındı : kalabalık şehir, trafik, kargaşa, koşuşturmadan yaşamaya zamanın kalmaması. Meryem bazı insanların buraya gelişlerini çok farklı biçimde yorumladığından dert yandı. “Bazıları bizim buraya gelmek zorunda kaldığımızı sanıyorlar,bu beni deli ediyor! Oysa buraya gelmeyi biz istedik, bunu tercih ettik.” dedi. Gerçekten de bu davranışımızın altında yatan sebepleri birer birer açıklamak zor; hem buradaki Avustralyalılara hem de memlekettekilere. Göğüs germemiz gereken bazı zorluklara karşın hepimiz bu kararı verebildiğimiz için kendimizle gurur duyuyorduk. İnsan dünyaya bir kere geliyor ve yapabileceği şeyleri yapmalı, denemekten korkmamalı. Yalnızlık benim en korktuğum şey. Aileme, köklü dostluklara, arkadaşlıklara çok önem veririm ama bu yaşımda dün öğrendiğim bir şey var: yeni dostlar edinmek, bağlar kurmak o kadar da zor bir şey değil. İster çekim yasası deyin ister başka bir şey, bir yerden bir şekilde gönül, dostlarını buluyor.
Öyle bir tecrübe ki burada yaşadıklarım, kolay kolay ifade edilemez. Türkiye’de yaşadığım, beni ben yapan 32 yılın beynime ve kişiliğime kazıdığı izlerden tamamen farklı izler bırakıyor geçen günler. Düşünüyorum da, nasıl bir egom varmış benim Türkiye’de… Ben çok iyi okullarda çalışmışım, eşim o kadar iyi bir pozisyonda, istediğimiz çoğu şeye sahip olabilecek durumdayız, evde yatılı yardımcı,gayet iyi İngilizce konuşuyorum vs. Burada herkes senden iyi konuşuyor, buraya gelince kimse senin kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyor. Bundan çok daha önemlisi TAKMIYOR! İnsan ol, yeter! Ne giydiğin kıyafetler, ne taktığın takılar ne de yaptığın iş sana bir ayrıcalık katıyor. Herkese saygı duyuluyor, sokağı temizleyen çöpçüden çayını getiren garsona, belediye başkanından başbakana kadar her insana aynı nezaketi göstermelisin. Kemal geldiğimizin ikinci haftası bir expo fuarına gitmişti. Orada sosis almış filan yiyormuş, bir de bakmış fotoğraf çekiliyor, bir kadın herkesin elini sıkıyor, insanlarla konuşuyor, gülümsüyor. Kemal de selamlaşmış filan. Meğer başbakan Julia Gillard’mış yanındaki. Ertesi gün gazetede gördü “Haa ben bu kadını orada görmüştüm” filan dedi, çok güldük. Kısacası egonuzu soyup askıya asıyor, onsuz yaşamayı öğrenmeye başlıyorsunuz. Bende devreler yanmasa iyi…
Bir söz var: “Senin zenginliğinin gerçek ölçüsü tüm paranı kaybettiğinde ne kadar edeceğinden belli olur” diye. Henüz tüm paramızı kaybetmesek de kürkü çıkartıp yaşamak hayatta gerçekten önemli olan şeylerin ayırdına varmamıza yardımcı oluyor. Bazen sinirli, telaşlı, sabırsız hallerdeyken Defne etrafımda dolanıyor inişli çıkışlı sesi ve komik tonlamasıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. O anlarda durup düşünüyorum, iş de bulunur, para da kazanılır, her şey olur; ama o çocuk bir daha o yaşına gelip bana o şeyi anlatmaz. Dizlerimin üzerine çöküyor, koca koca açılmış gözlerine ben de hayretle bakıyorum ve farkına varıyorum aslında her şeyimiz var. İnsan ister sarayda yaşasın, ister multi-milyarder olsun görmeyi bilmiyorsa hiçbir şeyi yoktur; tersi de geçerli hiçbir şeyin yoksa bile zenginlik gönlündedir, yaşa gitsin!
Bugün hava çok değişikti, bir yağmur bir güneş! Çocuklar evde çok kudurdular, önüme kattım; madem öyle işte böyle, 2 saat yürüdük. Evden o kadar uzaklaşmışız ki geri dönüş için Kemal’ciğim gelip bizi aldı. Yukarıda yazdıklarım aslında parkta yatıp gökyüzündeki bulutları izlerken geldi aklıma. Ne kadar uzak olsak da o kadar yakınız ki aslında baba-evimize, dostlarımıza, sevdiklerimize. Nereye gitsem benimle geliyorsunuz, her satırıma ilham oluyorsunuz.

İlk doktor ziyareti

Dün gece Defne ateşlendi. Devletin saglık sigortası olan Medicare’den henüz yararlanma hakkımız olmadıgı icin ilk geldigimiz günlerde Medibank’ten özel saglık sigortası satın almıştık. Defne bir haftadır oksuruyordu, ateş olmayınca endiselenmedik, ipek de aynı süreci yaşamistı Türkiye’den gelince. Ancak dün aksam 7 de ateşi 38.9 olunca ve verdigim ates dusurucuyu de kusunca once Medibank’in telefonla danışma hattını aradım. İpek yorgunluktan ve Defne hastaliktan sizmisti ve Kemal de Perth’e gitmişti ve tren ile dönüş yolundaydi. Rahat rahat konuşurum dedim. Telefondaki hemşire once acil bir durum var mı anlamak icin bir dizi soru sordu arkasından Defne’nin durumunu tam olarak anlamamız icin onu uyandırmam gerektiğini söyledi. O ana kadar hemşire ile düzgün düzgün konuşuyor, anlaşıyorduk. Ne zaman ki Defne’yi uyandırmaya gittim, o zaman koptu kıyamet. Tabi Defne son sesiyle ağlamaya başladı, bir de tuvaleti gelmiş, kulağımda telefon Defne’yi tuvalete götürdüm. Ağlama sesinin arasında hemşirenin söylediklerini anlamaya çalışıyor, ona cevap yetistirmeye çalışıyorum. Öksürük ‘vhizzing’ sesinde mı? Yoksa at/köpek sesinde mı? İshal/ kabizlik var mı? Yüzünde kızariklik var mı? Bilinci yerinde mı? Sana tepki veriyor mu? Kadın birbiri ardına sorular soruyor. Ben fitil yapayım mı diye soruyorum. ‘fitil’ kelimesinin İngilizcesini de bilmiyorum, tahmin edin nasıl anlatmaya çalışıyorum. Tuvalette Defne’nin sesi zaten yankı yapıyor, söylenenler anlaşılmıyor bir de telefon cekmemeye başlamasın mı? Hemşire bağırıyor: “Visiliiiiii, Visiliiiii are you there? Are you Ok?” Ben bağırıyorum : “What? Van minut!” malum tuvalet sesleri arasinda arada sırada söyleniyorum kendi kendime: Ne diyorsun? Buradayım, ya bir dur!!!! Cocuk tuvaletini yapıyor!” O konuşma kayıtlarına bir ulaşan olsa gülmekten çatlar. Allah’tan Defne’yi yatağına geri götürür götürmez uyudu da kadın ile konuşabildik. Aradığıma pişman oldum, 45 dakika boyunca bana tavsiye verdi. Atesten korkma hastalik degil semptomdur, vucut mikroplarla savasiyor. Acil bir şey yok gibi görünüyor ancak durum kötüleşirse 24 saat icinde bir doktor görün vs anlattı da anlattı. Haa bu arada hemsire ile konusurken Kemal de ev telefonundan aradi, durumu sordu. Arkadasimiz Nuray onu tren istasyonundan aldi, beraber eczaneye gittiler filan bu ayarlamalari yaptik o sırada. Neyse ortalik sonunda yatisti. Defne uyudu, hemsire telefonu kapatti, Nuray, oglu ve Kemal eve ilaclarla geldiler. Yemek yedik, çay ictik. Bayağı hareketli saatler sonunda dün gece Defne’nin yanında uyudum. Üstündekileri çıkarına ateşi düştü, rahat uyudu. Sabah 10 gibi ateş tekrar yükselince ne olur ne olmaz hastaneye bir gidelim dedik. İnsanlar buradaki saglık sistemini cok eleştiriyorlar, acil servislerde 3-4 saat bekletildiklerini filan yazıyorlar. Korka korka gittik. Once hemşireye sorunu anlattık, sonra memurla görüşup kağıt islerini hallettik, hopefully özel sigortamızdan sonradan iade alacağımız 181 dolar muayene ücreti ödedikten sonra 15 dakika icinde bizi içeri aldılar. Son nefesini veren yaşlılar icinde Defne’yi tatlı bir doktor muayene etti, idrar tahlili yapıldı. Ciğerine de bakalim bir sey cikmazsa sizi hemen gondeririz filan dedi doktor. Akciger filmi çektirdik. Bütün bunlar icin extra ücret istemediler, hastaneye ait dediler. Sonuçta 1 saat filan sonra hiç bir şeyi yok, virütik bir şey, başka mevsimden geldiginiz icin bu doğal dedi doktor, eve geldik. Allah lazım etmesin ama hastaneye düşmek de anlatıldığı kadar kötü değilmiş, bunu anladık. Eve gelip mangal yapalım dedik tüpü yanlis almışız, Kemal değiştirmeye gitti. Yanlis mangal almışız, ona uyan tüp bulamadi. Tavayı kullanarak benzetmeye çalıştık.
Aksam üzeri kızları alıp evin karşısındaki plaja gittim. Bilmeden köpek gezdirmenin serbest oldugu bolume gitmisiz. İpek kumların icinde deli gibi tepinirken taze bir köpek kakasini yanlışlıkla avuçlayinca hemen eve dönüp kızları direk banyoya soktum. Velhasil son 24 saat bayağı hareketli gecti. Bir pislik dolanıyor başımızda derken İpek pisliği avuçlayinca artık tam oldu! Her şeye rağmen hayat guzel, cocuklar uyuyor, kocamla güzel bir çay keyfi yaptık ve Allah bana bu gunu de bloguma yazma şansı verdi. Bakalım yarın bizi neler bekliyor? Bütün dostlarıma selamlar, sevgiler:)

Şehir

Mandurah haritasına bakanlar şehrin içinden geçen Mandurah Road’u görürler. Bu yolun sağında ve solunda mahalleler var. Her mahallenin sapağında çok güzel dekoratif bir şekilde hazırlanmış o mahallenin adını ve simgesini gösteren anıtımsı büyük bir yapı var. Aklıma tenekeden yapılmış “Kağıthane’ye Hoşgeldiniz” tabelası geldi, güldüm. Merakımızdan her mahalleye giriyor, özellikle kayboluyoruz. Yine yol kenarında Centro Mandurah adlı büyük bir alışveriş merkezi var. Bizim Akmerkez gibi, 120 tane dükkan var. İki tane de koca market, Migros ve Tansaş gibi. Bizde genelde sadece birisi olur ama burada iki market de var, bazı şeyler birinde ucuz bazı şeyler diğerinde ucuzmuş. Çarşamba günü Centro’ya gidip Vodafone modem aldık, cep telefonlarına hat aldık. Avustralya numaramı soran arkadaşlara göndereceğim:) Özgür bize bir market turu attırdı, nelere dikkat edeceğimizi filan açıkladı, bazı ipuçları verdi. Marketler devasa, herşeyin onlarca çeşidi var. Ne ararsan buluyorsun. Dilersen self-service kasada aldıklarını kendin okutup, ödemeni makinaya kendin yapabiliyorsun. Marketten Palamut aldık, kerevizlerin diplerini attıklarını yarım metre uzunluğundaki yeşil yerlerini sattıklarını gördük. Eşyalarımız daha İstanbul’dan çıkmadığı için kendime ve İpek’e bir kapalı ayakkabı aldım. Sıkılgan Defne’me de birkaç geniş tayt ve çorap aldık, o ayakkabı beğenmedi. Alışveriş merkezi akşam saat 17:30’da kapanıyor. Herkes bir bir ortadan kayboluyor. Oradan çıkıp okyanusun şehrin içine doğru girdiği kanal üzerinden Mandurah Estuary’e gittik, fish and chips aldık. Burada fish and chips’in hilesi köpekbalığıymış, yani iyi yerden almazsanız size onu yutturma şansları var. Fikir vermesi açısından söylüyorum,Family pack denen her biri 5 parça olmak üzere büyük balık, uzun yengeç bacağı, balık köftesi, sosis, bolca patates kızartması ve bir paket kalamar, soslarla birlikte 55 dolar tuttu.Akşam yemeğimizi alıp eve geldik ve keyifli bir sohbetin ardından sevgili Özgür ve Banu arabalarından birini bize bırakıp Perth’e kendi evlerine döndüler. Onları bırakmayı hiç istemedik ama artık kendi ayaklarımızın üzerinde durma vakti gelmişti. Ertesi gün Özgür’den aldığımız mesaj çok komikti. “Korkmayın,çıkın, gezin, kütüphaneyi bulun,sokaklarda kaybolun,araba bakın ama almayın!” Biz de aynen onun tavsiyelerine uyup dediklerini yaptık. Bir gün önce o alışveriş merkezinde gördüğümüz Medibank denen sağlık sigortası acentasına gittik. Herkes o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, bir bayan bize her şeyi açıkladı ve 4 kişilik ailemizi sigortalattık. Burada işyerleri çok nadir olarak sağlık sigortası yaparmış, o yüzden iş bulmayı beklemeye gerek yok diye düşündük. Arkasından İpek’i göndermeyi düşündüğümüz ve arkadaşımızın çalıştığı bir özel okula gittik. Formları aldık. 4 Şubatta Defne ‘Kindy’ e İpek de 1. Grade’e başlayacakmış. Eğer iki kardeş olarak isim yazdırırsam, bekleme listesinde adları daha yukarıya çıkacakmış. Ardından Mandurah Primary School’a gittik. Oradaysa İpek’in sınıfı (pre-primary) için yer yokmuş ancak Şubat’tan itibaren yürürlüğe girecek yeni bir yasaya göre evin o okulun “catchment area” sınırları içindeyse o okul mecburen çocuğunu almak zorundaymış. Yer yok, kontenjan doldu vs. şeklinde hiç bir mazeret geçerli olmayacakmış. Bu yüzden kızları göndermeyi planladığımız okulu iyi şeçmeli ona yakın bir yerde ev tutmalıyız.   Özgür’ün tavsiyesine uyup biraz deli danalar gibi dolaştıktan sonra yorgunluktan tükenmiş bir halde eve geldik, uyuduk. Bu arada trafik burada hiç sorun değil, insanlar hep kurallara uyuyor, kimse kimseyi taciz etmiyor ve “hadi yürü” anlamında kimse kimseye korna çalmıyor, ne ışıkta ne de başka bir yerde. En sıkışık trafik 30-40 saniye sonra açılıyor. Belki de “peak hour” larda dolaşmadığımız içindir bu, bilemiyorum.

Cuma sabahı uyandık, kahvaltımızı yaptık ve ne yapalım diye düşünürken Özgür aradı, “Hadi bize gelin” dedi. Hoop, atlayıp arabaya Perth’e gittik. Navigasyon cihazı ile bütün yolları kolayca buluyorsun. Geçtiğimiz yerlerde yolda “Kanguru Çıkabilir” işaretleri gördük, çok güzel şaraphanelerin ve çiftliklerin yanından geçtik. Yol çok keyifliydi. Özgür’lerin evine gelince büyülendik, kendimizi bahçeye attık. Evin önünde siyah kuğular, ördekler, pelikanlar yüzüyor. Harika bir çocuk parkı, yemyeşil çimenler. Sanki rüyadaydık. Sevgili Banu ve Fatoş bize yemek hazırlarken, Özgür de bizi Türk marketine götürdü. Gel de bu adama “Hızır” deme işte! Market arabamızın resmi ;

Perth’teki Türk marketinden yaptığımız alışveriş

Yok yok, koridorlar dolusu Türk işi yiyecek, içecek, daha peynir, pastırma ve sucuklar, baklavalar reyonuna gitmemiştik. Bunu en çok teyzem için yazıyorum. Canım teyzem bak, sorun yok, her şey burada da var. İçiniz rahat etsin. Alışverişimizi yapıp eve gittik, iftar davetinin leziz yemeklerini yedik. Banu’ya bulaşıkta yardım ederken İstanbul’da en son ne zaman bir iftar davetine gittiğimizi düşündüm. Üşengeçlikten ve trafikten arkadaşlarımızın davetlerine malesef katılamadığımız geldi aklıma. Yemekten sonra bir Türk arkadaşın da katıldığı bir araba yarışı varmış Northbridge’de. Özgür ve Kemal ona gittiler. Biz bayanlar biraz da kızlar yüzünden evde kaldık. Yarışın “GÜZEL” resimlerini Kemal Facebook’ta paylaşmış, merak eden bakabilir:) Kemal gelince bu güzel yemeğin ardından eve döndük. Çocuklar arabaya biner binmez “küt!”.

Hep bir gün geriden yazıyorum, çünkü yetiştiremiyorum. Akşam eve çok yorgun geliyoruz ve yazacak o kadar çok şey var ki. Bugün yaptıklarımızın başlıklarını yazayım da unutmayayım:

*Asian restoran

*San Remo

*Info Centre

*Arkadaş ziyareti

*Garage Sale

Yarın yapacağımız:Türklerle bayramlaşma buluşması:)

Hepinize sevgiler…