Tag Archive for metin

Meleğim ve Ben!

MELEĞİM VE BEN

 Oyuncak sepetimiz sakat bebeklerle doluydu. Kimisinin saçı kel, kimisinin gözü kör, kimisi ise kolsuz bacaksızdı. Hele yüzüne tükenmez kalemle makyaj yapılmış bebekler kabusumdu benim. Hiçbiri ile oynayamaz, onlara bakmaktan bile korkardım. Yeni bebek istediğimde ise “önce evdekilerle oyna!” cevabını alırdım.

Dördüncü kardeşim doğduğunda yedi yaşındaydım. Evimiz ana baba günü olmuştu. Eee, olacak artık, üç kızdan sonra nihayet bir erkek çocuk doğmuştu çünkü. Annemin, bembeyaz çarşaflar içinde kıpkırmızı ve yamuk suratlı bir bebekle yattığı misafir odasına girmeden önce her gelen elindeki paketi holdeki masanın üzerine bırakıyordu. Paketlerin bazıları rulo halinde, bazıları da dikdörtgen veya kare kutu şeklinde oluyordu. Bazen de içinde tepsi olduğu hemen anlaşılan yamyassı paketler geliyordu.  Ben de, içeride hepsi bir ağızdan konuşan onlarca kadından çok, her çocuk gibi, paketlerin içinde ne olduğuyla ilgileniyordum. Hep oyuncak bir bebek getirmiş olmalarını diliyordum. Oysa oyuncak bebek asla iyi bir doğum hediyesi olmazdı hele doğan çocuk erkekse…

Misafirler gitmeden paketlere dokunmak yasaktı. Ablam ve ben, her akşam üstü son misafirin gözlerinin içine bakar, içimizden bir an önce kalkıp gitmesini isterdik. Son misafirin kapıdan çıkmasıyla hediyeleri kapıp misafir odasının ortasına yayardık. Annem hangi hediyeyi kimin getirdiğini öğrenmeye çalışırken, biz de iştahla paketleri açardık. Gazeteye sarılı hediyeler pek hoşumuza gitmezdi. Genelde yastık kılıfı, havlu, namazlık veya elbiselik kumaş gibi bizce gereksiz şeyler olurdu çünkü içlerinde. Ambalaj kağıdına sarılı kutuların içinden ise genelde tabak, kase, bardak gibi şeyler çıkardı. Bunlar da bize gereksiz gelirdi ama hiç olmazsa kağıtlarını defter kabı olarak kullanabileceğimiz için sevinirdik. Bir de kolonyalar vardı, şişe şişe, boy boy, turuncu ve sarı…. Ben bütün dikdörtgen paketleri içinden bebek çıkacak umuduyla açardım. Tabi kolonyaları görünce dudak büker, bu sene de evdeki kırmızı suratlı kel bebekle idare edeceğiz diye düşünürdüm.

        Bir gün, kocası subay olan üst komşumuz annemi ziyarete geldi. Getirdiği paketi herkes gibi masanın üzerine bırakmıştı. Benim o günkü görevim ise gelen misafirlerin çocuklarını oyalamak, onların evdeki eşyaları kurcalayıp dağıtmalarını önlemekti. Bir yandan subayın kızıyla oynarken, diğer yandan aklım pakette kalmıştı. Mavi, üzerinde beyaz yıldızlar olan parlak ambalajın içinde ne olduğunu iyice merak etmeye başlamıştım. Ne kareydi, ne dikdörtgen; ne tepsiydi ne tabak; köşeli değil, yuvarlaktı. Nihayet akşam oldu ve son misafir olan komşumuz da kalkmaya niyetlendi. O kapıya yaklaştıkça, hızlanan kalp atışlarımın dışarıdan duyulacağından korkuyordum. Kadının kapıdan çıkmasıyla paketi kapıp misafir odasına girmem bir oldu. Bir yandan paketi çabucak açmak, diğer yandan ambalajı yırtmamak istiyordum. Nihayet ablamın da yardımıyla ambalajı yırtmadan bantları çıkardım. Paketten çıkan baharatlıkları görmemle hevesim yüzümde dondu. Bebek değil, plastik kapaklı, altı tane  yuvarlak kavanozdu gelen. Kavanozlar beyaz, porselendi. Ön yüzlerinde yapraklı bir dal resmi vardı. Birisinin arkasında başka bir resim olduğunu fark ettim. Kavanozu döndürmemle suratımı geniş bir gülümseyişin kaplaması bir oldu. Kavanozun üzerinde bir melek resmi vardı. Turuncu elbiseli, pembe yanaklı, kocaman kanatlı bir melek…Elinde kırmızı bir kalp vardı. Gülümsüyordu melek. Biraz tombuldu, saçları da biraz dağınık, çizgi filmdekiler gibi…Yine de çok şirindi. O anda dünyadaki en güzel resme bakıyormuş gibi hissettim. Elimi resmin üzerinde gezdirdim. Saçlarına, kanatlarına dokundum. Onu sıkıca tuttum, baharatlık olması önemli değildi. O bir melekti, benim meleğimdi, benim bebeğimdi. Diğerleri kolonyalar ve kumaşlara dalmışken, meleği bluzumun içine sokuverdim. Yavaş yavaş odadan çıkmaya hazırlanırken, annem, “AAA! Beş tane mi bu kavanozlar?” dedi. Ablam, “bilmiyorum, ama bunları subayın karısı getirdi” dedi. Bakışlarını bana çevirmeleri ile karnımdaki şişliği fark etmeleri bir olmuştu. Utanarak çıkardım kavanozu. “Kızım ne var bu kavanozda? Ne yapıyorsun?” dedi. “Anne bir melek resmi var” dedim. O kavanozun üzerinde ne resmi olduğu önemli değildi. Önemli olan takımın bozulmamasıydı. “Ama anne bak bu zaten takımdan değil, diğerlerinin resimleri farklı” dedim. “Olsun, bir yanlışlık olmuş herhalde” dedi. “Ben bunların öteki yüzünü çeviririm, hepsi beyaz, o zaman takım olurlar” dedi. Tartışma bitmişti. Benim meleğim de diğer kavanozlarla beraber mutfağa yollanmıştı.

        O gece gözüme uyku girmedi. O meleği istiyordum. Ona tekrar dokunmak, bütün gece bakmak için içimde engellenemez bir istek vardı. Annemler yatak odasında ben ve kardeşlerim ise aynı odada, yere serili yataklarda yan yana yatıyorduk. Soba soğuduğundan uyuduğumuz oda geceleri soğuk olurdu. Bense hep üstümü açardım. Annem son çareyi bana bir tulum dikmekte bulmuştu. Fermuarlı tulumum, geniş bir çuval gibiydi. Uyumadan önce tuvalete gider sonra da pijamalarımı giyip beni tuluma sokmalarını beklerdim. Tulumun fermuarının boynuma kadar çekilmesiyle sıkıntılı gece başlardı. Bunalırdım, elim yorgana yetişemezdi, kozalaktaki tırtıl gibi kıvranırdım. Sonra ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer ve sıkıla sıkıla uykuya dalardım. Ama o gece farklıydı. O gece meleğim olmadan uyumayacaktım. Saatler geçmek bilmiyordu. Tulumu içerden açmak imkansızdı. Odadakiler de uykuya dalmıştı. Bir ben uyanıktım. Bir yandan korkuyor, daha fazla uyanık kalmak istemiyor, bir yandan da yanımda meleğim olmadan uykuya dalmak istemiyordum. Çareyi ablamı uyandırmakta buldum. Yuvarlanarak yanına gittim. Kıçımla ona vurarak, “Abla çabuk kalk, altıma yapacağım. Abla çok sıkıştım, abla çabuk, ablaaa…” diye sızlandım. Dişlerini gıcırdatmayı nihayet bırakarak uyandı. “Abla tulumu aç hadi, altıma yapacağım yoksa” dedim. Uyur uyanık, açtı tulumu. “Senle geleyim mi?” diye homurdandı . “Yok” dedim “hemen gelirim”. Özgürlüğüme kavuşmanın heyecanı ama odadan gece tek başına çıkmanın korkusuyla kapıya yaklaştım. Yerler buz gibiydi, ama terlik giyemezdim, ses çıkardı. Sessizce mutfağa gittim. Meleğim ordaydı. Rafta, yüzünü duvara dönmüş kavanozların arasında onu almamı bekliyordu. Musluğa asılarak tezgahın üzerine çıktım. Mutfak geceleri ne de korkunç oluyordu. Kavanozları tek tek çevirdim, üçüncüsünde onu buldum. Biraz ağır geldi bana. Herhalde içine bir şey koymuşlardı. Tezgahtan atlayıp odaya koşuverdim. Odanın kapısını arkamdan kapatmamla gerçekten tuvalete gitmem gerektiğini fark ettim. Ama artık gidemezdim, meleğim benimleydi ve çok uykum vardı. Kardeşlerimin üzerinden atlayarak yerime geçtim. Kavanozu sıkı sıkı tutuyordum. Tulumu yorganın içinden çıkarıp ayak ucumuza attım. Bu gece tulumla yatmayacaktım. Üşümüştüm, yorgana girdim. Başımı yastığa, meleğimi de yanıma koydum. Elimle okşadım onu, öptüm. Kavanozun içinde bir şey vardı ama o beni ilgilendirmiyordu. Kavanozun üstünde, dünyanın en güzel meleğiyle o gece hiç uyumadığım kadar tatlı bir uykuya daldım. Denizlerde yüzdük, balıklarla oynadık rüyamızda.

        Sabah olduğunda garip bir şeyler olduğunun farkına vardım. Yorganın içi biraz serindi. Serinlik bir kenara asıl meleğim yoktu. Korkuyla irkildim. O anda porselen ayağıma değdi. Kavanoz yuvarlanmış, oraya gitmişti. Ona elimi uzattığım sırada ıslaklığı fark ettim. Meleğim altına yapmıştı. Yorganı üstümden atmamla, korkudan bir daha altıma yapasım geldi. Döşek sırılsıklamdı. Yine ablamı uyandırdım. Kızcağız gördükleri karşısında uyandığından emin olamadı. Altımı ıslattığım yetmezmiş gibi bir de gece getirdiğim kavanozun kapağı açılmış ve içindeki bütün çay yatağa dökülmüştü. Pijamalarım kapkara olmuştu. Gece olanları hatırlamaya çalışmak yerine annemden yiyeceğim dayağı hesap etmeye başladım. Bir yandan da yüzüne kara kara çay yaprakları yapışmış olan meleğime bakıyordum. Bu haliyle bile çok güzeldi.                                   

        Tokyo terliğin kıçımda oluşturduğu desenler akşama doğru geçmeye başlamıştı. Meleğimle ilk gecemiz biraz sıkıntılı geçmişti. Banyoda bana bir daha böyle şeyler yapmayacağına söz vermişti. Tabi annem o çişli kavanozu bir daha mutfağa sokmadı ve biz ayrılma korkusu olmadan yıllarca beraber yaşadık. Zamanla ben de ona benzedim. Tombul, pembe yanaklı, dağınık saçlı ve hep gülümseyen biri oldum.:)

VY.2006

Var Mısın Yok Musun Macerası

Bir gün miskin miskin oturuken televizyon karşısında, gözüme bir yarışma takıldı. İtiraf ediyorum, hiç bir soruyu cevaplamadan paraları götüren insanları görünce birden heveslendim. Her türk insanı gibi “Vay be ne güzel olur şimdi havadan 150 milyar gelse” düşüncesi gece gündüz beynimi kemirmeye başladı. Bilgisayarın başına oturdum. Hadi bir form doldurayım, belki olur, dedim. Formu öyle içimden geldiği gibi doldurdum, ne seçilmek için olağanüstü şeyler yazdım ne de saatlerce düşündüm. Bunlar 2008 Ocak ayında oluyor. Formu yolladım. Aradan 2 ay geçti. Posta kutuma bir mesaj geldi: başvuru resminizi güncelleyin diye. Güncelledim. 2 ay daha geçti.

Mayıs ayında, ben İzmir’deyken beni aradılar: “Yarın 1. görüşmeye gelebilir misiniz?” dediler. Genellikle görüşmeden 1 gün önce arıyorlar. “Gelemem, şehir dışınadayım” dedim. O zaman daha sonra ararız, dediler. 15 gün sonra yine aradılar, ben İstanbul’daydım ve 1. görüşmeye gittim. Tarabya Metin Oktay Spor Salonunu bu iş için ayırmışlar, stüdyo, çekimler,elemeler,mülakat filan hepsi orada oluyor. Çok uzun bir sıra vardı. Benim evde bebeğimin olduğunu söyledim, sağolsun Samet bey beni çok bekletmeden içeri aldı. 3 kişi girdiğimiz mülakatta kendimizden bahsetmemiz istendi. Ben biraz fazla konuşmuşum herhalde, yanımdaki arkadaşları konuşturmak için sorular soran jüri, beni sessizce dinledi. Konuşmam bittiğinde “Sormak istediğiniz herhangi bir şey var mı” dedim. Gülerek, ” Hayır, siz her şeyi fazlasıyla anlattınız, çok teşekkür ederiz” dediler. Olumlu olursa sizi 1 ay içinde arayacağız deyip gönderdiler bizi.

15 gün sonra 2. görüşmeye çağırdılar. Ben Antalya’daydım, yine reddettim. 15 gün sonra yine aradılar. Gittim, aynı sorular. ( Bana, kendini tanıt dediler. Yanımdakilere, nasıl bir yarışmacı olursun, para ile neler yapmak istiyorsun, yarışmaya katılmaya nasıl karar verdin filan gibi sorular sordular))ama daha kalablık bir jüri vardı. Bu arada kamera seni çekiyor ve jüridekiler neredeyse hiç yüzüne bakmıyorlar, sadece bir monitöre bakıyorlar, fotojenik olup olmadığına dikkat ediyorlar.

1 hafta sonra aradılar 3. görüşmeye  çağırdılar. Ben Urfa’daydım, gelemem dedim. (Biliyorum komik oluyor ama şans işte öyle denk geldi.) Ama bu sefer ya gelirsiniz, ya da hakkınızı kaybedersiniz 2 milyon kişi bekliyor sırada, siz hala düşünüyorsunuz filan dediler. Ben de kalktım gittim.

3. görüşmede Ersin bey, Tanem hanım ve bir bayan daha vardı. Yine monitörden izlendim ve aynı sorular soruldu bana, daha anlatıyordum, bu kadar yeterli, teşekkür ederiz, denildi.

Bu görüşmelerin hepsinden çıktığımda bir sonraki görüşmeye çağrılacağımdan emindim. Bir de birlikte girdiğimiz arkadaşlar her seferinde -yaa sen ne çok şey yapmışsın, ne güzel anlattın herşeyi, filan dediler.

Neyse 1 ay sonra Acun bey tatilden dönünce nihayet 4. görüşmeye çağrıldım. Bu görüşmeye ailemden birkaç kişi ile birlikte gitmem istendi. Ben de eşim, 2 kardeşim ve kızım ile gittim. İçeriye girdiğimizde yaklaşık8-9 kişi tıkış tıkış bir odada oturmuştu. İçlerinde Acun Ilıcalı da vardı. Bu insanlar malesef çok sıkılmış, yorgun ve mutsuz görünüyorlardı. Hiçbirinin yüzü gülmüyordu. Tanem Hanım hariç! Onun yüzü ışıldıyor, gülüşü odadaki tek olumlu havanın kaynağını oluşturuyordu. Görüşmeyi bir bey yönetti, yine aynı şekilde kendinizi tanıtın, dedi. Ben doğduğum yeri, üniversiteyi, yüksek lisansı, Fulbright bursunu, yazdığım hikayeleri, gerçekleştirmek istediğim projeleri filan daha anlatıyordum ki yeterli, teşekkürler, dediler yine. Acun bey yanımdakiler kim diye sordu, onlar ne iş yapıyorlar, dedi.Çıkarken hiçbir şey söylemediler. Çıkışta Tankut bey diye birisi vardı, beni hep o arayıp çağırıyordu görüşmelere, ona sorduk bundan sonra ne olacak diye. O da şimdi siz buraya kadar gelmişseniz zaten olmuş demektir, haftaya deneme çekimleri var, ona gelir, yedek yarışmacı olursunuz, dedi. Biz de onun verdiği gazla mutlu mutlu eve gittik:)

İşte geldik hikayenin sonuna. Var mısın yok musun macerasi, internette yaptığım sorgulamada “Başvurunuz olumsuz sonuçlanmıştır” yazısıyla sonlandı. Benimle aynı gün 4. görüşmeye gelen, Metin (kilolu, Hurley’e benzeyen) şimdi yarışıyor.

Şimdi bu maceradan öğrendiklerim:

1- Mayıs ayından beri her sabah neşeyle uyanıp, güzel bir şeylerin olacağını düşünmek. Bu duygu olumsuz haberi alınca tabi ki yerini umutsuzluğa ve üzüntüye bıraktı ama Türk halkının en güzel deyişi “Hayırlısı buymuş demek” benim hemencecik toparlanmama ve alnımın teriyle para kazanmayı düşünmeme yardımcı oldu.

2- Bebek ile dolu hayatım, bir süreliğine başka türlü heyecanlarla doldu.

3- Seçilirsem bebeğimi kime bırakacağım, ondan nasıl ayrılacağım, diye korkuyordum. Seçilmediğimde bu bana büyük teselli oldu.

4- “Kedi ulaşamadığı ciğere pis der” hikayesi: Yeni bölümleri izleyince ortamın iyice bozulduğunu gördüm. Elimde davulla masalara tırmanamayacağım için de iyi ki olmamış dedim kendi kendime.

Tavsiyeler:

Her mülakat en fazla 5 dakika sürüyor, söylemek istediklerinizi ona göre seçin. Bütün görüşmeye çağrılanların ortak bir özelliği vardı, temiz yüzlü olmaları, genellikle gülümsemeleri ve sempatik tavırlarının olması. Acun Ilıcalı’yı yarışmada olduğu gibi sevecen ve samimi görmeyebilirsiniz, hayal kırıklığı yaşamayın. Benim yaptığım gibi kendinizi kaptırıp, bütün akrabalarınıza haber vermeyin, sonradan açıklamak çok zor oluyor.

Sonuç olarak yaşattığı heyecan ve adrenalin sizi canlı tutsa da para kazanmak için sadece şans faktörüne bel bağlamak her zaman olumlu sonuçlar vermeyebilir. 

İyisi mi ben yine bildiğim işe döneyim, İngilizce öğrenmek isteyen var mı? 🙂

Vesile