Tag Archive for göçmenlik

Kaçış !

Kaçış !

Malum, insan toleransının bir sınırı vardır. Kendi kendimizi durmadan sorgularız; şu olsa ne yapardım, bu olsa ne düşünürdüm diye. Bazen de okuduğumuz veya gördüğümüz olayların etkisinde ister istemez deriz ki; Aha ! işte bu bana yapılsa dayanamam patlarım. Patlarım ?

Kimisi patlar, sonucu başkasından çıkar, kimisi patlar kendini yorar. 

Bugünlerde nedendir bilmem ama birbiri benzeri olaylar hep üst üste geliyor gibi oluyor bende. Bilmem siz hiç yaşadınız mı benzer tecrübeyi. Facebook paylaşımlarında (herhalde Türkiye’de bugünlerde yaşanan olaylar nedeniyle) paylaşımlarda “yok artık, bu da olursa kaçar giderim” benzeri cümleler görüyorum/ okuyorum. Üniversite hayatı yaşamış herkeste benzer bir hissiyat vardır ya; “şu sınavı bir geçeyim, gerisi kolay”, “Bir üniversiteye kapağı atayım, artık yırttık !”. Ama üniversite bitene kadar o kadar yoldan ve yeni tecrübelerden geçersin ki, sınav sadece giriş kapısı imiş. Zaten insan oradaki ikinci yıldan sonra başlar yeni çıkış/kaçış kapıları aramaya ; “şu okul bir bitse !…”, “Okul bitince artık tüm kapılar açılacak, (çok iddialı olanlar – veya şişkin egosu olanlar) Sabancı’nın kendi gelmezse orada çalışmaya başlamam!” 🙂 Akranlarım şimdi bunları hatırladıkça içten içe gülüyorlardır. Halbuki yıllar geçtikten sonra sınav/vize/final vs. derken akıp geçen yıllarmış en güzel olanları. 

Geçmişe bakarken bunları görüyoruz ama nedense bu şablonu içinde bulunduğumuz hayata uyarlamak aklımızdan bile geçmiyor. (En azından ders alamayan benim aklımdan geçmiyor) Galiba en başarılı olabildiğim alan, kendimi mutsuz etmek 🙂 

Neyse, Türkiye’deki olaylardan bahsediyorduk! Hep gördüğüm “kaçar giderim bu memleketten” derken “kaçıp gitmiş” birisi olarak” görüyorum ki, aslında açtığımız yeni kapı bize o kadar yeni yük getirmiş ki erkenden söylense bile kabul etmemişiz ya da bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmış veya hiç kulağımıza girmemiş bile. Dedim ya, belki de ders almayı bilmeyen (ben), ne denli zorlu bir yolsa girdiğimi düşünmeden atlamışım. 

O kadar yıldan sonra görüyorsun ki, aslında aradığımız kaçış/çıkış kapısından daha ziyade, içindeki hayatı yaşamaktan, yaşarken (zorluklar dahil) keyif almaktan geçiyor. En azından bulunduğum bu noktada bu farkındalığı yaşamaktan mutluluk duyuyorum ve kendime (ve belki size de) bir hatırlatma yapar diye paylaşmak istedim. 

Kemal

Pazar

Sabah Perth`ten David ve esi Francis geldiler. David Ingiliz asilliymis ve esi de Yeni Zelanda`dan buraya gelmis. Turk kahvesi icip sohbet ettik. David kitap cilteleme isi yapiyor ve bu alanda oduller almis. Francis de emekli ve bitki bilim alaninda seminerler veriyor, ayrica buyuk bir emekli grubunun baskani. Ormanin icinde David`in kendi basina insa ettigi bir evleri varmis. Francis bana bahcesinden bir demet maydonoz, cok guzel cicekler ve kendi yaptigi marmelatlardan getirmis. Onlar benim ebrularima hayran kaldilar (Woaw!) , ben de onlarin ebrulanmis kagitlar kullanarak ciltledikleri eski kitaplara hayran kaldim. Ayrica yasam sekillerine, hayata bakis acilarina, yasama sevinclerine, ugraslarina hayran kaldim. Hep anneannemden ornek veriyorum, burada olsa birden genclesirdi. En onemlisi hayattayken, nefes aliyorken ruhun olmemesi. Yaslanmaktan korkuyordum ama simdi iple cekiyorum. Burada her sey yaslilar icin. Bir uc tekerlekli motorsiklet alirim, ohh. Degmeyin keyfime!
Davidler topluluklari icin ebru dersleri almak istiyorlar. Onlara gerekli malzeme listesi ve ne kadar para istedigimi soyleyecegim. Yeni yildan sonra kursu verecegim. 1-2 gunluk atolye calismasi demek daha dogru olur aslinda. Neyse sonunda bazi adimlar atabildigime seviniyorum.
Bugun burada yine firtina vardi. Bardaktan bosanircasina yagmur, ruzgar, sonra gunes! Bir garip hava. Sirke gittik. Moskova sirki oldugu icin bolca guzel kiz izledik ama o kadar da abartildigi gibi olaganustu bir sirk degildi. Sadece bol ziplama, tramplen vardi. Hayvanlardan sadece midilliler vardi. Istanbul`da Merter`de benzerine gitmistik. Devasa cadiri, harcanan emegi dusununce Kemal ile adamin bu sirk isine nasil girdigini tahmin etmeye calistik, `devren satilik almistir` da karar kildik:) Akilli isi degil ya…
Yarin Perth`e gidiyoruz. Yapacak coooook isimiz var. Insallah yetistiririz. Bugunku resimler Facebook`ta Sevgiler:)

Muhteşem İran Gecesi

Hayat böyle işte. Hangi köşe başında seni neyin beklediğini bilemezsin. Sen kalk Türkiye’den gel, onlar kalksın İran’dan gelsin, Avustralya’da buluşun ve insanoğlunun aslında özünde ne kadar bir ne ne kadar aynı olduğunu her ikiniz de damarlarınıza kadar hissedin. Meryem ile Mandurah Göçmen Merkezi vasıtasıyla tanıştık. Kendisi de benim gibi bir İngilizce öğretmeni; eşi de inşaat mühendisi. 4 ay önce İran’dan New South Wales eyaletine bizimle aynı vizeyi alarak gelmişler. 1 ay orada kaldıktan sonra Perth’teki arkadaşlarının tavsiyesi ile bu bölgeye taşınmışlar ve Mandurah’a yerleşmişler. Geçtiğimiz hafta içi, bir sesini duyayım, ne yapıyorlar diye sorayım diye aradım. Hemen, “Hadi gelin, bir akşam beraber oturalım.” dedi. Dün akşam onlara gittik. Bizden başka 2 İranlı aile daha vardı. Çocuklarla birlikte toplam 14 kişiydik. Zaten içeriye adım attığımız andan itibaren dostlar arasında olduğumuzu hissettik. Ne Türkçe ne Farsça konuşuyorduk ama güzel, koyu bir sohbet başladı. Meryem ve arkadaşı Mehri, Azeri asıllılarmış. Türkçeyi anlıyorlar ama konuşamıyorlarmış. Konuşma arasında ortak kelimeler bulunca birden sesler yükseliyor hepimiz bir heyecanlanıyor, gülüyorduk. Göçmenlik şartlarımızdan,çocukları okula göndermenin inanılmaz hafifliğinden, Nevroz bayramından, kaçay çaydan, Orta Asya kültürünün güzelliğinden, eşsizliğinden ve daha birçok şeyden konuşa konuşa geceyarısını getirdik. Onların da yaşadıkları, duyguları bizimkilerden farklı değildi. Misafirlerden birisi Yüksek Fizik Mühendisiydi; İran’da savunma sistemleri alanında kendi şirketi varmış. İki çocuklarıyla buraya gelmişler, bir part-time iş bulmuş ama hala kendi alanında iyi bir iş arıyormuş. Öyle şeker insanlar ki gülmekten yüzümdeki kaslar yoruldu. Dün gece ağlanacak halimize güldük resmen, hem de öyle böyle değil, çok güldük. İçimizde bir yerlerde hepimiz biliyorduk ki attığımız adım zor bir adımdı ve güçlüklerle karşılaşmak kimi zaman ağır geliyordu ama eninde sonunda basarılı olacaktık ve bu zor süreci atlatmanın en güzel yolu kendimizle dalga geçmekti. Bu dostumuz aynı zamanda usta bir balık avcısıymış, 3 haftada 48 tane balık yakalamış hem de bizim burnumuzun dibindeki sahilden. Birisinde balık kendisini çok fena (elektrik) çarpmışsa da “Balıkların hepsi çok lezzetli” diyor. Bir sonraki buluşma bizde olsun diye çok ısrar ettim ama kabul etmediler, bu defa da Eli’lere gideceğiz. İranlı çok aile varmış burada. Yaklaşık 10 aile sık sık görüşüyorlarmış. Artık 11 olduk diyorlar. Biz de kendimize çok yakın bulduk onları. Hatta öyle oldu ki bir saf oluşturduk ve “Ya şu Avustralyalıların aksanı ne kadar garip, vs. ” diye onları çekiştirirken bulduk kendimizi. Adamların ana dili, ama biz beğenmiyoruz:) Sanki daha iyisini biliyormuşuz gibi:)
Oradaki herkes kendi ülkelerinde gayet varlıklı ve iyi durumdalarmış. Buraya gelmelerinin tek sebebi çocukları için daha iyi bir gelecek ve daha medeni bir yaşam arayışıymış. Onların Tahran’dan bizim İstanbul’dan ayrılma sebeplerimiz çok yakındı : kalabalık şehir, trafik, kargaşa, koşuşturmadan yaşamaya zamanın kalmaması. Meryem bazı insanların buraya gelişlerini çok farklı biçimde yorumladığından dert yandı. “Bazıları bizim buraya gelmek zorunda kaldığımızı sanıyorlar,bu beni deli ediyor! Oysa buraya gelmeyi biz istedik, bunu tercih ettik.” dedi. Gerçekten de bu davranışımızın altında yatan sebepleri birer birer açıklamak zor; hem buradaki Avustralyalılara hem de memlekettekilere. Göğüs germemiz gereken bazı zorluklara karşın hepimiz bu kararı verebildiğimiz için kendimizle gurur duyuyorduk. İnsan dünyaya bir kere geliyor ve yapabileceği şeyleri yapmalı, denemekten korkmamalı. Yalnızlık benim en korktuğum şey. Aileme, köklü dostluklara, arkadaşlıklara çok önem veririm ama bu yaşımda dün öğrendiğim bir şey var: yeni dostlar edinmek, bağlar kurmak o kadar da zor bir şey değil. İster çekim yasası deyin ister başka bir şey, bir yerden bir şekilde gönül, dostlarını buluyor.
Öyle bir tecrübe ki burada yaşadıklarım, kolay kolay ifade edilemez. Türkiye’de yaşadığım, beni ben yapan 32 yılın beynime ve kişiliğime kazıdığı izlerden tamamen farklı izler bırakıyor geçen günler. Düşünüyorum da, nasıl bir egom varmış benim Türkiye’de… Ben çok iyi okullarda çalışmışım, eşim o kadar iyi bir pozisyonda, istediğimiz çoğu şeye sahip olabilecek durumdayız, evde yatılı yardımcı,gayet iyi İngilizce konuşuyorum vs. Burada herkes senden iyi konuşuyor, buraya gelince kimse senin kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyor. Bundan çok daha önemlisi TAKMIYOR! İnsan ol, yeter! Ne giydiğin kıyafetler, ne taktığın takılar ne de yaptığın iş sana bir ayrıcalık katıyor. Herkese saygı duyuluyor, sokağı temizleyen çöpçüden çayını getiren garsona, belediye başkanından başbakana kadar her insana aynı nezaketi göstermelisin. Kemal geldiğimizin ikinci haftası bir expo fuarına gitmişti. Orada sosis almış filan yiyormuş, bir de bakmış fotoğraf çekiliyor, bir kadın herkesin elini sıkıyor, insanlarla konuşuyor, gülümsüyor. Kemal de selamlaşmış filan. Meğer başbakan Julia Gillard’mış yanındaki. Ertesi gün gazetede gördü “Haa ben bu kadını orada görmüştüm” filan dedi, çok güldük. Kısacası egonuzu soyup askıya asıyor, onsuz yaşamayı öğrenmeye başlıyorsunuz. Bende devreler yanmasa iyi…
Bir söz var: “Senin zenginliğinin gerçek ölçüsü tüm paranı kaybettiğinde ne kadar edeceğinden belli olur” diye. Henüz tüm paramızı kaybetmesek de kürkü çıkartıp yaşamak hayatta gerçekten önemli olan şeylerin ayırdına varmamıza yardımcı oluyor. Bazen sinirli, telaşlı, sabırsız hallerdeyken Defne etrafımda dolanıyor inişli çıkışlı sesi ve komik tonlamasıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. O anlarda durup düşünüyorum, iş de bulunur, para da kazanılır, her şey olur; ama o çocuk bir daha o yaşına gelip bana o şeyi anlatmaz. Dizlerimin üzerine çöküyor, koca koca açılmış gözlerine ben de hayretle bakıyorum ve farkına varıyorum aslında her şeyimiz var. İnsan ister sarayda yaşasın, ister multi-milyarder olsun görmeyi bilmiyorsa hiçbir şeyi yoktur; tersi de geçerli hiçbir şeyin yoksa bile zenginlik gönlündedir, yaşa gitsin!
Bugün hava çok değişikti, bir yağmur bir güneş! Çocuklar evde çok kudurdular, önüme kattım; madem öyle işte böyle, 2 saat yürüdük. Evden o kadar uzaklaşmışız ki geri dönüş için Kemal’ciğim gelip bizi aldı. Yukarıda yazdıklarım aslında parkta yatıp gökyüzündeki bulutları izlerken geldi aklıma. Ne kadar uzak olsak da o kadar yakınız ki aslında baba-evimize, dostlarımıza, sevdiklerimize. Nereye gitsem benimle geliyorsunuz, her satırıma ilham oluyorsunuz.

Teşekkür

Siteyi takip edenler Avustralya maceramızın nasıl başladığını bilir. Kemal ile evlendiğimizden beri sürekli yurt dışında yaşamak ile ilgili konuşur, planlar yapardık. Çocuklarımız olduktan sonra daha ciddi bir adım atmaya karar verdik. 2-3 ayda bir gaza gelip niyetleniyor, ucak bileti bakıyor, points calculator’dan puanlarımızı filan hesaplıyorduk. http://www.immi.gov.au sitesine giriyor, sitede birkaç saat harcadıktan ve basvuru bilgi kitapcıgını print ettikten sonra kitapçığı kitaplıga kaldırıyor, işimize gucumuze bakiyorduk. Bir seyi kabul etmem gerekiyordu: Gocmenlik sureci oldukca karmasıktı ve bizim bu sureci takip edecek zamanımız ve bilgimiz yoktu. Sonunda dayanamadım, internetten buldugum http://www.AvustralyadaYasam.com sitesini okuduktan sonra gocmenlik danısmanı Ebru Betül Yıldırım’ı aradım ve randevu aldım. Daha once de gocmen danismanlari ile gorusmustuk ancak MARA kayıtlı Ebru Hanım’ın farkı ilk gorusmede belli oldu. Kendisi bu konuda son derece bilgili ve ilgili. En onemlisi musterisine en uygun vizeyi bulmakta, istisnai durumları aydınlatmak için yazısmalar yapıp durumu takip etmekte son derece uzman. Her gorusmeye elimizde dosyalar dolusu evrakla gidiyorduk, her seyi hatırlıyor, takip ediyordu. Bir gun bile bize sizin durum soyle miydi ya da boyle miydi diye sormadı, sartlarımızı hep hatırladı ve bizimle hep aynı dilden konustu. O yuzden bana Avustralya’ya nasıl gittiniz diye soran herkese ondan bahsediyorum. Tabi ki buraya danısmanlık almadan, kendi imkanları ile gelen insanlar da var ama bizim gibi acelesi olanlara ve isini saglama almak isteyenlere onunla iletişim kurmalarını tavsiye ederim. Bugun Nuray ile konustuk, o 2008’de basvuruken IELTS barajı 5 miş, biz basvururken Batı Avustralya için bu limit 6’ya yukseltilmişti. Ayrıca meslek listeleri surekli guncelleniyor ve yavas yavas gocmenlik iyice zorlasıyor. En son 1 Temmuz’da yapılan degisiklik ile eskiden farklı olarak sartı yerine getiren herkese gocmenlik vizesi verilmiyor ve “first come first served” yerine en çok puanı kim alırsa ona vize veriyorlar. Tabi bu arada kontenjanın dolma ihtimali de var iste o zaman basvurunuz degerlendirmeye alınmıyor bile. Kısacası ulke degistirmeye gercekten niyetliyseniz bir an once harekete gecin. Yasınız buyudukce daha az puan alıyorsunuz. Ben kafanızı daha fazla karıstırmayayım. Niyetlenen herkese cok kolay gelsin.

Bu kadar telasa gerek var mı? Turkiye’de yasanmaz mı yani? Neden bu kadar gitmek istiyorsunuz? Avustralya cennet mi?

Bu sorulara herkesin cevabı farklı. Ailemi ozluyorum, sevdiklerimi, dostlarımı ozluyorum ama hayalimizi gerceklestirmiş olmak bana guc veriyor. “Keske gitseydim” diye icimde ukde kalacagina en kotu ihtimal “Gittim olmadı!” derim. Burada nasıl anlatırım, hangi kelimeleri kullanmalıyım bilmiyorum ama bir zamanlar en buyuk hayalim Avustralya’da okyanus kenarında bir evde yasamaktı. Simdi o hayalin icindeyim. Guzel mi? Ruzgar pencereleri zangırdatıyor, kızlar kuzenlerini ozluyorlar, işimiz yok falan filan ama sonucta hayalimi gerceklestirdim. Yani Walt Disney’in dedigi gibi “Butun hayallerimiz gerceklesebilir yeter ki peşinden koşacak CESARETİMİZ olsun.” Hayatta bundan buyuk motivasyon olabilir mi? İyi ya da kotu diye bir sey yok, tecrube diye bir sey var. Umarım iyi olur, dilerim iyi olur. Olmazsa da olmasın ne yapalım:)

 

Bugun Romanya’dan, Bukres Universitesi yayınevinden bir form geldi. Dr. Nilgun Ismail ile birlikte yazdıgımız “Türk Uygarlığı 2 Pratik Türkçe Kitabı” basılıyor. Artık benim de bir kitabım var. Yeter ki hayal edin, Allah onları gerçekleştirir…

Sevgiler:)

Birinci ayın sonunda

Bugün geleli tam bir ay oldu. Yaptığımız islere şöyle bir baktığımda aslında fena sayilmayiz hele de iki küçük çocukla. Allah’a cok sukur hastalanmadan, buyuk yanlislar yapmadan, dolandirilmadan uzun donemli evimizi tuttuk, arabamizi aldik, cocuklarimizi okula yazdirdik, evimizi soyle ya da boyle dizdik. Yeni evimize internet Pazartesi bağlanıyor, artık o tarihten sonra butun enerjimizi is aramaya vereceğiz. Ben Batı Avustralya okullarında çalışabilmek icin denklik işlemlerine başvuracağım. Burada is hayatı cok değişik, öğreneceğimiz cok şey var. ‘Casual’ dedikleri işlerde ihtiyacları oldugunda seni arıyorlar, öyle ise gidip saatlik ücret karşılığı çalışıyorsun. Mesela bir öğretmen hastalandı okula gidemiyor, acenta seni arıyor o gün yerini sen dolduruyorsun. Her gün başka bir okula gidebiliyorsun yani. Casual işlerin saatlik ücreti daha yüksek. Asgari ücret saatlik 15 dolar. Bu fiyattan daha dusuk isci calistirmak yasak. Child care islerinde Casual oldugunda saatlik 25-28 filan olabiliyormuş. Normalde islerde insanlar haftada 35 saat çalışıyorlar. Bütün isler saat hesabı ile. Paran da elden verilmiyor mutlaka okul veya sirket tarafindan Tax file number bildirilerek hesabına yatırılıyor. Böylece 2 yılın sonunda surekli oturum izni alabilmek icin haftada kaç saat çalıştığını vs. gocmenlik memurları kolayca takip edebiliyor. Her gecen gün 475 vizemiz hakkında yeni seyler öğreniyoruz. Bugun Mandurah Göçmen Merkezinin düzenlediği sosis partisi vardi, oraya gittiğimizde cok seker İranli’larla tanıştık ve öğrendik ki eger burada is bulamazsak tüm Avustralya’da başkentler hariç nüfus yoğunluğunun az olduğu bölgelerde çalışabilirmişiz. Biz saniyorduk ki bize Batı Avustralya sponsor olduğu icin sadece Batı Avustralya Eyaletinin sınırları icinde çalısmamız gerekiyor. Meger New South Wales, Victoria veya Güney Avustralya eyaletlerinde de çalışma hakkımız varmış. Bu is bulma şansımızı biraz daha artırıyor. Ayrıca yine dün aksam Nuray’dan öğrendiğimize göre Kemal’in full-time bir iste çalısmasına gerek yokmuş, isterse 3 tane part-time iste çalışsın yeter ki haftada 35 saat çalışsınmiş, böylece 35 saati doldurduğu icin full time çalışıyor sayılıyormuş. Böyle böyle öğreniyoruz birseyler. Dün eski ev sahibi gelip depozitomuzu iade etti, haftaya bizi meshur Avustralian Barbecue’ye çağıracakmis evine. Bakalım:)
Bugün Kemal Perth’e gitti. ‘Türk bakkalından birsey lazım mı’ dedi. Düşündüm ilk alisverisimizden aldiklarimiz daha bitmemisti, bir şey bulamadım, kalıp sabun istedim. Bosver dedi, onun icin gitmeye değmez:) Burada elma, armut, muz, kavun, karpuz, çilek, portakal, mandalina, kiwi hepsi aynı anda bulunabiliyor, hepsi de son derece lezzetli. Başka bilmediğim, daha once de görmediğim bazı birseyler daha var, meyve mı sebze mı tatlı mı eksi mı anlamadım, sarı topac gibi birsey, henüz denemedim. Herhalde kıta büyük olduğundan 4 mevsim yaşanıyor, yiyecekler de ona göre; her mevsim her şey bulunuyor. Daha once de soylemistim, burada yasam pahali ama neden bilmiyorum İstanbul’daki kadar hayiflanmiyorum. Belki de lezzet, kalite, yasamin akisi, dogal guzellikler, cevre vs. gibi etmenlerin hepsi ‘buna deger’ diye dusunmeme sebep oluyordur. Defne bugun biraz keyifsiz, burnu akiyor. Panadol verdim. Şimdi onunla ilgilenmem gerek.
Akşamları uyumadan dua ediyorum, ne olursa olsun, ne kadar uzakta olursam olayım Allah’ın da hep benimle olduğunu bilmek, dularimin ona ulaştığını bilmek beni cok rahatlatıyor. Sahip olduğum her şey icin O’na teşekkür ediyor, zorlukların üzerinden kolaylıkla gelmemiz icin ondan güç diliyorum. Bolca da Pink Martini dinliyorum: “Hang on Little Tomato” tam benim şarkım:)

The sun has left and forgotten me
It’s dark, I cannot see
Why does this rain pour down
I’m gonna drown
In a sea
Of deep confusion

Somebody told me, I don’t know who
Whenever you are sad and blue
And you’re feelin’ all alone and left behind
Just take a look inside and you will find

You gotta hold on, hold on through the night
Hang on, things will be all right
Even when it’s dark
And not a bit of sparkling
Sing-song sunshine from above
Spreading rays of sunny love

Just hang on, hang on to the vine
Stay on, soon you’ll be divine
If you start to cry, look up to the sky
Something’s coming up ahead
To turn your tears to dew instead

And so I hold on to his advice
When change is hard and not so nice
You listen to your heart the whole night through
Your sunny someday will come one day soon to you

Hazırlıklar

Hazırlıklar son sürat devam ediyor. Önce facts sonra opinions: Biletler Emirates’ten alındı. 13 Ağustos saat 19:25 İstanbul – Dubai arası ilk uçuşumuz 4 saat 15 dakika sürecek. Dubai’den Perth’e ikinci uçuşumuz ise 10 buçuk saat sürecek. Yolculuğumuz aktarmalara birlikte yaklaşık 16-17 saat yani. Perth kıtanın sol yanında olduğundan ulaşım zaman ve fiyat açısından biraz daha avantajlı. 4 kişilik bir ailenin Perth’e gidiş- dönüş biletinin maliyeti: 3,450Euro. (Yetişkin için 985, çocuk için de 740 Euro’ya bilet bulduk. ) Facebook’daki Turks in Perth grubundan kendisine Hızır A.S. adını verdiğim bir arkadaş, bize 5 hafta kalacagimiz eşyali bir ev buldu. Yerel gazetelerden iş ilanlarının fotoğraflarını çekip bize gönderiyor. Eşyaları nereden alacağız, oranın havası, suyu, insanları nasıldır, buradan ne götürmeli ne götürmemeli hepsini tek tek anlatıyor. Bizim oradaki gözümüz oldu bu arkadaş. Daha yolun başında böyle yardımsever bir insanla tanışmayı Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum ve Batı Avustralya’daki yeni yaşantımıza artık daha bir umutla bakıyorum. Teşekkürler Özgür Taşyürek.
12 Haziran’dan beri evimizden uzağız. Önce Urfa’da arkasından Tarsus’ta misafir olduk. Bir zamanlar tatil olsa da çıksak derken şimdilerde içimde kendi evimde düzenimi kurma özlemi duymaya başladım. Ayaklarımı uzatıp keyfimce film izlemeyi özledim mesela, çok basit bir şey ama özledim işte! Şu anda kendimi havada asılı kalmış gibi hissediyorum. İnsanoğlu’nun kök salma güdüsü ile ilgili herhalde bu. Bir an önce bir evim olsun artık. Dünyanın neresinde olduğu,küçüklüğü, büyüklüğü,konforu önemli değil, yeter ki evim olsun:)

Neden Avustralya?

Bizim gibi çoluk çocuğa karışmış, 30’lu yaşların ortasına doğru giden aileler için yeniden bir yaşam kurulacak ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez: Amerika, Kanada, belki İngiltere ve Avustralya. Kanada bizim gibi sıcak iklim sevenlere pek güneşli günler vaad etmiyor. Üstelik duyduğumuz kadarıyla mesleki açıdan bilgi ve tecrübelerimizi saydırmak bir hayli zahmetli. Oldu da saydırdık, iş bulmak bir sorun oluyormuş. Amerika ise tamamen prensip olarak gitmeyi istemediğimiz bir ülke. Aslına bakarsanız benim o taraklarda pek bezim yoktur ama Kemal oldum olası sevmedi Amerika’yı. Bana da çok karışık, suç oranı yüksek, geleceği pek de parlak olmayan bir ülke gibi geliyor. İngiltere’yi, yıllar önce orada kısa süreli kaldığım zaman çok beğenmiştim ve “buraya yerleşmeliyiz” filan demiştim kendi kendime ama hava çoğu zaman kapalı, yağmurlu ve en önemlisi ekonomisi nedeniyle iş bulmak çok zorlayıcı. Bütün bu anlattıklarım bir yana, aslında biz Avustralya’yı seçerken önce neyin özlemini çektiğimizi düşündük. Ne istediğimizi ve aradığımızı bilmek seçim yapmamızı kolaylaştırdı.

Çocuklarımız doğa ile iç içe olsun, geniş, parklarda, bahçelerde, alanlarda doya doya çocukluklarını yaşasınlar. Şehir düzenli, insanlar birbirlerine saygılı olsun. Hayat koşturmacadan ibaret olmasın, ailemize ve kendimize ayıracak zamanımız olsun. İleride azınlık olduğumuz için dışlanmayalım, ırkçı düşüncelerin kurbanı olmayalım. Çocuklarımız kaliteli eğitim alsınlar, öncelikle sahip oldukları becerileri keşfedilsin, kendileri ile barışık, mutlu bireyler olsunlar. Bizce bütün bu istediklerimizi bulabilecek bir tek ülke vardı: Avustralya! ama o da  ÇOK UZAK!!!

Bir karar vermek zorundaydık, “uzaklığı göze alırız” dedik. Peki aileler ne dedi? Tepkileri nasıldı? Yazacağım…