Tag Archive for kadın

2 Kadının Hikayesi

12 Kasım 2002,

Buz gibi elinin yanağına değmesiyle bir anda irkildi. Yine sabah olmuştu. Sanki bir el uzanmış ve onu bembeyaz bulutların üzerinden karanlık odaya doğru hızla çekmişti.

Aynı şehirde, takvim yapraklarının aynı günü gösterdiği başka bir evde ise jaluziler yavaş yavaş yukarı doğru kalkıyor; güneş ışığı, parfüm kokulu odaya süzülüyordu. Yorganı ne kadar başına çekse de gözkapaklarının üstünden aydınlığı silemiyordu. Kalkması gerekiyordu.

Kalktı, hemen yamalı yorganını katladı. Nemden üzerinde kara kara lekeler olan duvarın dibine koydu kirli döşeğini, yorganını ve yastığını. Pencereye doğru gitti, hırsla yukarı baktı. Bir taş atıp parçalamak istedi camı. Perdeleri çıkarmıştı. Zaten az gelen güneşi kim bilir belki de bu cam engelliyordu.

Tüylü terlikleri giydi, muslukları sonuna kadar açtı. Buhar banyoyu yavaş yavaş kaplarken aynaya baktı. O düşünce yine gelip yerleşmişti beyninin baş köşesine.

 “Allah’ım neden ben?” dedi. “Neden?”

Elini karnına götürdü. Bir an, bu karnı parçalamayı, parmaklarını daldırıp o kisti çıkarmayı istedi.

Demir gibi suyun yüzüne çarpmasıyla kendine geldi. Ellerini neredeyse sudan daha soğuk olan havluyla kuruladıktan sonra hemen mutfağa yöneldi.

 Süt ve bal karıştırdığı aromalı sıcak su bayağı rahatlatmıştı onu, küvetten çıkmak istemedi. Ama bugün yapacağı çok iş vardı, çekimlerden önce doktora görünmesi de gerekiyordu. “Offf, ne zaman bitecek bu işler?” dedi. “ Ne zaman rahata ereceğim?”

Akşam yemeğini şimdiden hazırlaması gerekiyordu, kocası ondan önce gelirse yemek hazır olmalıydı. Dolaptakilere baktı, dün pazardan topladığı domatesler, marullar ve portakallarla dolap ne kadar da dolu görünüyordu. Tamamen çürüyüp suları akmadan bi güzel bamya yapayım bari bu domateslerle dedi. Biraz daha iyi durumda olanlarını dolabın arkasına dizdikten sonra ezik domatesleri alıp dolabı kapattı.

Öyle güzel bir kahvaltı yapacak vakti yoktu. Biraz sucuk dilimlemişti kendine, biraz da eski kaşar koymuştu masaya. Salatalık, zeytin ezmesi, ne bulduysa çabucak bir sandöviç yaptı kendine. Çiçekli bornoza sucuğun yağı damlamıştı. “Tüüh! Amaan neyse!” dedi. Kuşum Aydın’ı izleyerek sıcak sütünü yudumladı ve sandöviçini yemeye koyuldu.

Yemek pişerken o da bir çay içti. İçi ısındı, güneş yavaş yavaş yükseliyor, evin içi de hafiften ısınıyordu. Sevindi. “Sobayı boşaltayım bari” dedi. Dün akşamdan kalan küller sobanın kapağının açılmasıyla hafiften havalandı. Eşarbını burnuna kapayıp asıldı kovaya, kaldırıp bahçeye çıktı. Kapının önündeki ayakkabıları giydiğinde karnına bir ağrı saplandı. Yere çöktü.

“Üzgünüm Aydın’cığım seni kapatmak zorundayım, gitmem lazım” diyerek televizyonu kapattı.. Kapıdan çıktığında “Acaba bu blûz bu pantolona gitti mi?” diye düşündü. Saatine baktı. Değiştirmeye vakti yoktu. “Aman neyse, bir de bununla uğraşamam çok işim var, olmazsa uyan bi tane aldırıveririm sette” dedi. Güneşli olmasına rağmen havada titreten bir soğuk vardı. “İyi ki uzun kürkü giydim, yoksa bacaklarım donardı” diye düşündü. Garajın kapısı yavaş yavaş açılırken sabırsızlanarak söylendi. “ Hadi yaa hadi, zaten geç kaldım. Bari trafiğe takılmasam…”

Nihayet binebilmişti. Hemen koltukla kapının yanındaki boşluğa giriverdi. İçeri sıcak ama havasızdı. Gözü dışarıya takıldı. Buğunun arkasındaki biçimsiz ve bulanık dünyaya bakarken “ Bu kaçıncı” diye düşündü.

“ Son zamanlarda iyice arttı. Nazmiye abla sıkı giyin geçer dedi ama geçmiyor ki. Kanamalar da arttı.”

“ İlerleyelim beyler, bakın yolcular binemiyor!”

“ Haydi beyler, sağlı sollu ilerleyelim lütfen.”

Bir homurtunun yükseldiği otobüste, duraktaki son yolcunun da binmesiyle kapanan kapının ardından tekrar bir sessizlik oldu.

“ Ayy, yemeği kapattım mı acaba?” dedi.

Bir anda hızlanan kalbi, yine bir anda rahatladı.

“Haa, tamam! Acaba bu yemek etsiz nasıl olur diye düşünürken kapatmıştım ya” dedi, güldü kendi kendine. Gözü yine dışarıya takıldı, otobüsteki hava iyice ağırlaşıyordu.

 İçerinin havasızlığını görünce,“bu ne yaaa! Havalandırın biraz burayı. Saç yaptırmaya mı geliyoruz, zehirlenmeye mi?” diye bağırdı. Doktor sigara içilen ortamda bulunmaması gerektiğini söylemişti.

“Bak Fuat, sana geleceğimi önceden söylüyorum. Bu konuda hassas olduğumu biliyorsun. Ne olur burada sigara içirmesen?”

“Afedersin abla ya! Oldu bu seferlik. Söz, bir dahaki sefere yaparım dediğini.”

“Oğlum, aç bakalım bu pencereleri, bana bir de sade nescafe.”

“ Saçlar nasıl olacak?”

“ Çok havalı olmasın, hastaneye gideceğim buradan sonra. Yap işte bir şeyler. Zaten akşamki çekimde yeniden yapılacak”

“ Tamam abla, sen bana bırak. Nasıl olacak, dur bak şimdi…”

Tıklım tıklım otobüs durdu. Kendini kapıya zar zor attı. İnmesiyle beraber yüzüne çarpan soğuktan bir an afalladı. Neyse ki hemen dükkanlardan taraf yürümeyi akıl etti. Geçen gün yoldan geçen arabaların üstüne sıçrattığı çamuru temizlemek için epey uğraşmıştı.

Pasaja vardığında dükkanların çoğu açılmıştı. 2 kat alta indi, Salih Ağabey çay ocağını her zaman olduğu gibi erkenden açmış, çayı da demlemişti.

“Hoş geldin kızım” dedi.

“Hoş bulduk ağabey. Kusura bakma geç kaldım, otobüs geç geldi.”

“ Bir şey olmaz, sıkma canını. Hemen önlüğünü giy de servise başla bari.”

“Tamam ağabey, sonra da katları paspaslarım.”

“Gerek yok, böyle iyi. Sprey sıka sıka saçım ne hale geldi” dedi.

“ Nasıl istersen abla.” “Oğlum aynayı getir bakalım”

“ Ellerine sağlık Fuat, teşekkür ederim.” deyip kalktı. Aynanın önünde dönerek kendine baktı. Koltuktan çantasını almak üzere eğildiği anda karnına bir ağrı saplandı.

Gözleri fal taşı gibi açıldı, yere çöktü. Derin nefes alarak “Çabuk olun doktor çağırın” dedi.

“Nasıl oldun, kız?”

“İyiyim çok şükür Nazmiye abla. Hele bu sancılar da bi kesilse.”

“Geçmedi mi hala?”

“Yok valla, kalın giyiniyom filan ama hiçbir şey kâr etmiyo sankim”

“Bi doktora görün bari”

“Bakarız abla, hele bir belimizi doğrultak da.”

“Belimizi doğrultmaya baksak ölürüz be!”

“Doğru söylüyon”

“ Doğru mu söylüyorsunuz, doktor?”

“ Evet, madem bu kadar rahatsızlık vermeye başladı, bu kisti bir an önce alsak iyi olur. Gerçi kötü huylu olmadığını daha önce de söylemiştim, korkulacak bir şey yok, telaşlanmayın.”

“ Aman Allah’ım. Yarabbim sen yardım et. ”

“ Yarın hastanemize yatsanız iyi olur.”

“ Bu kadar çabuk mu?”

“ Evet, dediğim gibi. Aslında endişe edecek hiç bir şey yok. Çok basit bir operasyon. Hastanemize ve ekibimize güvenebilirsiniz.”

“Pekala, dediğinizi yapacağım”

“Yaptın mı kızım?”

“Yaptım ağabey, katlar bitti.”

“Ellerine sağlık, hadi şimdi bi ara ver.”

“Sağ ol ağabey, şu ördüklerimi bi Belkıs Abla’ya göstereyim, geliyorum” deyip çıktı. Pasajın çıkışında yere yığıldı. Etrafında insanlar toplanmıştı. Onların arasından Nazmiye’yi güçlükle seçebildi. Eteği kana bulanmıştı. Yüzü de akan kan gibi kıpkırmızı kesilmişti. Kendine gelince,“Yok, Nazmiye abla, bir şey olmaz. Valla, bak şimdi iyiyim. Geçti hepsi. Sen beni eve götür yeter” dedi sıkılarak. Hastaneye gitmek istemedi. Nazmiye onu evine götürdü. Nazmiye’yi gönderdikten sonra içeri girdi. Sobayı yaktı.

“Allah Allah, ben ne yaparım eğer kadın hastalığı çıkarsa? Ameliyat masasında bacaklarını açarak yatmak kolay mı? Rezil olurum ben eğer böyle bir şey çıkarsa” diye söylendi bamyayı sobanın üzerine koyarken. “Nazmiye’ye kalırsa git baktır. Hem nerde bizde o para? Nasıl baktıracan, kime baktıracan? Allah göstermesin yataklara düştükten sonra eve kim bakacak? Ya’rabbim sen yardım et. Ele güne karşı utandırma beni.”

“Yok” dedi. “Ölürüm de gitmem. Utanırım rahmimden ameliyat oldum demeye. Aman kimseler duymasın.”

 

15 gün sonra…

 

         Kız, Nazmiye, Gülsüm nerede? Niye 2 gündür gelmiyor?

         Salih Ağabey, sen duymadın mı? Karnındaki kist mi ne patlamış otobüste. Hastaneye kaldırmışlar ama çok kan kaybetmiş. Durumu çok fenaymış, komadaymış. Allah şifa versin…

 

Hava çok soğuktu, poyrazın uçurduğu yırtık bir gazete parçasından şunlar okunuyordu:

 

23 Şubat 2003

 

Hürriyet

 

“ Geçtiğimiz hafta, ameliyatla sol yumurtalığındaki kisti aldıran ünlü sanatçı Gülben Aydın, önceki geceki şovunu aksatmadı. Programı daha önce ayakta sunan Aydın için stüdyoya koltuk getirildi. Program sırasında blûzunu kaldırarak ameliyat yerindeki bandajını gösteren sanatçı, “Seyircime saygımdan dolayı buradayım. Çıkmazsam kendimi rahat hissetmeyecektim. Çok zorlandım ama sağlığım şimdi iyi” dedi.   

 

Vesile Yılmaz

  

Anneanne-Dede

İşte İpek’in anneannesi ve dedesi. Onlar Şanlıurfa’da yaşıyorlar. Babam emekli bir öğretmen; yaptığı besteler ve muhteşem kanun çalışıyla herkesi büyüler. Annemse “Urfa’nın en çok kitap okuyan kadını”. Bunu ben demiyorum, ödülü bile var:) Böyle olunca onunla sohbetlerimiz o bizi kovana kadar sürer. Gece, damda, yıldızların altında dizinin dibinden hiç ayrılmak istemeyiz. Konuştukça konuşuruz. 

Malesef İstanbul’a pek yolları düşmüyor ama biz yaz aylarında, cennetten bir köşe olan Tülmen köyündeki yazlık evlerine onları ziyarete gidiyoruz.  Kocaman bir bahçe içinde bir çok meyve ağacı, bostan, çimenler, çardaklar, temiz hava, bol gıda ve hepsinden önemlisi sevgi ve ilgi dolu baba ocağı 🙂 Bu yaz Urfa’da kalışım İpek’e çok şey öğretti. Döndüğümüzde hem yürümeye hem de konuşmaya başlamıştı. İpek herkese bir anı bırakarak, herkesten de birşeyler öğrenerek süper bir yaz geçirdi. İstanbul’un stresinden, karmaşasından bunaldığım anlarda gözlerimi kapatıyor, köyümüzde yemyeşil ağaçların altında, mis gibi akşamsefası kokusu içinde güneşin batışını izlediğim hamakta hayal ediyorum kendimi. Köy havasını yaşayabilecek bir yerimizin olması büyük nimet. Herkese tavsiye ederim, hadi kalkın bu tatilde de yolunuzu köyünüze çevirin. Huzura yolculuk bu olsa gerek.