Tag Archive for gezi

KIYIKÖY :)

Cumartesi günü çıktık yola. Kilyos’a gidelim, çocuklar biraz yüzsün, tuzlu su isliklerini pişirsin dedik. Sonra Maslak civarında öyle bir esti kafamıza “Haydi Kıyıköy’e gidelim, oraları da bir görelim dedik.”  İstanbul’dan 165 km. uzakta güzel bir köymüş. Zaten çocukları uyku basmıştı, çevirdik yüzümüzü Kıyıköy’e. Yolun büyük kısmı rahattı. Çerkezköy’ü filan geçince yeşillikler içinden ince, kıvrılan yollarla biraz daha ilerledik. Yol üstünde Bahçeköy’de taze peynir, manda yoğurdu vs. satılan yerlerden sonra Kıyıköy’e ulaştık. Önce köyün merkezindeki çay bahçesinin yanındaki pansiyonun altındaki restorana gittik, pansiyonda yer yokmuş ama biz yemek yerken gelen birisi, “İsterseniz gelin bir bakın, bizim bir odamız var.” dedi. Önümüze düşen beyefendinin evine gittik, çok tatlı bir eşi vardı, çok beğendik evlerini ve odamızı, anlaştık. Sonra Kıyıköy’ü gezmeye çıktık. Bizden sonra gelenler hep kalacak yer soruyorlardı,  havalar o kadar sıcaktı ki herkes İstanbul’dan kaçıp buraya gelmişti sanki. Çocuklarımız olduğu için, “Liman tarafındaki plaja gidin.” dediler bize, orada çok dalgalı olmayan bir yer varmış. Dalgaların ne kadar fena olduğunu plaja inince anladık. Gerçekten de çocuklar için korunaklı bir alan vardı ama o kadar kirliydi di hiç yaklaşmak bile istemedik. Şiddetli rüzgar ve adamı sersemleten dalgalara rağmen eğlendik. Kızlar babalarıyla kıyıda dalgalarla oynaştılar, kumdan kale yaptılar, bir tatil havası yaşadık. Akşama oradaki marketten hazır yemekler alıp odamızda pişirdik. Oda diyorum ama aslında tek gözlü bir ev. Mutfak, banyo, tuvaleti var, ayrıca iğneden ipliğe her türlü eşya da mevcut. Sonra mahallede düğün varmış. Roman havası eşliğinde bir yürüyüş yaptık, bahçelere, evlere baktık. İnsanda çok güzel duygular oluşturan bir yer Kıyıköy. Kendinizi turistik bir yere misafir olarak gitmiş, tedirgin ve tedbirli değil de, bir parçası olduğunuz, huzurlu rahat bir ortamda sanki zaten hep orada yaşıyormuşcasına mutlu hissediyorsunuz. Bu yönüyle Kıyıköy’ü çok sevdim. Akşam çocuklar uyuduktan sonra Kemal’le biralarımızı alıp serin bahçeye çıktık. Eşimle böyle başbaşa, kalbimizde huzur, keyif ve sevgi ile bir Kıyıköy gecesinde konuşurken aklıma bir şiir geldi:

Sadakati seyrettim gözlerinde
Yıllarca sabrı tahammülü.
Bulut oldun yağmur yağdırdın
Karanlık günlerimde.

On iki sene dile kolay
Bak, ikimizin de ağardı saçlarımız.
Aldırma oynaşıyor ya sokakta
İki erkek kedi gibi çocuklarımız.

Bizim de kızlarımız içeride uyuyordu. Güneşten yanmış yanakları al al, yüzlerinde denizde dalgalarla oynamanın tatlı yorgunluğu, derin bir uykuda kimbilir hangi rüyalardaydılar. 

İkinci günümüz çok keyifliydi. Sabah kızlar ve babaları harika lezzeti olan Kıyıköy domatesleri, peynir, karpuz, yumurta ve ekmek alıp geldiler. Güzel bir kahvaltıdan sonra bu sefer önce Aya Nikola Manastırına gittik. Kayalara oyulmuş bu kilisenin duvarlarına dokundum, gözlerimi kapatım, ellerimdeki serinlik, burnuma ulaşan hafif bir küf kokusu, beni alıp götürdü ve bilmemkaç yüzyıl önce yapılan ayinlerin sesini duydum kalbimde. İpoş ve Defne’nin birbirlerini kovalarken attıkları keyifli çığlıkların yankısıya açtım gözlerimi. Kiliseden çıktık, arabaya doğru giderken minik bir yılan gördük yolda. Parlak siyah renkteydi başında da yine parlak sarı bir desen vardı. Oranın darbukalı, Romen “Pekçisi” çok hoş bir ağızla “A be gece karanlık demeden biz de şuracıkta uyuyoruz. Allahtan bu güne kadar bir şey olmadı.” dedi. Sonra Belediye plajına gittik. Çok kalabalıktı ama deniz harikaydı. Öyle yüzdük, dalgalar arasında oynadık, öyle eğlendik ki saatler nasıl geçti bilmiyorum. Sonrasında içimizde çok güzel geçmiş bir hafta sonunun keyfi, tenimizde Karadeniz’in tuzlu kavrulmuşluğu, koyulduk yola. Çok fena bir dönüş trafiği olsa da bu kısa kaçamak bize öylesine yaramıştı ki hiç keyfimiz kaçmadı. En kısa zamanda görüşmek üzere hoşçakal Kıyıköy, merhaba İstanbul 🙂

Polonezköy Country Club

Pazar günü güneşin tadını çıkarmak için Hidiv Kasrı’na gitmeye niyetlendik ama arabamızı park edecek bir yer bulamayınca rotayı Polonezköy’e çevirdik. İyi ki de öyle yapmışız.  Polonezköy’ün o kalabalık meydanında sıkış tıkış oturmak veya hemen girişte ilk gördüğümüz mekana dalıp mangal dumanında boğulmak yerine, daha önceden hakkında tavsiyeler okuduğum ve uygun bir zamanda gitmeyi planladığım Country Club’ı aradı gözlerimiz. Önce sol sonra sağ yaptık. Canım eşim o dar yollarda sabırla onlarca arabaya yol verdi, durmadan manevralar yaptı ve derken Polonezköy Country Club’a yetirdi bizi. Kocaman bir alan, her tarafı saran yemyeşil çimenlerin üzerinde beyaz papatyalar, sarı çiçekler… Ortada büyük bir havuz içinde envai çeşit ördek, kuğu, kaz… Çocuk parkının, kum havuzunun yanında gezinen bir sıpa, çocuklar için arabalı oyun alanı, kaydırak, tırmanma duvarı, satranç alanı, bebek bakım odası, ortada gezen horozlar, tavuklar, kısacası başta çocuk olmak üzere anne-baba için de tam bir ‘Harikalar Diyarı’. En güzel yanı, yemek için farklı bölümler ayırmış olmaları. Dumanaltı olan kısım ayrı, kahvaltı edilen kısım ayrı, büyüklerin ve çocukların çim sahaları ayrı, hiç sıkılmadan bunalmadan gezdik, dolaştık, eğlendik, dinlendik, karnımızı doyurduk. Orası aynı zamanda mini bir hayvanat bahçesi. Albino piton, kanguru, geyikler, tavuskuşu, deve, devekuşu, sülün, lama, tavşan, inek, kuzu, koyun, keçi ve şimdi hatırlayamadığım daha bir çok hayvanı çocuğunuz çok yakından görüyor. Bazı zararsız hayvanlar ortada dolaşıyor ve onlara dokunabiliyorsunuz. İpek ve anneannesi göletin yamacında kuzuları kovaladılar, Kemal ve ben oturup keyifle onları izledik. Orada öyle güzel bir Pazar geçirdik ki buraya ne yazsam anlatmak için yetersiz kalacak. En kısa zamanda kalabalık bir arkadaş grubuyla oraya yine gitmeyi planlıyoruz. En iyisi siz de bir gidin, görün. Fotoğraf makinası ve kameranızı unutmayın. Yiyecek içecekle girilmiyor. Yetişkin giriş ücreti 10 tl. 2 yaşından büyük çocuklar için de birşeyler alıyorlardı. Sonra da orada yiyip içtiklerinizi ödüyorsunuz. Menü geniş, seçenek bol. Daha da ne anlatayım? Hadi iyi hafta sonları:)

Mısır Çarşısı-Alışveriş

Hamdi’den çıktıktan sonra Mısır Çarşısı’na yöneldik. Yolda büyük bir oyuncakçı vardı. Vaktiniz olduğunda böyle yerleri iyice bir araştırın derim. Joker, Toyz Shop’da filan bulamayacağınız kadar çeşit, çok uygun fiyatlara burada. Markalı oyuncaklar da var, markasız oyuncaklar da var. Taa benim çocukluğumda oynadığım küplü yap-bozu da gördüm, son teknoloji lazımlığı da.  İpek’e tahtadan yapılmış, çok değişik oyuncaklar aldım. Üzerinde hayvan resimleri olan küpler, yap bozlar, tekerlekli bir eşek… Bir de babasının isteğiyle değişik, renkli, teknolojik bir ksilofon aldık İpek’e. Ha bir de yavaş yavaş zamanı geliyor diye keçeli kalemler ve pastel boya… Üzerinde “non-toxic” yazıyordu ama yine de dikkatli olmak lazım. Bu arada, bu tahta oyuncaklar Çin malı ama arkasında CE etiketi olunca AB ülkelerinde satılabiliyormuş, yani belli standartlara göre üretilmiş olduklarından alırken tereddüt etmedim. Aradığımız bisikleti belki buluruz umuduyla İrem Bebe’ye yöneldik. Yaşasın, yolumuz Mısır Çarşısı’ndan geçiyordu!:)

Mısır Çarşısı uzun zamandır almak istediklerimi bulabileceğim en güzel yerdi. Tabi ben de bu fırsatı kaçırmadım. Kemal, çarşıda bir anda gözümün parladığını söyledi 🙂 İşte aldıklarım: 

-Turkish safran diye sattıkları bir ot var (kg. 80 YTL). Bizim orada her baharda dedem bu otu toplar, azar azar kızlarına, torunlarına dağıtırdı. Sağda gördüğünüz sarı-kırmızı olan, işte o! Gerçek safran değil, çünkü gerçek safran tamamen kırmızı ve farklı bir çiçekten elde ediliyor ve tabi ki çok pahalı. Bu muadili:) Bu otu Zerde yaparken kullanabilirsiniz. Yemeklere verdiği sapsarı renk, doğal bir gıda boyası. Beyaz çorbaların üzerine gezdirdiğim yağ, nanenin içerisine bir tutam da bu ottan koyuyorum, harika oluyor! Ayrıca pirinci kavururken biraz da bu ottan kullanırsanız pilavınızın çok tatlı sarımtırak bir rengi olur, hele de 10-15 Antep fıstığı da eklerseniz buna, muhteşem bir davet pilavı yapmış olursunuz.

– Pilavın üzerine de kakuleli kahve ikram ederseniz, misafirleriniz bu daveti asla unutamaz:) Yukarıda soldaki kakule. Unlu mamullerde, ekmek yapma makinasında yaptığınız ekmeklerde, yemeklerde baharat olarak ve tabi ki kahve olarak kullanabileceğiniz bu baharatın benim için bir de ruhsal terapi yapan yönü var. Kurumuş kabukları sallayınca içindeki tohumların çıkardığı ses ve koku beni küçüklüğüme götürüyor. Kendimi dedemin kakule kokan küçük odasının önündeki yer yatağında, ninemin sakız gibi çarşaflarının serinliğine bırakmışken, “Acaba hangi yıldız benimkiydi” diye düşünürken görüyorum. Gel de bu anı unut! Uyumadan önce ninemin ellerimize yaktığı kınanın kokusu bile hala burnumda… Neyse, Bu kakuleleri azıcık ezin,  sonra çok az kavurun, sonra tohumlarını (kimileri yapraklarını da çekiyor)  makinada iyice çekin, ve kavanozdaki türk kahvesinin içine katın. Bekledikçe kahve ile kakule kokusu birbirine karışacaktır. İlk defa yapıyorsanız, çok az kakule kullanın, beğenirseniz kakule miktarını arttırabilirsiniz.  Sonra ver elini saklı kalmış anılar:) İpek için de büyüdüğünde onu çocukluğuna götürecek bazı belirgin kokular ve rutinler olsun istiyorum. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Belki henüz erken ama bunu ileride mutlaka yapacağım.

– Bir de (elma, limon, gül, portakal, böğürtlen vs. parçacıklarından oluşan) karışık çay aldım. İçindeki her parçayı görebiliyorsunuz ve muhteşem bir tadı ve kokusu var. Denemek için az almıştım ama artık müdavimi olacağım bir tat yakaladım, kolay kolay peşini bırakmam, her gün içerim. Hem sağlıklı, hem lezzetli. Sonra Ünal turşucusundan turşu ve çarşı içinden Trabzon tereyağı aldık. İkisi de nefis!

Sonunda İrem Bebe’ye gittik, Chicco’nun Caddy baston pusetini aldık. Hem küçük hem pratik. Bebekler biraz büyüyünce eski, konforlu ama hantal bebek arabalarını değiştirmek ihtiyacı doğuyor. Kullanımını merak ediyorum, inşallah iyi bir şey yapmışızdır ve farkedilir kolaylık yaşarız; yoksa evde bunları koyacak yer kalmadı.

Kısacası Eminönü büyüleyici bir yer. Tenha zamanlarını bulabilir de giderseniz, hem güzel şeyler alır hem de mistik atmosferin tadını çıkarırsınız. Eminim bebişiniz de rengarenk Mısır Çarşısı’na bayılacak, hele de eline ordaki tezgahlardan alınan taze bir parça cezerye verirseniz… Ama bu geziye mutlaka babaları da götürmek gerek, aksi takdirde eve, hevesle aldığınız çayı demleyemeyecek kadar yorgun ve tükenmiş bir halde dönebilirsiniz.

Sevgiler

Vesile

Eminönü’den Ramazan İzlenimleri

Bugün (13 Eylül Cumartesi) neye niyet neye kısmet günlerimizden biriydi. Evden çıkarkenki niyetimiz İpek için aradığımız Winnie The Pooh bisikletini Haşim İşcan Geçidi’ndeki bisikletçilerden almak, hazır oralara gitmişken de Aksaray’ın meşhur Urfalı kebapçılarında kebap yemekti. 

 Önce Haşim İşcan Geçidi’ne ilişkin bir kaç not: Uslanmadık, yaklaşık 3 keredir birşeyler almak için oraya gidiyoruz ama genellikle elimiz boş dönüyoruz. Sadece bir kere Chicco Poly mama sandalyesini oradan aldık. O da İrem Bebe’deki adamların tavrını beğenmediğimizdendi. Haşim İşcan’da bütün dükkanlar sözleşmiş gibi aynı şeyleri satıyor, fiyatlar da bütün dükkanlarda aynı, taş çatlasa 5, hadi süpper pazarlıkçısınız diyelim, 10 YTL indiriyorlar, o da nakit. Kredi kartında hiç birşey olmuyor (abla)!. Sakın yolun karşısını merak edip üst geçitten geçme zahmetine katlanmayın, orada da görecekleriniz aynı kaba esnaf, sorduğunuz sorulara uyduruktan cevap veren tipler.  Genellikle 10-17 yaş bisikletleri için seçenek bol. Daha küçükler için ise Pilsan bisikletler, şu tenteli, saplı bisiklete benzer bebek arabaları, normal bebek arabaları, bazı markaların egzersiz halıları, aktivite masaları filan var. Ama bunların çoğu zaten büyük bebek mağazalarında yaklaşık aynı fiyata bulunuyorlar.  Bence bebekliler için o alt geçidin egzoz dolu havasını solumaya ve miniklerimize solutmaya değmez. Sanırım bir daha gitmeyeceğiz oraya.

Haşim İşcan’dan çıkıp Aksaray’a yöneldik ama yolları karıştırıp Fatih, Akşemsettin’e gitmiş bulunduk. Sonra baktım orada bir bal dükkanı. Sadece bal satılıyor. İpek için iyi bir bal alacaktık zaten, Hayat Bal dükkanına girdik. Satıcı işinin ehli bir kişiydi, hangi balın ne işe yaradığını, nereden gelen balın tadının nasıl olacağını, vs. güzelce anlattı ve kendi ürünleri olan Bitlis’ten gelen çok özel, süper, olağanüstü bir bal tavsiye etti. Bu arada balı kaynar suyun veya sütün içine atarsanız bütün özelliğini ve vitaminini kaybediyormuş. İçeceği biraz ılıtıp öyle atmak gerekiyormuş. Sonra kahvaltı için yine Bitlis’in Mutki balını (petekli) tavsiye etti. Bütün Almanlar bunu alıyormuş.  (E alsınlar, onlar bal uzmanı mı?) Ayrıca bir de başka bir çeşit bal daha önerdi İpek için, benim kafam karışmıştı, onu hatırlamıyorum. Neyse bu üçünü aldık, nedense adama çok inanasım geldi. Günde 1 tatlı kaşığı ver bak çocuğuna çok faydalı olacak, filan dedi. İnşallah bakalım, dişe dokunur bir değişiklik gözüme çarparsa size haber veriririm. Bilgi: Süpper bal kg. 50 YTL, Mutki Kg: 25 YTL, Diğer bal kg: 30 YTL.

Aksaray’a gidemeyince şeytan kör etti, Eminönü’deki Hamdi Restaurant’a gidelim dedik. Park yeri açısından oraya girebilmek zaten bir ölüm. Teras kata çıktık, oturduk. Bize bakan orta yaşlı, asık suratlı, kel garsonun suratından Ramazan ayında bir restoranda çalışmanın ne kadar korkunç bir şey olduğu okunuyordu sanki. Garson her zaman mı öyle yoksa o gün bize mi denk geldi bilmiyorum ama kendimizi lüks bir restorandan çok bir aşevinde hissettik. Gelen tatsız tuzsuz gavurdağı salatasının kenarındaki kıl da bu hislerimizi pekiştirdi. Biz uyarınca, garson hiç bir mahcubiyet göstermeden tabağı alıp değiştirme zahmetinde bulundu. Ardından istediğimiz kuzu şiş ve haşhaş kebabı da menüde göründüğünden çok farklı ve yavan bir şekilde servis edildi.  Kaskatı gelen lavaş, kurumuş bulgur pilavı derken yemek konusunda buranın hiç de öyle bir zamanlar anlatıldığı gibi lezzetli olmadığını üzülerek gördük. Belki de Ramazan ayında oruç olmayanlara verilen bir çeşit cezaydı bu: kötü servis ve yemeklere sağlam bir hesap ödemek. Ayrıca biz orada yemek yerken bütün garsonlar bir şu masayı çekiyor, bir bu masayı çekiyor, örtüler seriliyor, sandalyeler yerleştiriyor, sanki taşınan bir evde yemek yedik. Tamam iftar hazırlığı var ama neden bunu sabahtan yapmıyorsunuz? dedik kendi kendimize. Neyse, hiç mi güzel bir şey yoktu? Olmaz mı? İpek’im kuru tahtadan mama sandalyesinde çok uslu durdu, huysuzluk etmedi ve İstanbul, güzel İstanbul, ayaklarımızın altında bize tüm güzelliğini sundu. Yukarıdaki resmi Hamdi’den çektim. Bu güzelliğe bakınca insana herşeyi yediririz demişler herhalde, haksız da değiller 🙂

Oradan çıkıp Mısır Çarşısı’na gittik. Ayrıntılar, diğer mesajda.

Botanik Bahçesi

Bugün (6 Eylül, Cumartesi) Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’ne gittik.  Anadolu tarafından girince TEM otoyolu üzerinde, Anadolu otoyol kavşağından çıkınca (Çamlıca ayrımı) hemen orada, öyle devasa bir yer değil ama insan otopark ücreti bile alınmamasına rağmen öyle güzel bir alanın tamamen gönüllüce oluşturulduğunu görünce çok duygulanıyor. Her taraf yeşillik, ağaçlar öyle çok büyük değil ama yine de gölgelerinde soluklanabilir, çardaklarda kuş seslerinin ve serin rüzgarın keyfini çıkarabilirsiniz. Rengarenk çiçekler, bitkiler, ördekler, kazlar, şırıl şırıl akan havuzlar ve görmeye pek alışkın olmadığımız bir tabela: “Lütfen çimlere basınız!”

İpek orayı çok sevdi, hele kümesteki hindilere bayıldı. Tavuskuşları da muhteşemdi. Nilüferlerle dolu bir havuz vardı, içinde kurbağalar filan. Çok huzurlu, güzel zaman geçirdik. Ayakkabılarımızı çıkartıp çimenlerin üzerindeki banklara bazen de doğrudan çimenlere oturduk, kitap okuyup kafa dinlemek için harika bir yer. Ama bir cafe ya da büfe filan yok. Piknik masaları var. Ateş yakmak yasak. Dolayısıyla güzel bir piknik çantası hazırlayıp (sularınızı unutmadan) gelirseniz burada daha uzun zaman geçirebilirsiniz. Ortamdaki bitkilerin ve hayvanların uyumuna ve özenli çalışmalara bakınca insan piknik yapmaktan çekiniyor ama temiz bıraktıktan sonra sorun yok. 

Çok güneşli günlerde şapka veya şemsiyenizi unutmayın. Çok değişik bölümleri var. İnsanın doğa sevgisi ve bilinci kat kat artıyor. Ayrıntılı bilgiyi sitesinden alabilirsiniz. http://www.ngbb.gen.tr/ Gidin, bebeğiniz, çocuğunuz görsün:)