Tag Archive for eğitim

OKUL, EĞİTİM ve YARATICILIK

www.ted.com ! Sloganı, “Ideas Worth Spreading”. İnternetin yüz akı. Konunun uzmanları tarafından anlatılan, öğretilen, ufkunuzu açan yüzlerce konuşma. En büyük dileğim, gerekli bilgileri öğrenme fırsatlarını yakalayabilmek ve bir gün TED toplantılarından birinde alanımla ilgili bir konuda konuşmacı olabilecek yetkinliğe erişmek. Ken Robinson ilk konuşmasında çok etkileyici ve tam onikiden vuran bir anlatım ile okullardaki eğitimin yaratıcılığı nasıl ve neden öldürdüğüne değiniyor. İkinci konuşmasında ise eğitim sistemimizi köklü bir şekilde değiştirmenin gerekliliğinden bahsediyor.

Eğer bir veli, bir eğitimci veya hayatınızda bir kere bile olsa aldığınız eğitimi sorgulamış biriyseniz bu konuşma size çok şey anlatacaktır. Ayrıca kızımın gittiği okulun tüm felsefesinin ve kuruluş ilkesinin temelini oluşturan bu fikirler beni bir kez daha doğru seçim yaptığım için rahatlattı, gururlandırdı. Çağ değişiyor, insanlar, dünya ve hayat değişiyor. Okullar sadece slogan değiştirerek iyi eğitim veremezler. PYP, IBO, CEF, Çoklu Zeka Kuramı, Proje Tabanlı Eğitim vs. gibi popüler kavramları kullanmak, kaliteli bir eğitim için dışarıdan bakıldığında çok çekici görünse de içeriden biri olarak söyleyebilirim ki çoğu zaman yeterli değil. Tecrübeli ve yaşlı öğretmenlerin bildiği çok şey var ama vazgeçmekte zorlandıkları şeyler de çok.  Pilot devlet okullarında çoğunlukla teknoloji değişiyor ancak uygulayıcılar hala aynı bakış açısıyla devam ediyorlar. Bazı özel okullar iyice ölçüp biçmeden biraz ondan biraz bundan alıp programa serpiştiriyor; her şey iyice arap saçına dönüyor. Eğitime ve insana olan bakış açısı, verilen tüm kararları etkiliyor.

Okulun temelde bir felsefesi olmalı, sağlam ve kararlı bir bakışı olmalı, en önemlisi bir vizyonu olmalı. Bu vizyon ışığında cevaplanabilecek “Nasıl bir insan?” sorusu okulun, öğrencileri için en uygun öğretmeni, sistemi, yaklaşımı, eğitim programını ve araç- gereci seçmesine yardımcı olacaktır.  Hantallık, bir eğitim kurumunun ve dolayısıyla bir neslin en büyük düşmanı. Devlet okullarından bu değişime çabuk ayak uydurmalarını beklemek pek gerçekçi ve adil değil ama özel okullar bunu bir nebze daha kolay yapabilir. Ken Robinson’a kulak verin. İster tek ve yalnız olun; isterseniz yüzlerce öğretmene sözü geçen bir yönetici olun, geleceği düşünün, yapmanız gereken değişiklikleri yapın ve bunun takipçisi olun. Bir anne-babanın evladı için düşündüğü “en iyi” lerle dolu bir okul asla olmamıştır ve olamaz. Bu bir ütopyadır. Ancak eğitimci gözüyle şekillenmiş, geleceği düşünerek oluşturulmuş, tutsağı olduğumuz önyargılardan ve basmakalıp sistemlerden kurtulma cesaretini göstermiş nadir okullar var etrafımızda. Okul seçimi hayatidir. Yazık etmesinler çocuğunuza. Lütfen iyi araştırın, okuyun, dinleyin,izleyin.   

www.ted.com Sitenin misyonunu yerine getirelim, let’s spread these ideas:)

Nasıl bir çocukluk?

   MİNİK ELLERDEN KURU KALPLERE…

            Urfa, üzüntüden dolan gözlerin isotun acısı bahanesiyle boşaldığı sıcak, uzak ve çıplak diyar… Acısıyla nam salmış bir şehirde yaşamak başlı başına bir zorluktu. Bir de bunun üstüne babamın çalışmak için neden buranın da en kötü okullarını seçtiğini, neden kimsenin civarından bile geçmek istemeyeceği mahallelerde öğretmenlik yapmak istediğini o zamanlar hiç anlamamıştım. Hele bir de öğretmenler gününde hediye diye gelen bir selpak mendil, birkaç yumurta ve bazen de giyilmiş bir çift çorap gibi garip hediyeleri gördüğümde babama sormadan edemiyordum: “ Baba, niye bunlarla uğraşıyorsun ki? Kıdemini kullanıp merkezdeki iyi okullardan birine geçsene”. Bu saçma soruyu her soruşumda babamın yemyeşil gözleri önce hüzünle dolar; ardından acı bir tebessüm yüzünü kaplardı.

          Mesleğinin 30. yılında, yine kuş uçmaz kervan geçmez, eski, yıkık bir okuldan emekli olduğu gün taa eskiden sorduğum o sorunun cevabımı aldım. Babam elinde büyük bir çantayla döndü geldi. İçinde eğri büğrü el yazısıyla yazılmış yüzlerce yaprak vardı. Öğrencilerin mektupları, ödevleri, çalışmaları, paragraflar, yazdıkları her şey bu çantadaydı. “Bir bak bakalım” dedi. Hacettepe İngilizce Öğretmenliğini bitirmiş, Yıldız Teknik Üniversitesinde yüksek lisans yapmış, İstanbul’un en iyi özel okulunda çalışan 25 yaşında genç bir öğretmen olarak mesleğimle ilgili neredeyse her şeyi bildiğimden o kadar emindim ki okuduklarımın hayatımı nasıl değiştirebileceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Okumaya başladım. Eşref’i, İbrahim’i, Haşim’i,Ayn-Zeliha’yı, Şekha’yı, Hanım’ı, Aliyegül’ü tanıdım. Ne yediklerini, nasıl yaşadıklarını, izledikleri filmleri, şahit oldukları olayları, bazen gördükleri rüyaları bazense hayallerini okudum sararmış sayfalarda. Bazen okuduğumdan tek kelime anlamadım, bazen karnım ağrıdı gülmekten, bazense sabaha kadar uyuyamadım ağlamaktan.

        Okul, bu demekti; öğretmenlik bu demekti. “Türkiye’nin nehirlerini yaz! En yüksek dağımızı, en soğuk ilimizi  yaz!” ödev değildi. “En çok korktuğun günü anlat, yaptığın iyilikleri anlat, en büyük derdini anlat…”  ödevdi. Çünkü hiçbir ansiklopedide yazmıyordu bunun cevabı. Ya da bir ablaya, abiye sorularak kolayca bulunamazdı bu bilgi. İçine bakmalıydı çocuk; hatıralarına, yaşamına ve düşünmeliydi: “Bunu nasıl sözcüklere dökebilirim?”.

Acaba nasıl döktüler sözcüklere yaşamlarını?

Her biri başka bir şekilde… Kimisi ödev tam sayfa yazılmalı diye aynı şeyleri farklı sırayla söyleyip durdu : “Ben et seviyorum. Et çok seviyorum. Ben etleri çok çok seviyorum. Ben et yemeği çok seviyorum. Et görsem her gün yerim. Ben iztiyorum, önüme çıksın, yiyeceğim ben et çok seviyorum.” Kimisi konuştuğu gibi yazdı: “…pirten biskilet göt kaldırtı yere tüstüm…” Kimisi de bayağı ayrıntıya girdi: “…Ben küçükken bana JAVA motosiklet çarptı… ”, “Sikorta hastanesine gittim romantis hastalığına düştüm”

 Daha nice öykü, başta acemice sonraları ustaca döküldü Urfalı çocukların minik ellerinden kağıda. Eşsiz yaşamlar, çocuk gözüyle, çocuk diliyle kazındı beynime. Her satırda tattığım başka bir duygu beni daha “insan” yaptı. Yüzlerce kâğıdı okumayı bitirdiğimde artık ben, eski ben değildim. Eğlenmiş, ağlamış, utanmış, sevinmiş, şaşırmış, acımış, umutlanmış, üzülmüş, gülmüş ve her şeyden önemlisi değişmiştim. Çok değişmiştim…

Urfa’nın kavruk çocukları neler yaptıklarının farkında hiç olmayacaklar belki ama gelin siz kendinize bir iyilik yapın, bu mucizenin farkına varın!

         Vesile YILMAZ