Tag Archive for öykü

Meleğim ve Ben!

MELEĞİM VE BEN

 Oyuncak sepetimiz sakat bebeklerle doluydu. Kimisinin saçı kel, kimisinin gözü kör, kimisi ise kolsuz bacaksızdı. Hele yüzüne tükenmez kalemle makyaj yapılmış bebekler kabusumdu benim. Hiçbiri ile oynayamaz, onlara bakmaktan bile korkardım. Yeni bebek istediğimde ise “önce evdekilerle oyna!” cevabını alırdım.

Dördüncü kardeşim doğduğunda yedi yaşındaydım. Evimiz ana baba günü olmuştu. Eee, olacak artık, üç kızdan sonra nihayet bir erkek çocuk doğmuştu çünkü. Annemin, bembeyaz çarşaflar içinde kıpkırmızı ve yamuk suratlı bir bebekle yattığı misafir odasına girmeden önce her gelen elindeki paketi holdeki masanın üzerine bırakıyordu. Paketlerin bazıları rulo halinde, bazıları da dikdörtgen veya kare kutu şeklinde oluyordu. Bazen de içinde tepsi olduğu hemen anlaşılan yamyassı paketler geliyordu.  Ben de, içeride hepsi bir ağızdan konuşan onlarca kadından çok, her çocuk gibi, paketlerin içinde ne olduğuyla ilgileniyordum. Hep oyuncak bir bebek getirmiş olmalarını diliyordum. Oysa oyuncak bebek asla iyi bir doğum hediyesi olmazdı hele doğan çocuk erkekse…

Misafirler gitmeden paketlere dokunmak yasaktı. Ablam ve ben, her akşam üstü son misafirin gözlerinin içine bakar, içimizden bir an önce kalkıp gitmesini isterdik. Son misafirin kapıdan çıkmasıyla hediyeleri kapıp misafir odasının ortasına yayardık. Annem hangi hediyeyi kimin getirdiğini öğrenmeye çalışırken, biz de iştahla paketleri açardık. Gazeteye sarılı hediyeler pek hoşumuza gitmezdi. Genelde yastık kılıfı, havlu, namazlık veya elbiselik kumaş gibi bizce gereksiz şeyler olurdu çünkü içlerinde. Ambalaj kağıdına sarılı kutuların içinden ise genelde tabak, kase, bardak gibi şeyler çıkardı. Bunlar da bize gereksiz gelirdi ama hiç olmazsa kağıtlarını defter kabı olarak kullanabileceğimiz için sevinirdik. Bir de kolonyalar vardı, şişe şişe, boy boy, turuncu ve sarı…. Ben bütün dikdörtgen paketleri içinden bebek çıkacak umuduyla açardım. Tabi kolonyaları görünce dudak büker, bu sene de evdeki kırmızı suratlı kel bebekle idare edeceğiz diye düşünürdüm.

        Bir gün, kocası subay olan üst komşumuz annemi ziyarete geldi. Getirdiği paketi herkes gibi masanın üzerine bırakmıştı. Benim o günkü görevim ise gelen misafirlerin çocuklarını oyalamak, onların evdeki eşyaları kurcalayıp dağıtmalarını önlemekti. Bir yandan subayın kızıyla oynarken, diğer yandan aklım pakette kalmıştı. Mavi, üzerinde beyaz yıldızlar olan parlak ambalajın içinde ne olduğunu iyice merak etmeye başlamıştım. Ne kareydi, ne dikdörtgen; ne tepsiydi ne tabak; köşeli değil, yuvarlaktı. Nihayet akşam oldu ve son misafir olan komşumuz da kalkmaya niyetlendi. O kapıya yaklaştıkça, hızlanan kalp atışlarımın dışarıdan duyulacağından korkuyordum. Kadının kapıdan çıkmasıyla paketi kapıp misafir odasına girmem bir oldu. Bir yandan paketi çabucak açmak, diğer yandan ambalajı yırtmamak istiyordum. Nihayet ablamın da yardımıyla ambalajı yırtmadan bantları çıkardım. Paketten çıkan baharatlıkları görmemle hevesim yüzümde dondu. Bebek değil, plastik kapaklı, altı tane  yuvarlak kavanozdu gelen. Kavanozlar beyaz, porselendi. Ön yüzlerinde yapraklı bir dal resmi vardı. Birisinin arkasında başka bir resim olduğunu fark ettim. Kavanozu döndürmemle suratımı geniş bir gülümseyişin kaplaması bir oldu. Kavanozun üzerinde bir melek resmi vardı. Turuncu elbiseli, pembe yanaklı, kocaman kanatlı bir melek…Elinde kırmızı bir kalp vardı. Gülümsüyordu melek. Biraz tombuldu, saçları da biraz dağınık, çizgi filmdekiler gibi…Yine de çok şirindi. O anda dünyadaki en güzel resme bakıyormuş gibi hissettim. Elimi resmin üzerinde gezdirdim. Saçlarına, kanatlarına dokundum. Onu sıkıca tuttum, baharatlık olması önemli değildi. O bir melekti, benim meleğimdi, benim bebeğimdi. Diğerleri kolonyalar ve kumaşlara dalmışken, meleği bluzumun içine sokuverdim. Yavaş yavaş odadan çıkmaya hazırlanırken, annem, “AAA! Beş tane mi bu kavanozlar?” dedi. Ablam, “bilmiyorum, ama bunları subayın karısı getirdi” dedi. Bakışlarını bana çevirmeleri ile karnımdaki şişliği fark etmeleri bir olmuştu. Utanarak çıkardım kavanozu. “Kızım ne var bu kavanozda? Ne yapıyorsun?” dedi. “Anne bir melek resmi var” dedim. O kavanozun üzerinde ne resmi olduğu önemli değildi. Önemli olan takımın bozulmamasıydı. “Ama anne bak bu zaten takımdan değil, diğerlerinin resimleri farklı” dedim. “Olsun, bir yanlışlık olmuş herhalde” dedi. “Ben bunların öteki yüzünü çeviririm, hepsi beyaz, o zaman takım olurlar” dedi. Tartışma bitmişti. Benim meleğim de diğer kavanozlarla beraber mutfağa yollanmıştı.

        O gece gözüme uyku girmedi. O meleği istiyordum. Ona tekrar dokunmak, bütün gece bakmak için içimde engellenemez bir istek vardı. Annemler yatak odasında ben ve kardeşlerim ise aynı odada, yere serili yataklarda yan yana yatıyorduk. Soba soğuduğundan uyuduğumuz oda geceleri soğuk olurdu. Bense hep üstümü açardım. Annem son çareyi bana bir tulum dikmekte bulmuştu. Fermuarlı tulumum, geniş bir çuval gibiydi. Uyumadan önce tuvalete gider sonra da pijamalarımı giyip beni tuluma sokmalarını beklerdim. Tulumun fermuarının boynuma kadar çekilmesiyle sıkıntılı gece başlardı. Bunalırdım, elim yorgana yetişemezdi, kozalaktaki tırtıl gibi kıvranırdım. Sonra ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer ve sıkıla sıkıla uykuya dalardım. Ama o gece farklıydı. O gece meleğim olmadan uyumayacaktım. Saatler geçmek bilmiyordu. Tulumu içerden açmak imkansızdı. Odadakiler de uykuya dalmıştı. Bir ben uyanıktım. Bir yandan korkuyor, daha fazla uyanık kalmak istemiyor, bir yandan da yanımda meleğim olmadan uykuya dalmak istemiyordum. Çareyi ablamı uyandırmakta buldum. Yuvarlanarak yanına gittim. Kıçımla ona vurarak, “Abla çabuk kalk, altıma yapacağım. Abla çok sıkıştım, abla çabuk, ablaaa…” diye sızlandım. Dişlerini gıcırdatmayı nihayet bırakarak uyandı. “Abla tulumu aç hadi, altıma yapacağım yoksa” dedim. Uyur uyanık, açtı tulumu. “Senle geleyim mi?” diye homurdandı . “Yok” dedim “hemen gelirim”. Özgürlüğüme kavuşmanın heyecanı ama odadan gece tek başına çıkmanın korkusuyla kapıya yaklaştım. Yerler buz gibiydi, ama terlik giyemezdim, ses çıkardı. Sessizce mutfağa gittim. Meleğim ordaydı. Rafta, yüzünü duvara dönmüş kavanozların arasında onu almamı bekliyordu. Musluğa asılarak tezgahın üzerine çıktım. Mutfak geceleri ne de korkunç oluyordu. Kavanozları tek tek çevirdim, üçüncüsünde onu buldum. Biraz ağır geldi bana. Herhalde içine bir şey koymuşlardı. Tezgahtan atlayıp odaya koşuverdim. Odanın kapısını arkamdan kapatmamla gerçekten tuvalete gitmem gerektiğini fark ettim. Ama artık gidemezdim, meleğim benimleydi ve çok uykum vardı. Kardeşlerimin üzerinden atlayarak yerime geçtim. Kavanozu sıkı sıkı tutuyordum. Tulumu yorganın içinden çıkarıp ayak ucumuza attım. Bu gece tulumla yatmayacaktım. Üşümüştüm, yorgana girdim. Başımı yastığa, meleğimi de yanıma koydum. Elimle okşadım onu, öptüm. Kavanozun içinde bir şey vardı ama o beni ilgilendirmiyordu. Kavanozun üstünde, dünyanın en güzel meleğiyle o gece hiç uyumadığım kadar tatlı bir uykuya daldım. Denizlerde yüzdük, balıklarla oynadık rüyamızda.

        Sabah olduğunda garip bir şeyler olduğunun farkına vardım. Yorganın içi biraz serindi. Serinlik bir kenara asıl meleğim yoktu. Korkuyla irkildim. O anda porselen ayağıma değdi. Kavanoz yuvarlanmış, oraya gitmişti. Ona elimi uzattığım sırada ıslaklığı fark ettim. Meleğim altına yapmıştı. Yorganı üstümden atmamla, korkudan bir daha altıma yapasım geldi. Döşek sırılsıklamdı. Yine ablamı uyandırdım. Kızcağız gördükleri karşısında uyandığından emin olamadı. Altımı ıslattığım yetmezmiş gibi bir de gece getirdiğim kavanozun kapağı açılmış ve içindeki bütün çay yatağa dökülmüştü. Pijamalarım kapkara olmuştu. Gece olanları hatırlamaya çalışmak yerine annemden yiyeceğim dayağı hesap etmeye başladım. Bir yandan da yüzüne kara kara çay yaprakları yapışmış olan meleğime bakıyordum. Bu haliyle bile çok güzeldi.                                   

        Tokyo terliğin kıçımda oluşturduğu desenler akşama doğru geçmeye başlamıştı. Meleğimle ilk gecemiz biraz sıkıntılı geçmişti. Banyoda bana bir daha böyle şeyler yapmayacağına söz vermişti. Tabi annem o çişli kavanozu bir daha mutfağa sokmadı ve biz ayrılma korkusu olmadan yıllarca beraber yaşadık. Zamanla ben de ona benzedim. Tombul, pembe yanaklı, dağınık saçlı ve hep gülümseyen biri oldum.:)

VY.2006

2 Kadının Hikayesi

12 Kasım 2002,

Buz gibi elinin yanağına değmesiyle bir anda irkildi. Yine sabah olmuştu. Sanki bir el uzanmış ve onu bembeyaz bulutların üzerinden karanlık odaya doğru hızla çekmişti.

Aynı şehirde, takvim yapraklarının aynı günü gösterdiği başka bir evde ise jaluziler yavaş yavaş yukarı doğru kalkıyor; güneş ışığı, parfüm kokulu odaya süzülüyordu. Yorganı ne kadar başına çekse de gözkapaklarının üstünden aydınlığı silemiyordu. Kalkması gerekiyordu.

Kalktı, hemen yamalı yorganını katladı. Nemden üzerinde kara kara lekeler olan duvarın dibine koydu kirli döşeğini, yorganını ve yastığını. Pencereye doğru gitti, hırsla yukarı baktı. Bir taş atıp parçalamak istedi camı. Perdeleri çıkarmıştı. Zaten az gelen güneşi kim bilir belki de bu cam engelliyordu.

Tüylü terlikleri giydi, muslukları sonuna kadar açtı. Buhar banyoyu yavaş yavaş kaplarken aynaya baktı. O düşünce yine gelip yerleşmişti beyninin baş köşesine.

 “Allah’ım neden ben?” dedi. “Neden?”

Elini karnına götürdü. Bir an, bu karnı parçalamayı, parmaklarını daldırıp o kisti çıkarmayı istedi.

Demir gibi suyun yüzüne çarpmasıyla kendine geldi. Ellerini neredeyse sudan daha soğuk olan havluyla kuruladıktan sonra hemen mutfağa yöneldi.

 Süt ve bal karıştırdığı aromalı sıcak su bayağı rahatlatmıştı onu, küvetten çıkmak istemedi. Ama bugün yapacağı çok iş vardı, çekimlerden önce doktora görünmesi de gerekiyordu. “Offf, ne zaman bitecek bu işler?” dedi. “ Ne zaman rahata ereceğim?”

Akşam yemeğini şimdiden hazırlaması gerekiyordu, kocası ondan önce gelirse yemek hazır olmalıydı. Dolaptakilere baktı, dün pazardan topladığı domatesler, marullar ve portakallarla dolap ne kadar da dolu görünüyordu. Tamamen çürüyüp suları akmadan bi güzel bamya yapayım bari bu domateslerle dedi. Biraz daha iyi durumda olanlarını dolabın arkasına dizdikten sonra ezik domatesleri alıp dolabı kapattı.

Öyle güzel bir kahvaltı yapacak vakti yoktu. Biraz sucuk dilimlemişti kendine, biraz da eski kaşar koymuştu masaya. Salatalık, zeytin ezmesi, ne bulduysa çabucak bir sandöviç yaptı kendine. Çiçekli bornoza sucuğun yağı damlamıştı. “Tüüh! Amaan neyse!” dedi. Kuşum Aydın’ı izleyerek sıcak sütünü yudumladı ve sandöviçini yemeye koyuldu.

Yemek pişerken o da bir çay içti. İçi ısındı, güneş yavaş yavaş yükseliyor, evin içi de hafiften ısınıyordu. Sevindi. “Sobayı boşaltayım bari” dedi. Dün akşamdan kalan küller sobanın kapağının açılmasıyla hafiften havalandı. Eşarbını burnuna kapayıp asıldı kovaya, kaldırıp bahçeye çıktı. Kapının önündeki ayakkabıları giydiğinde karnına bir ağrı saplandı. Yere çöktü.

“Üzgünüm Aydın’cığım seni kapatmak zorundayım, gitmem lazım” diyerek televizyonu kapattı.. Kapıdan çıktığında “Acaba bu blûz bu pantolona gitti mi?” diye düşündü. Saatine baktı. Değiştirmeye vakti yoktu. “Aman neyse, bir de bununla uğraşamam çok işim var, olmazsa uyan bi tane aldırıveririm sette” dedi. Güneşli olmasına rağmen havada titreten bir soğuk vardı. “İyi ki uzun kürkü giydim, yoksa bacaklarım donardı” diye düşündü. Garajın kapısı yavaş yavaş açılırken sabırsızlanarak söylendi. “ Hadi yaa hadi, zaten geç kaldım. Bari trafiğe takılmasam…”

Nihayet binebilmişti. Hemen koltukla kapının yanındaki boşluğa giriverdi. İçeri sıcak ama havasızdı. Gözü dışarıya takıldı. Buğunun arkasındaki biçimsiz ve bulanık dünyaya bakarken “ Bu kaçıncı” diye düşündü.

“ Son zamanlarda iyice arttı. Nazmiye abla sıkı giyin geçer dedi ama geçmiyor ki. Kanamalar da arttı.”

“ İlerleyelim beyler, bakın yolcular binemiyor!”

“ Haydi beyler, sağlı sollu ilerleyelim lütfen.”

Bir homurtunun yükseldiği otobüste, duraktaki son yolcunun da binmesiyle kapanan kapının ardından tekrar bir sessizlik oldu.

“ Ayy, yemeği kapattım mı acaba?” dedi.

Bir anda hızlanan kalbi, yine bir anda rahatladı.

“Haa, tamam! Acaba bu yemek etsiz nasıl olur diye düşünürken kapatmıştım ya” dedi, güldü kendi kendine. Gözü yine dışarıya takıldı, otobüsteki hava iyice ağırlaşıyordu.

 İçerinin havasızlığını görünce,“bu ne yaaa! Havalandırın biraz burayı. Saç yaptırmaya mı geliyoruz, zehirlenmeye mi?” diye bağırdı. Doktor sigara içilen ortamda bulunmaması gerektiğini söylemişti.

“Bak Fuat, sana geleceğimi önceden söylüyorum. Bu konuda hassas olduğumu biliyorsun. Ne olur burada sigara içirmesen?”

“Afedersin abla ya! Oldu bu seferlik. Söz, bir dahaki sefere yaparım dediğini.”

“Oğlum, aç bakalım bu pencereleri, bana bir de sade nescafe.”

“ Saçlar nasıl olacak?”

“ Çok havalı olmasın, hastaneye gideceğim buradan sonra. Yap işte bir şeyler. Zaten akşamki çekimde yeniden yapılacak”

“ Tamam abla, sen bana bırak. Nasıl olacak, dur bak şimdi…”

Tıklım tıklım otobüs durdu. Kendini kapıya zar zor attı. İnmesiyle beraber yüzüne çarpan soğuktan bir an afalladı. Neyse ki hemen dükkanlardan taraf yürümeyi akıl etti. Geçen gün yoldan geçen arabaların üstüne sıçrattığı çamuru temizlemek için epey uğraşmıştı.

Pasaja vardığında dükkanların çoğu açılmıştı. 2 kat alta indi, Salih Ağabey çay ocağını her zaman olduğu gibi erkenden açmış, çayı da demlemişti.

“Hoş geldin kızım” dedi.

“Hoş bulduk ağabey. Kusura bakma geç kaldım, otobüs geç geldi.”

“ Bir şey olmaz, sıkma canını. Hemen önlüğünü giy de servise başla bari.”

“Tamam ağabey, sonra da katları paspaslarım.”

“Gerek yok, böyle iyi. Sprey sıka sıka saçım ne hale geldi” dedi.

“ Nasıl istersen abla.” “Oğlum aynayı getir bakalım”

“ Ellerine sağlık Fuat, teşekkür ederim.” deyip kalktı. Aynanın önünde dönerek kendine baktı. Koltuktan çantasını almak üzere eğildiği anda karnına bir ağrı saplandı.

Gözleri fal taşı gibi açıldı, yere çöktü. Derin nefes alarak “Çabuk olun doktor çağırın” dedi.

“Nasıl oldun, kız?”

“İyiyim çok şükür Nazmiye abla. Hele bu sancılar da bi kesilse.”

“Geçmedi mi hala?”

“Yok valla, kalın giyiniyom filan ama hiçbir şey kâr etmiyo sankim”

“Bi doktora görün bari”

“Bakarız abla, hele bir belimizi doğrultak da.”

“Belimizi doğrultmaya baksak ölürüz be!”

“Doğru söylüyon”

“ Doğru mu söylüyorsunuz, doktor?”

“ Evet, madem bu kadar rahatsızlık vermeye başladı, bu kisti bir an önce alsak iyi olur. Gerçi kötü huylu olmadığını daha önce de söylemiştim, korkulacak bir şey yok, telaşlanmayın.”

“ Aman Allah’ım. Yarabbim sen yardım et. ”

“ Yarın hastanemize yatsanız iyi olur.”

“ Bu kadar çabuk mu?”

“ Evet, dediğim gibi. Aslında endişe edecek hiç bir şey yok. Çok basit bir operasyon. Hastanemize ve ekibimize güvenebilirsiniz.”

“Pekala, dediğinizi yapacağım”

“Yaptın mı kızım?”

“Yaptım ağabey, katlar bitti.”

“Ellerine sağlık, hadi şimdi bi ara ver.”

“Sağ ol ağabey, şu ördüklerimi bi Belkıs Abla’ya göstereyim, geliyorum” deyip çıktı. Pasajın çıkışında yere yığıldı. Etrafında insanlar toplanmıştı. Onların arasından Nazmiye’yi güçlükle seçebildi. Eteği kana bulanmıştı. Yüzü de akan kan gibi kıpkırmızı kesilmişti. Kendine gelince,“Yok, Nazmiye abla, bir şey olmaz. Valla, bak şimdi iyiyim. Geçti hepsi. Sen beni eve götür yeter” dedi sıkılarak. Hastaneye gitmek istemedi. Nazmiye onu evine götürdü. Nazmiye’yi gönderdikten sonra içeri girdi. Sobayı yaktı.

“Allah Allah, ben ne yaparım eğer kadın hastalığı çıkarsa? Ameliyat masasında bacaklarını açarak yatmak kolay mı? Rezil olurum ben eğer böyle bir şey çıkarsa” diye söylendi bamyayı sobanın üzerine koyarken. “Nazmiye’ye kalırsa git baktır. Hem nerde bizde o para? Nasıl baktıracan, kime baktıracan? Allah göstermesin yataklara düştükten sonra eve kim bakacak? Ya’rabbim sen yardım et. Ele güne karşı utandırma beni.”

“Yok” dedi. “Ölürüm de gitmem. Utanırım rahmimden ameliyat oldum demeye. Aman kimseler duymasın.”

 

15 gün sonra…

 

         Kız, Nazmiye, Gülsüm nerede? Niye 2 gündür gelmiyor?

         Salih Ağabey, sen duymadın mı? Karnındaki kist mi ne patlamış otobüste. Hastaneye kaldırmışlar ama çok kan kaybetmiş. Durumu çok fenaymış, komadaymış. Allah şifa versin…

 

Hava çok soğuktu, poyrazın uçurduğu yırtık bir gazete parçasından şunlar okunuyordu:

 

23 Şubat 2003

 

Hürriyet

 

“ Geçtiğimiz hafta, ameliyatla sol yumurtalığındaki kisti aldıran ünlü sanatçı Gülben Aydın, önceki geceki şovunu aksatmadı. Programı daha önce ayakta sunan Aydın için stüdyoya koltuk getirildi. Program sırasında blûzunu kaldırarak ameliyat yerindeki bandajını gösteren sanatçı, “Seyircime saygımdan dolayı buradayım. Çıkmazsam kendimi rahat hissetmeyecektim. Çok zorlandım ama sağlığım şimdi iyi” dedi.   

 

Vesile Yılmaz

  

Siyah ve Beyaz

Esen rüzgar tanınmadık bir şarkıyı taşıyordu kulaklarına. Kalplerinin atışı ve köprü altından gelen müzik, İstanbul’un bütün gürültüsünü bastırıyordu sanki. Kulakları soğuktan sızlıyordu ama yanakları al aldı erkeğin kollarındaki kızın.

            Kulaklarında hala arkasından sıkılan mermilerin vızıltısı vardı. Aslında herşey önceden planlanmıştı ama bahçedeki köpeğin huysuzlaşması her şeyi berbat etmişti. Tam bir hafta öncesinden hazırdı bohçası yatağının altında. İşlediği dantel takımı, üç yemeni, iki çorap ve üç takım çamaşır. Bir de ablasının siyah bayramlık ceketini almıştı.

            Bembeyaz boyaya damlayan bir kara gibi kararttı içini bir düşünce. Acaba iyi mi yapmıştı, Mehmet’e kaçmakla? Usanmıştı artık baba dayağından, ağabey azarından. Annesi sekizinci çocuğunu doğururken ölmüştü tarlada. Üç ablası da verilmişti hemen, kör demeden, topal demeden yaşlı demeden. Saniye ise başlığı çok veren 63 yaşındaki Mustafa Dayı’ya gidecekti el mahkum.

            “-Yaşatmayacağım ulan seni! Geberteceğim kız, geberteceğim…!” diyordu Bekir arkasından. Başını sıyırıp geçen kurşunlardan Mehmet’in sesiyle kurtulmuştu. Mehmet gece bekçisiydi. Köydeki barajın inşaatında çalışıyordu. Gece gibi kapkara gözleri vardı. Kapkara gözleri, kocaman elleri… “O ellerle kuracak yuvamızı, o ellerle bölecek ekmeğimizi” diye düşündü Saniye. Birden uçtu yine yüreği, karşı kıyıdaki caminin tepesinde uçuşup duran yüzlerce kuşa karıştı. Daha bir sıkı sarıldı Mehmet’e. Mehmet de yüzünü dayadı Saniye’nin defne sabunu kokulu başına. Saniye’nin alnına sigara kokan sakalları battı Mehmet’in. “O benim kocam” dedi Saniye. Ayaklarını yıkayacak, yemekler hazırlayacağım  ona. Çocuklar doğuracağım.

            Mehmet ise giriştiği işin yükü altında bu namussuz şehirde nasıl namuslu yaşayacağını düşünüyordu. “Seviyorum ulan!” dedi. “Seviyorum!” Kara saçlarını okşadı Saniye’nin. Ne güzel olmuştu Saniye gözünde sürme, dudağında boyayla. Onu hiç böyle topuklu ayakkabılar içinde görmemişti. Ne güzel duruyordu bembeyaz ayakkabıları. İyi ki almıştı.

-“Ayakkabılarını sevdin mi?” dedi.

-“He” dedi. “Bayıldım. Teyzem kızına düğününde böylelerinden almıştı da bir kere bile elletmemişti bana. Aha bak şimdi benim de aynılarından oldu!”

Hava gittikçe kararıyordu.

-“Üşüdün mü?” dedi Mehmet.

-“Biraz” dedi kız.

-“Hadi gidelim” dedi Mehmet. Kız daha bir sıkı sarıldı Mehmet’e.

Mehmet, cesur:

 -“Korkma tamam mı? Bütün işlerimiz yoluna girecek.” dedi.

-“Tamam” dedi Saniye, “Hadi gidek”

            Bir rüzgar hızla çevirdi içine öndeki çifte bakarak bir şeyler yazan adamın elindeki defterin yapraklarını. Adam: “bu kadar yeter!” dedi. Tabanı delik ayakkabısının aldığı su da çorabını ıslatmıştı zaten. Yavaş yavaş doğruldu adam. Son bir kez kahramanlarına baktı. Adam kalın sesiyle şöyle diyordu:

-“Kız bak, bir daha nazlandığını duyarsam boğarım seni bu suda. Bacı macı dinlemem. Kadın boşuna mı veriyor bize bunca parayı. Köylü möylü demeyeceksin, gireceksin koynuna parayı verenin.”

Naciye’nin Düğünü

Yine cehennem gibi bir sıcaktı. Sessizleşen obada sadece sıcağa direnen atların kişnemeleri ve kuş sesleri duyuluyordu. Sanki o an havada asılı kalmış bekliyordu, bir şeyler olacaktı, onu bekliyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp durdu Naciye Nine. 30 yaşında kaybettiği kocasının resmine takıldı gözü. Derin bir iç çekti… 60 yıldır dul yaşamanın verdiği bütün azabı sanki bir solukta boşaltacaktı içinden. KadirAğa’nın en büyük kızıydı, en hovardasıydı arkadaşları arasında, erkeklerle iskambil oynar, allı güllü pazen elbiseler giyer, nereye isterse sormadan çeker giderdi. Harman yerindeki her düğünde halay başı hep ona verilirdi. Ne zaman civar köylere gidilse, Naciye’nin şerefine kesilirdi bütün koçlar. Hele gelin hamamının olduğu gün tam yedi koç kesilmişti Kadir ağa’nın kızına,.teeeeyyy…… Aynaya takıldı gözü, bir anda irkildi, geçmişten ışık hızıyla sıyrılıp bakakaldı her geçen günün bir çizgi çizdiği yüzüne. Torununun torunları korkuyorlardı artık onun kucağına gelmekten. “Amaaan neyse ben de çok meraklıydım sanki o sümüklüyü kucağıma almaya” diye düşündü. Titreyerek doğruldu, karanlık odaya sapsarı ışığın süzüldüğü tek pencereden başını uzatıp dışarıya baktı.

          Havada keskin bir koku vardı, fıstık sakızı kokusu. Birden aklına geldi o gün, gülümsedi Naciye kendi kendine. Yine böyle bir Ağustos ayında fıstık toplarken saçına fıstık sakızı bulaşmıştı da ancak keserek temizleyebilmişlerdi saçı. Celal nasıl da kızmıştı akşama Naciye’nin kısacık saçını görünce. Üç gün konuşmamıştı onunla. Ah Celal….

Yastığının altını yokladı, sedef tarağını yaprak gibi kurumuş eline aldı. Sıyırdı eşarbını ve taramaya başladı iki tutam bembeyaz saçını. Tarağın saçına değmesiyle bir anda uzadı saçları, gürleşti, kapkara, düğünde bindiği atın kapkara yelesinden daha kara oldu,uzadı, uzadı…. Tarak hala kayıyordu Naciye’nin kapkara saçlarında, durmak bilmiyordu… Yine davul zurna sesleri duyuldu, tabancalar birbiri ardına patlıyordu, zılgıtların sonu gelmiyordu. Şöyle bir silkindi Naciye nine, hafifledi. Işıl ışıl bir kapı açıldı.  Kupkuru kabuğunu yatağın üzerinde bırakarak, kapkara saçlarıyla bembeyaz gelinliği içinde yürüdü Kadir Ağa’nın kızı kendisini bekleyen kocasının yanına.

 

 

Vesile Yilmaz