Tag Archive for çocuk

Meleğim ve Ben!

MELEĞİM VE BEN

 Oyuncak sepetimiz sakat bebeklerle doluydu. Kimisinin saçı kel, kimisinin gözü kör, kimisi ise kolsuz bacaksızdı. Hele yüzüne tükenmez kalemle makyaj yapılmış bebekler kabusumdu benim. Hiçbiri ile oynayamaz, onlara bakmaktan bile korkardım. Yeni bebek istediğimde ise “önce evdekilerle oyna!” cevabını alırdım.

Dördüncü kardeşim doğduğunda yedi yaşındaydım. Evimiz ana baba günü olmuştu. Eee, olacak artık, üç kızdan sonra nihayet bir erkek çocuk doğmuştu çünkü. Annemin, bembeyaz çarşaflar içinde kıpkırmızı ve yamuk suratlı bir bebekle yattığı misafir odasına girmeden önce her gelen elindeki paketi holdeki masanın üzerine bırakıyordu. Paketlerin bazıları rulo halinde, bazıları da dikdörtgen veya kare kutu şeklinde oluyordu. Bazen de içinde tepsi olduğu hemen anlaşılan yamyassı paketler geliyordu.  Ben de, içeride hepsi bir ağızdan konuşan onlarca kadından çok, her çocuk gibi, paketlerin içinde ne olduğuyla ilgileniyordum. Hep oyuncak bir bebek getirmiş olmalarını diliyordum. Oysa oyuncak bebek asla iyi bir doğum hediyesi olmazdı hele doğan çocuk erkekse…

Misafirler gitmeden paketlere dokunmak yasaktı. Ablam ve ben, her akşam üstü son misafirin gözlerinin içine bakar, içimizden bir an önce kalkıp gitmesini isterdik. Son misafirin kapıdan çıkmasıyla hediyeleri kapıp misafir odasının ortasına yayardık. Annem hangi hediyeyi kimin getirdiğini öğrenmeye çalışırken, biz de iştahla paketleri açardık. Gazeteye sarılı hediyeler pek hoşumuza gitmezdi. Genelde yastık kılıfı, havlu, namazlık veya elbiselik kumaş gibi bizce gereksiz şeyler olurdu çünkü içlerinde. Ambalaj kağıdına sarılı kutuların içinden ise genelde tabak, kase, bardak gibi şeyler çıkardı. Bunlar da bize gereksiz gelirdi ama hiç olmazsa kağıtlarını defter kabı olarak kullanabileceğimiz için sevinirdik. Bir de kolonyalar vardı, şişe şişe, boy boy, turuncu ve sarı…. Ben bütün dikdörtgen paketleri içinden bebek çıkacak umuduyla açardım. Tabi kolonyaları görünce dudak büker, bu sene de evdeki kırmızı suratlı kel bebekle idare edeceğiz diye düşünürdüm.

        Bir gün, kocası subay olan üst komşumuz annemi ziyarete geldi. Getirdiği paketi herkes gibi masanın üzerine bırakmıştı. Benim o günkü görevim ise gelen misafirlerin çocuklarını oyalamak, onların evdeki eşyaları kurcalayıp dağıtmalarını önlemekti. Bir yandan subayın kızıyla oynarken, diğer yandan aklım pakette kalmıştı. Mavi, üzerinde beyaz yıldızlar olan parlak ambalajın içinde ne olduğunu iyice merak etmeye başlamıştım. Ne kareydi, ne dikdörtgen; ne tepsiydi ne tabak; köşeli değil, yuvarlaktı. Nihayet akşam oldu ve son misafir olan komşumuz da kalkmaya niyetlendi. O kapıya yaklaştıkça, hızlanan kalp atışlarımın dışarıdan duyulacağından korkuyordum. Kadının kapıdan çıkmasıyla paketi kapıp misafir odasına girmem bir oldu. Bir yandan paketi çabucak açmak, diğer yandan ambalajı yırtmamak istiyordum. Nihayet ablamın da yardımıyla ambalajı yırtmadan bantları çıkardım. Paketten çıkan baharatlıkları görmemle hevesim yüzümde dondu. Bebek değil, plastik kapaklı, altı tane  yuvarlak kavanozdu gelen. Kavanozlar beyaz, porselendi. Ön yüzlerinde yapraklı bir dal resmi vardı. Birisinin arkasında başka bir resim olduğunu fark ettim. Kavanozu döndürmemle suratımı geniş bir gülümseyişin kaplaması bir oldu. Kavanozun üzerinde bir melek resmi vardı. Turuncu elbiseli, pembe yanaklı, kocaman kanatlı bir melek…Elinde kırmızı bir kalp vardı. Gülümsüyordu melek. Biraz tombuldu, saçları da biraz dağınık, çizgi filmdekiler gibi…Yine de çok şirindi. O anda dünyadaki en güzel resme bakıyormuş gibi hissettim. Elimi resmin üzerinde gezdirdim. Saçlarına, kanatlarına dokundum. Onu sıkıca tuttum, baharatlık olması önemli değildi. O bir melekti, benim meleğimdi, benim bebeğimdi. Diğerleri kolonyalar ve kumaşlara dalmışken, meleği bluzumun içine sokuverdim. Yavaş yavaş odadan çıkmaya hazırlanırken, annem, “AAA! Beş tane mi bu kavanozlar?” dedi. Ablam, “bilmiyorum, ama bunları subayın karısı getirdi” dedi. Bakışlarını bana çevirmeleri ile karnımdaki şişliği fark etmeleri bir olmuştu. Utanarak çıkardım kavanozu. “Kızım ne var bu kavanozda? Ne yapıyorsun?” dedi. “Anne bir melek resmi var” dedim. O kavanozun üzerinde ne resmi olduğu önemli değildi. Önemli olan takımın bozulmamasıydı. “Ama anne bak bu zaten takımdan değil, diğerlerinin resimleri farklı” dedim. “Olsun, bir yanlışlık olmuş herhalde” dedi. “Ben bunların öteki yüzünü çeviririm, hepsi beyaz, o zaman takım olurlar” dedi. Tartışma bitmişti. Benim meleğim de diğer kavanozlarla beraber mutfağa yollanmıştı.

        O gece gözüme uyku girmedi. O meleği istiyordum. Ona tekrar dokunmak, bütün gece bakmak için içimde engellenemez bir istek vardı. Annemler yatak odasında ben ve kardeşlerim ise aynı odada, yere serili yataklarda yan yana yatıyorduk. Soba soğuduğundan uyuduğumuz oda geceleri soğuk olurdu. Bense hep üstümü açardım. Annem son çareyi bana bir tulum dikmekte bulmuştu. Fermuarlı tulumum, geniş bir çuval gibiydi. Uyumadan önce tuvalete gider sonra da pijamalarımı giyip beni tuluma sokmalarını beklerdim. Tulumun fermuarının boynuma kadar çekilmesiyle sıkıntılı gece başlardı. Bunalırdım, elim yorgana yetişemezdi, kozalaktaki tırtıl gibi kıvranırdım. Sonra ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer ve sıkıla sıkıla uykuya dalardım. Ama o gece farklıydı. O gece meleğim olmadan uyumayacaktım. Saatler geçmek bilmiyordu. Tulumu içerden açmak imkansızdı. Odadakiler de uykuya dalmıştı. Bir ben uyanıktım. Bir yandan korkuyor, daha fazla uyanık kalmak istemiyor, bir yandan da yanımda meleğim olmadan uykuya dalmak istemiyordum. Çareyi ablamı uyandırmakta buldum. Yuvarlanarak yanına gittim. Kıçımla ona vurarak, “Abla çabuk kalk, altıma yapacağım. Abla çok sıkıştım, abla çabuk, ablaaa…” diye sızlandım. Dişlerini gıcırdatmayı nihayet bırakarak uyandı. “Abla tulumu aç hadi, altıma yapacağım yoksa” dedim. Uyur uyanık, açtı tulumu. “Senle geleyim mi?” diye homurdandı . “Yok” dedim “hemen gelirim”. Özgürlüğüme kavuşmanın heyecanı ama odadan gece tek başına çıkmanın korkusuyla kapıya yaklaştım. Yerler buz gibiydi, ama terlik giyemezdim, ses çıkardı. Sessizce mutfağa gittim. Meleğim ordaydı. Rafta, yüzünü duvara dönmüş kavanozların arasında onu almamı bekliyordu. Musluğa asılarak tezgahın üzerine çıktım. Mutfak geceleri ne de korkunç oluyordu. Kavanozları tek tek çevirdim, üçüncüsünde onu buldum. Biraz ağır geldi bana. Herhalde içine bir şey koymuşlardı. Tezgahtan atlayıp odaya koşuverdim. Odanın kapısını arkamdan kapatmamla gerçekten tuvalete gitmem gerektiğini fark ettim. Ama artık gidemezdim, meleğim benimleydi ve çok uykum vardı. Kardeşlerimin üzerinden atlayarak yerime geçtim. Kavanozu sıkı sıkı tutuyordum. Tulumu yorganın içinden çıkarıp ayak ucumuza attım. Bu gece tulumla yatmayacaktım. Üşümüştüm, yorgana girdim. Başımı yastığa, meleğimi de yanıma koydum. Elimle okşadım onu, öptüm. Kavanozun içinde bir şey vardı ama o beni ilgilendirmiyordu. Kavanozun üstünde, dünyanın en güzel meleğiyle o gece hiç uyumadığım kadar tatlı bir uykuya daldım. Denizlerde yüzdük, balıklarla oynadık rüyamızda.

        Sabah olduğunda garip bir şeyler olduğunun farkına vardım. Yorganın içi biraz serindi. Serinlik bir kenara asıl meleğim yoktu. Korkuyla irkildim. O anda porselen ayağıma değdi. Kavanoz yuvarlanmış, oraya gitmişti. Ona elimi uzattığım sırada ıslaklığı fark ettim. Meleğim altına yapmıştı. Yorganı üstümden atmamla, korkudan bir daha altıma yapasım geldi. Döşek sırılsıklamdı. Yine ablamı uyandırdım. Kızcağız gördükleri karşısında uyandığından emin olamadı. Altımı ıslattığım yetmezmiş gibi bir de gece getirdiğim kavanozun kapağı açılmış ve içindeki bütün çay yatağa dökülmüştü. Pijamalarım kapkara olmuştu. Gece olanları hatırlamaya çalışmak yerine annemden yiyeceğim dayağı hesap etmeye başladım. Bir yandan da yüzüne kara kara çay yaprakları yapışmış olan meleğime bakıyordum. Bu haliyle bile çok güzeldi.                                   

        Tokyo terliğin kıçımda oluşturduğu desenler akşama doğru geçmeye başlamıştı. Meleğimle ilk gecemiz biraz sıkıntılı geçmişti. Banyoda bana bir daha böyle şeyler yapmayacağına söz vermişti. Tabi annem o çişli kavanozu bir daha mutfağa sokmadı ve biz ayrılma korkusu olmadan yıllarca beraber yaşadık. Zamanla ben de ona benzedim. Tombul, pembe yanaklı, dağınık saçlı ve hep gülümseyen biri oldum.:)

VY.2006

Tekerlemeler- Şarkılar

İpek’i oyalamak için söylediğim şarkı, tekerleme vs.nin bolluğu konusunda şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü öğretmenliğim sırasında ritm ve düzenden hoşlanan çocuklar için bunlardan bolca öğrenmek zorunda kalmıştık. Çocuğunuzu uyuturken veya altını değiştirirken veya sadece onu sakinleştirmek istediğinizde aşağıdakilerden sevdiklerinizi seçip söyleyin. Ses tonunuzu anlattıklarınıza göre ayarlamaya ve mümkün olduğu kadar çok hareket, mimik vs. kullanmaya özen gösterin. İpek’in çok net ve fazla konuşmasında bunların etkisinin çok olduğuna inanıyorum. Hele hareketlerle birleştirince bu şarkılar onun için çok eğlenceli oluyor. Bunların çoğunu zaten biliyorsunuzdur ama burda derli toplu birarda dursunlar diye hepsini yazıyorum, sizin bildikleriniz varsa onları da eklemeyi unutmayın. Bilmediklerinizde melodiyi kafanıza göre uydurun gitsin:)

İNGİLİZCE:

1- SPIDER:  Incy Wincy spider climbed up the water spout * Down came the rain and washed the spider out * Out came the sun and dried up all the rain* So… Incy Wincy spider climbed up the spout again! (Parmaklarınızla örümceği tırmandırın, güneşi doğdurun, yağmur bölümünde yüzünden aşağı foşş yapın! Müziği “Neşeli ol ki genç kalasın” a benziyor.)

2- TEDDY BEARS: 1 little 2 little 3 little teddy bears* 4 little 5 little 6 little teddy bears* 7 little 8 little 9 little teddy bears* 10 little tedyy bears. (parmaklarınızla sayın! Bunun ritmini seviyor çocuklar, internetten dinleyin)

3- THE WHEELS ON THE BUS: The wheels on the bus go round and round, round and round, round and round. The wheels on the bus go round and round, all way long.

The wipers on the bus go Swish, swish, swish;Swish, swish, swish; Swish, swish, swish.
The wipers on the bus go Swish, swish, swish,all way long.
The horn on the bus goes Beep, beep, beep; Beep, beep, beep; Beep, beep, beep.
The horn on the bus goes Beep, beep, beep, all way long.
The baby on the bus says “Wah, wah, wah; Wah, wah, wah; Wah, wah, wah”.
The baby on the bus says “Wah, wah, wah”, all way long.
The mommy on the bus says “Shush, shush, shush; Shush, shush, shush;
Shush, shush, shush.”The mommy on the bus says “Shush, shush, shush”
all way long. (Kollarınızı döndürün, sağa sola sallayın, kornaya basın, ağlayı shh yapın. Çocuklar çok seviyor)

 4- IT’S RAINING: It’s raining; it’s pouring. The old man is snoring. He bumped his head and went to bed: And couldn’t get up in the morning. …(Yağmur yağdırın,horlayın,kafayı vurmuş gibi yapıp gözlerinizi ovuşturun)

5- HEAD AND SHOULDERS: Head and shoulders knees and toes, knees and toes* and eyes and ears and mouth and nose* head and shoulders knees and toes* knees and toes (İnternetten dinleyin, basit ve eğlenceli, hypnotize olmuş gibi sizi izliyorlar, sonra onlar da vücutlarına dokunuyorlar, yavaş başlayıp sonraki tekrarlarda hızlanın)

Sonraki yazıda Türkçeleri yazmayı planlıyorum.  

 

 

BabyTV yasaklandı!

Zeka için çocuklara tv yasağı geldi

22/08/2008 -RADİKAL

Fransa’da radikal karar: 3 yaşın altındaki çocukların tv seyretmesi yasaklandı

PARİS – Fransa’da üç yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Yasaklama sadece yetişkinlere yönelik programları değil, Baby TV, Babyfirst TV gibi bebeklere yönelik televizyon kanallarında yayımlanan programları da içeriyor.
Fransa Medya Yüksek Konseyinden yetkililer, yaptıkları açıklamada, üç yaşın altındaki çocukların televizyonun zararlı etkilerinden korunması gerektiğini ve onları korumak için böyle bir yasa çıkarıldığını açıkladı. Bu kanalların sadece kablolu yayından yayımlanması gerektiğini söyleyen Fransa Kültür Bakanı Christine Albanel bebeklere yönelik kanalların çocuklardaki olumsuz etkisinden söz edip, bu kanalların çocuklar için büyük tehlike oluşturduğunu, farkettirmeden kendilerini saatlerce izlettirdiklerini açıkladı. Yetkililer, televizyonun üç yaşın altındaki çocukların zekâ gelişimini olumsuz etkilediğini düşünüyor. (ap)

İSTANBUL – Bankacı Evin Çetin Özgül, biri üç buçuk, diğeri iki aylık olan iki çocuk annesi. Özgül, çocuklarının; dil gelişimini ve yaratıcılığı desteklediği öne sürülerek pazarlanan ‘Dahi Bebek’ gibi DVD’lerle Baby TV, Baby First gibi bebek kanallarını belli sürelerle izlemesini tercih eden çok sayıda anneden biri. Önceki gün Fransa’dan gelen bir yasak kararıysa, çocuklarına bu kanalları izleten Çetin gibi pek çok anne ve babayı endişelere sokacak cinstendi.
Fransa’da Yüksek Görsel-İşitsel Konsey, bebeklere yönelik program yapan kanallara, üç yaşından küçük çocukların gelişimini olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle yasak getirdi, anne babalardan çocuklarını bu kanallardan uzak tutmalarını istedi. Türkiye’de bebeklere yönelik Baby TV, Baby First, Bebeğim TV, Luli TV adlı dört kanal var.
Çoğu anne baba, çocuklarının gelişimine destek olmak için bu kanalları izletirken, sonucun tam tersi olması ihtimali var mı, diye görüştüğümüz uzmanlar, ortak bir noktaya dikkat çekti: “Bebek kanallarını yarım saatten fazla izletmek sakıncalı.”

‘0-2 yaş hiç izlemese daha iyi’
Pedagog Güzide Soyak ABD’li konuşma ve dil terapistlerinin kriterini örnek veriyor: “Amerikan terapistleri, 0-2 yaş arası çocuklara, dil gelişimi açısından hiç televizyon seyrettirilmemesi gerektiğini söylüyor. Tek taraflı alıcı durumunda ilişki yoktur, bağımlılık yaratırsınız.” Soyak, anne babaların iki yaş öncesi çocuklarına hiçbir şekilde televizyon seyrettirmesini önermiyor, bunun yerine çocuklarıyla oyun oynamalarını, konuşmalarını tavsiye ediyor.
Soyak, iki yaş sonrası içinse televizyon karşısındaki vaktin günde 15-20 dakikayı geçmemesi gerektiğini vurguluyor: “Çocuk ısrar ediyor, yemek yemesi sağlanıyor diye televizyon seyrettirilmemeli. Televizyon, zararı yokmuş gibi görünse de bilgisayar bağımlılığına, başka bağımlılıklara zemin oluşturur. Yasak olmamalı, aileler bilinç-lendirilmeli.  Aileler izlesin ve yöntemi öğrenip çocuklara uygulasın.”
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Füsun Çuhadaroğlu da yasaklanmadansa, saatlerin kontrol edilmesi gerektiği kanısında. Çuhadaroğlu; “Birşeyler öğrenilebilir ama  anne babalar, üç yaş öncesi çocuklarını, yarım saatten fazla tele-vizyon karşısında oturtmamalı” diyor.
Digiturk’ün İçerik ve Alımlar Departmanı Sinyal Teslim Kanallar Yöneticisi Sibel Özorhon ise “Yasak sadece Fransa’da gerçekleşti. Digiturk’te iki bebek kanalı var. Bakış açımız bebeklerin gelişimini sağlamak. İsteğe göre şifreyle kısıtlama yapılabilir. Tüketici, kanalı bebeklerin gelişiminde istediği gibi kullanabilir” açıklamasını yaptı.
Oğlu Poyraz’a bebek kanallarını izleten Çetin ise, bilinçli kullanıldığı, bebekle oynayarak, kitap okuyarak da zaman geçirildiği sürece olumsuzluk olmayacağı görüşünde: “Bu ürünler bebeğin yaratıcılığına faydası var,  diye pazarlanıyor. Poyraz erken konuştu, işitme engelli teyzesiyle de rahat iletişim kurabiliyor. Çocuğu televizyon karşısına bırakıp, ne öğrenirse öğrensin demediğimiz için zararlı yönünü görmedik. Kitap okuyarak, kartlarla, oyunlarla desteklediğimiz için olumsuzluk olmadı.”

‘Anne’ demeden reklâmı öğreniyorlar 
Pediatrik konuşma ve dil uzmanı Birgül Çay’a göre, bebek kanalları dil gelişimine hiç bir şekilde fayda etmiyor: “Edindiğim tecrübe doğrultusunda, Baby TV gibi kanalların ve bebeklere yönelik DVD’lerin saatlerce izlenmesini ne dil gelişmine, ne de sosyal gelişimine faydası var.
Üç yaş altında bir çocuğun televizyon karşısında geçirdiği zaman günde yarım saati geçmemeli. Bu süre de gün içinde bölünmeli. Çocuklar, saatlerini bu kanallar karşısında put gibi kalarak geçiriyor, kendilerini soyutluyorlar. Reklamlarda da görüntüler gürültü, çocuklar ‘anne, baba’ diyemeden “Turkcell’le bağlan hayata” diyor!
Çocuklar sosyal iletişimden çok uzak, içe kapalı, elektroniğe bağlı gelişiyor. Dil gelişimini olumsuz etkiliyor. Yemek yemeyen çocuğu televizyon karşısına oturtuyorlar. Ailelere, televizyonu kapatın, önüne su koyun, suyla oyalansın diyorum.”
Arkadaşlar bu haber bende de ŞOK etkisi yaptı. İpek yemek yerken LuliTV izliyor, bir sürü hayvan gördü, hep onunla konuştum ve artık zebra, ördek, fil, tavşan filan diyebiliyor, bu hayvanları tanıyabiliyor. Televizyon olmasa bu hayvanları hareket halinde hiç göremeyecekti. Ne yapmalı acaba, kafam karıştı:(

12-18 Ay Beslenme

 

 

12-18 AYLIK DÖNEM
Kendi başına beslenmeye hazır olduğunun işaretleri
• Usta bir şekilde olmasa bile kaşık kullanabiliyorsa…
Ne vermeli-Yağlı süt
-Diğer süt ürünleri: yumuşak pastorize peynir, yağlı yoğurt ve inek-koyun peyniri-Ailenin yediği yemeklerden ezilmiş veya minik lokmalara bölünmüş şekilde 

-Demir emilimini arttıran gıdalar (pirinç, arpa, yulaf, buğday,karışık tahıl)

– Tam buğday ekmeği, makarna, pilav

-Yeni meyveler: kavun, kayısı, papaya, üzüm ve artık narenciye de verebilrsiniz. 

-Yeni sebzeler: brokoli, karnabahar (dallarıyla birlikte) 

-Protein: (yumurta, et, kılçıksız balık, tofu, fasulye, tavuk, hindi, ekmeğe az miktarda sürülmüş yerfıstığı ezmesi.

-Narenciye ve diğer meyvelerin suları

-Bal artık verebilirsiniz

Günde ne kadar
– Süt ürünleri günde 2-3 porsiyon (1 porsiyon yarım kase süt,  1/3 veya yarım kase yoğurt veya peynir
• 4 – 6 porsiyon tahıl ve diğer baklagiller (1 porsiyon ¼ – 1/3 kase tahıl, ¼ kase makarna veya pilav, ¼ – ½ dilim ekmek)
• ¼ – ½ kase meyve�
• ¼ – ½ kase sebze
• 2 porsiyon protein
 

 

babycenter.com’dan çeviri

Kavgacı Bebekler

Bebeğiniz bazen diğer çocukların canını mı yakıyor? Bu hiç şaşırtıcı değil, erken çocukluk döneminde çoğu çocuk böyle davranır. Bunu oyun arkadaşlarına acı çektirmek için yapmadığını bilmek rahatlatıcıdır. Arkadaşının saçını çeken bir çocuk bu davranışı, ya karşılığında çok ilginç bir tepki aldığından ya da başka bir çocuğu taklit ettiğinden yapıyordur. Başka bir çocuğu bağırtmak veya ağlatmak bu dönemde bebeğiniz için çok eğlencelidir. Bu davranışa en uygun tepki, yumuşak ama kesin bir şekilde acı verici davranışı durdurmak ve çocuğun dikkatini başka bir şeye yöneltmektir. Bebeğiniz sizi kışkırttığını farkederse bu davranışı daha sık tekrarlayacaktır.

Nasıl bir çocukluk?

   MİNİK ELLERDEN KURU KALPLERE…

            Urfa, üzüntüden dolan gözlerin isotun acısı bahanesiyle boşaldığı sıcak, uzak ve çıplak diyar… Acısıyla nam salmış bir şehirde yaşamak başlı başına bir zorluktu. Bir de bunun üstüne babamın çalışmak için neden buranın da en kötü okullarını seçtiğini, neden kimsenin civarından bile geçmek istemeyeceği mahallelerde öğretmenlik yapmak istediğini o zamanlar hiç anlamamıştım. Hele bir de öğretmenler gününde hediye diye gelen bir selpak mendil, birkaç yumurta ve bazen de giyilmiş bir çift çorap gibi garip hediyeleri gördüğümde babama sormadan edemiyordum: “ Baba, niye bunlarla uğraşıyorsun ki? Kıdemini kullanıp merkezdeki iyi okullardan birine geçsene”. Bu saçma soruyu her soruşumda babamın yemyeşil gözleri önce hüzünle dolar; ardından acı bir tebessüm yüzünü kaplardı.

          Mesleğinin 30. yılında, yine kuş uçmaz kervan geçmez, eski, yıkık bir okuldan emekli olduğu gün taa eskiden sorduğum o sorunun cevabımı aldım. Babam elinde büyük bir çantayla döndü geldi. İçinde eğri büğrü el yazısıyla yazılmış yüzlerce yaprak vardı. Öğrencilerin mektupları, ödevleri, çalışmaları, paragraflar, yazdıkları her şey bu çantadaydı. “Bir bak bakalım” dedi. Hacettepe İngilizce Öğretmenliğini bitirmiş, Yıldız Teknik Üniversitesinde yüksek lisans yapmış, İstanbul’un en iyi özel okulunda çalışan 25 yaşında genç bir öğretmen olarak mesleğimle ilgili neredeyse her şeyi bildiğimden o kadar emindim ki okuduklarımın hayatımı nasıl değiştirebileceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Okumaya başladım. Eşref’i, İbrahim’i, Haşim’i,Ayn-Zeliha’yı, Şekha’yı, Hanım’ı, Aliyegül’ü tanıdım. Ne yediklerini, nasıl yaşadıklarını, izledikleri filmleri, şahit oldukları olayları, bazen gördükleri rüyaları bazense hayallerini okudum sararmış sayfalarda. Bazen okuduğumdan tek kelime anlamadım, bazen karnım ağrıdı gülmekten, bazense sabaha kadar uyuyamadım ağlamaktan.

        Okul, bu demekti; öğretmenlik bu demekti. “Türkiye’nin nehirlerini yaz! En yüksek dağımızı, en soğuk ilimizi  yaz!” ödev değildi. “En çok korktuğun günü anlat, yaptığın iyilikleri anlat, en büyük derdini anlat…”  ödevdi. Çünkü hiçbir ansiklopedide yazmıyordu bunun cevabı. Ya da bir ablaya, abiye sorularak kolayca bulunamazdı bu bilgi. İçine bakmalıydı çocuk; hatıralarına, yaşamına ve düşünmeliydi: “Bunu nasıl sözcüklere dökebilirim?”.

Acaba nasıl döktüler sözcüklere yaşamlarını?

Her biri başka bir şekilde… Kimisi ödev tam sayfa yazılmalı diye aynı şeyleri farklı sırayla söyleyip durdu : “Ben et seviyorum. Et çok seviyorum. Ben etleri çok çok seviyorum. Ben et yemeği çok seviyorum. Et görsem her gün yerim. Ben iztiyorum, önüme çıksın, yiyeceğim ben et çok seviyorum.” Kimisi konuştuğu gibi yazdı: “…pirten biskilet göt kaldırtı yere tüstüm…” Kimisi de bayağı ayrıntıya girdi: “…Ben küçükken bana JAVA motosiklet çarptı… ”, “Sikorta hastanesine gittim romantis hastalığına düştüm”

 Daha nice öykü, başta acemice sonraları ustaca döküldü Urfalı çocukların minik ellerinden kağıda. Eşsiz yaşamlar, çocuk gözüyle, çocuk diliyle kazındı beynime. Her satırda tattığım başka bir duygu beni daha “insan” yaptı. Yüzlerce kâğıdı okumayı bitirdiğimde artık ben, eski ben değildim. Eğlenmiş, ağlamış, utanmış, sevinmiş, şaşırmış, acımış, umutlanmış, üzülmüş, gülmüş ve her şeyden önemlisi değişmiştim. Çok değişmiştim…

Urfa’nın kavruk çocukları neler yaptıklarının farkında hiç olmayacaklar belki ama gelin siz kendinize bir iyilik yapın, bu mucizenin farkına varın!

         Vesile YILMAZ        

İlk Kelimeler

Şimdiye kadar bebeklerimiz ilk kelimelerini çoktan söylediler ve biz dil gelişiminin en muhteşem dönemine şahitlik etmek üzereyiz.  Bu dönemde (14-15 ay) erken konuşmaya başlayan bazı çocukların dağarcığında 20’ye yakın kelime olabilir. Çocuğunuz bazen doğru yerde doğru kelimeyi kullanır; bazense herhangi tüylü bir hayvan gördüğünde “köpek” diyebilir.  Bunun için endişelenmeye gerek yok. Çünkü bu davranış bebeğinizin varlıkları gruplamaya başlamasının göstergesi. Bu durumda öğretici bir ses tonu ile (“O bir at, canım. Atlar köpeklerden daha büyük olurlar”) diye doğru kelimeyi söyleyin. Kısa süre sonra yeni kelimeyi öğrenecektir.

Gerçekten de İpek hem çoraba hem de ayakkabıya “papi” diyor. Demek ki kızım gruplama aşamasına girmiş:)

Zuzu Cafe & Restaurant

Bugün İpek, ben ve Kemal, Bağdat Caddesi’ndeki Zuzu Cafe ‘ye gittik. Web sitesinde anlatıldığı gibi olmamasından korkuyor, onca yolu gittiğimize değecek mi merak ediyordum. Sorumun cevabını arabamızı park ederken aldık. Son derece ilgili bir personel bizi karşıladı ve bahçeye buyur etti. Bahçenin öyle çok büyük olmayışı başlangıçta beni şaşırttı ama içeriye bakınca çocuklara ayrılan alanın büyüklüğünü görünce bu planlamaya hak verdim. İçeride oyuncak cenneti bir salon ve 2 abla vardı. Ablalar hemen İpek’i aldılar, İpek ağzı açık rengarenk odadan içeri girdi. Önce biraz çekindi ama sonra ablaların gösterdiği birbirinden farklı ve ilginç oyuncakların büyüsüne kapıldı, beni bile görmez oldu. Bu salon camlı olduğu için içeride kızımızın neler yaptığını görebiliyorduk. Biz menülerimizi alıp yemek seçmeye başladık. Yemekler de lüks bir restaurantı aratmayacak kadar kaliteli ve çeşitliydi. Biz önde masada başbaşa yemeklerimizi yerken İpek de arka bahçeye alınmış bisiklete biniyordu. Ablalar İpek’i hiç bırakmıyor, çok özenli davranıyorlardı. Yaklaşık 4-5 kere kontrole gittim hepsinde İpek’i çok mutlu gördüm. E biz de nefis yemeklerin ardından şımardık; tatlı, kahve ve gazete keyfi yapmaya başladık. Oranın sahipleriyle tanıştık, konuştuk, en kısa zamanda bir daha gelmek üzere oradan ayrıldık. Keşke bizim yakada olsaydı da oraya hep gidebilseydik. Anneler, çocuklar ve aileler için tek kelimeyle harika bir yer. Bebeğinize bakıyorlar, siz güzel zaman geçiriyorsunuz, yemeğin tadını alıyorsunuz, sohbet ediyorsunuz. Bir anne daha ne ister ki?

Zuzu tel: 0.216.361 32 52

Sevdiklerimiz

“Ağaç dalıyla gürler” derler bizim orada. Son yapılan araştırmalar da stresle başa çıkmanın en etkili yolunun insanın sevdikleriyle vakit geçirmesi olduğunu söylüyor. İstanbul’a ilk geldiğimde (evlenip gelmiştim) hiç çevrem yoktu ve başlarda bu duruma çok üzülmüştüm. Daha sonraları okuldan öğretmen arkadaşlarım, eşimin arkadaşlarının eşleri, katıldığım seminerlerden, kurslardan arkadaşlar, komşular derken bir de baktım hiç de yalnız değilmişim.  Burada sevdiklerimizi, dostlarımızı,akrabalarımızı size tanıtacağız. Allah onların eksikliklerini vermesin, beraber nice güzellikleri paylaşmayı nasip etsin.

Ayrılma Korkusu “Separation Anxiety”

İpek bu günlerde beni hep yanında istiyor. Ben başka odaya gider gitmez ağlıyor, her yere peşimden geliyor. Bunun sebebi ayrılık korkusu yaşamaya başlamasıymış. İşte bilgiler:

 6. ay gibi bebeğimiz, bizim ve kendisinin farklı insanlar olduğunu dolayısyla ondan ayrılabileceğimizi anlamaya başlar. Biraz daha büyüyüp dünyayı keşfetmeye başladığındaysa attığı her adımda bizim desteğimizi arar ve bizi yanında göremeyince onu terk ettiğimizi sanar. Bazı çocuklar bu dönemi kolaylıkla atlatırken bazıları çok sorun yaşar. Genellikle 18 ay ile 2 buçuk yaş arasında gözlenen bu sorunlu dönemi kolay atlatmak için bazı ipuçları var.

1- Bebeğinizden ayrılırken baybay diyerek vedalaşın, evden bir anda gizlice çıkınca bebeğiniz sizin her an hiçbir işaret vermeden kaybolabileceğinizden korkar ve sizi hiç gözünden kesmek istemez.

2- Siz gidince neler olacağını, bebeğinizin kiminle, neler yapacağını anlatın. Anlamıyor gibi görünse bile planlanmış şeyler onu rahatlatır.

3- İyi tarafından bakın, endişenizi ve sıkıntınızı çocuğunuza yansıtmayın. Ayrılırken komik tekerlemeler söyleyin ve size bir cevap vermesini sağlayın. Mesela: “-Portakal…” “-Orda kal” 🙂

4- Ona size ait bir şeyler bırakın. Ama bu bazen ters tepebilir, bakıcınıza sorun.

5- “Neler hissediyorsun?” oynayın. Gitmemi istemiyorsun ve beni ÖZLÜYORSUN. ben gidince ben de seni ÖZLÜYORUM. vs diyerek çocuğun korkularını ifade etmesini sağlayın.

6- Ayrılırken çocuğuınuza biraz zaman tanıyın. Bakıcıyı biraz daha erkenden çağırın.

7- Bebeğiniz siz gidince eğlenceli birşeyler yapsın. Parka çıksın, gezsin, dışarı beraber de çıkabilir, orada ayrılabilirsiniz.

8- Çocuğunuzun bu durumla mücadele etmeyi öğrenmesini sağlayın. Herşey yolundaysa bırakın biraz ağlasın, kendinizi suçlu hissetmeyin, bebeğiniz bazen mutsuz olacağı anların var olduğunu bilmeli.