Tag Archive for şanlıurfa

Balıklıgöl’de

20120125-204141.jpg

Dedemin mobiletinin arkasında bir yaz ramazanında büyülü bir ikindi vakti Ayn-Zeliha’ya gelişim… 25 yıl öncesi…
Ve dün! Kızlarımın elinden tuttum, masmavi gökyüzünde taklacı güvercinler kış güneşinin tadını çıkarırlarken Ayn-Zeliha’ya yeniden gittim. Dedem yoktu bu sefer. Asla da olmayacak zaten. Bir gün de benim kızlarım gelecekler buraya. Bensiz… Hayat ne garip!

Kuzenler

Bir zamanlar “Çabuk uyu, bak iğneci geliyor!” diye korkuttuğumuz, yemeklerini yedirmek için peşlerinden koştuğumuz, bizden küçük oldukları için oyunlarımıza almayıp “peynir ekmek” saydığımız, peşimize takıldıklarında gıcık olduğumuz küçükler zaman perisinin sihirli dokunuşuyla kocaman genç kızlar, delikanlıklar oldular. Şimdiyse biz onların peşine takılmak istiyoruz, gençliklerinin ateşinde biraz ısınalım, gözlerindeki yaşam enerjisinden aydınlanıp, biraz canlanalım diye… Onların yanında, zamanın ruhlarımızda açtığı derin izleri siliyor, bolca gülüyor, hayat doluyoruz. Herbirinin yaptıklarıyla gurur duyuyoruz. Artık dizimizin dibinde olmasanız da kalbimizin başköşesindesiniz gençler. İşte gözbebeklerimiz:

Ahmet: Nuran teyzemin en büyük oğlu. Asabi görünümünün arkasında altın gibi bir kalp vardır. Son derece şefkatli,  düşünceli, olgun ve ama bazen de çılgındır. Taklitleri ve esprileri müziğe olan yeteneği ile birleşince köydeki muhteşem eğlence gecelerimizin vazgeçilmez adamlarından oluyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi.

Sinem: Kız kardeşim. Yaratıcı fikirleri, insanı hayrete düşüren gözlem yeteneği ve koparan esprileri, nefis mantarlı risottosu ve tabi ki büyüleyici sesi ile insanın hep yanında olmak isteyeceği türden bir dost ve kardeş. En üzgün anınızda öyle bir şey söyler ki bütün acınızı unutup kahkahlara boğulursunuz. Stil uzmanı;dekorasyondan güzelliğe ailemizin Meydan Larousse’u. Mersin Üniversitesi sınıf öğretmenliği son sınıf öğrencisi.

İbrahim: Naime teyzemin oğlu. Etkileyici bestelerin ve udun üstadı. Her zaman son derece şık, temiz ve bakımlıdır. Yumuşak huylu ve dost canlısıdır. Askerliğini Hakkari Çukurca’da yaptığı dönemde tüm ailenin adrenalini tavan yapmıştır. İş hayatına atılmış olması onunla geçirdiğimiz vakti azaltsa da kalitesini hiç azaltmıyor, İbrahim’in tiplemeleri unutulmuyor. Mustafa Kemal Üniversitesi İşletme bölümü mezunu.

Yiğit: Erkek kardeşim. Zeki, komik, dost canlısı, ailesine düşkün, duygusal ve öz-güvenlidir. Bize verdiği ilginç bilgiler sağda solda satmak için çok işe yarar:) Spor sever ve son derece yakışıklıdır. Kız kardeşler olarak tek amacımız okulu bitirene kadar kızları ondan uzak tutmaktır. (Bence pek başarılı olamayacağız) Galatasaray hastası, müzik tutkunu, PS ustasıdır. O bi’tanedir. Benim gözümde hala bir somun ekmek kadar boyu olan sevimli tombik kardeşimdir. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisidir.

Mehmet: Teyzem’in ikiz oğullarından sarışın olanıdır. Son derece becerikli ve çalışkandır. Elinden her iş gelir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardır. Hayvanları sever ve onlara çok iyi bakar. Ailesine düşkün, güvenilir birisidir. Bizi çok sever ve bize herşeyini vermek ister. Müziğe yeteneklidir ve süper davul çalar, herkesi coşturur, yardıma muhtaç olanların da yardımına koşturur. Şanlıurfa Anadolu Lisesi son sınıf öğrencisidir.

Hasan: Teyzem’in ikiz oğullarından esmer olanıdır. Küçüklüğünden beri tamir edemediği şey yoktur. İpek ve Dilşah’ın hastası, şefkatli, ilgili, on numara bir kuzendir kendisi. Cüssesi kavgaya korkmadan girebilmenizi sağlar ama kendisi ruhen pek kavgacı değildir, işlerini konuşarak halletmeyi sever. O zaman da pes edersiniz zaten. Akıllı, zeki ve çalışkandır. Mehmet ve onun kullanmayı bilmediği motorlu taşıt yok gibidir. Şanlıurfa Fen Lisesi’nden Şanlıata kolejine transfer olmuş, son sınıf öğrencisidir.

Aşağıdaki resim Rastgeldi ailesinin genç iş gücünün resmidir:) Soldan sağa: Zeynel, Mehmet, Kemal, Ahmet, Yiğit, İbrahim, Hasan. Bebişler İpek ve Dilşah.

 

İşte geldik bu ekibin sazından çıkmış muhteşem esere!  Fatih Erkoç’un “Canevimden” isimli parçasını yorumlayan gençlerimiz bizi canevimizden vurdular. Şarkı çok yer kapladığı için buraya ancak bir parçasını ekleyebiliyorum. Tümünü indirmek isterseniz ……… tıklayabilirsiniz. Bu parçanın düzenlemesinde çok emeği geçen kardeşimiz gibi sevdiğimiz bir gencimiz daha var: Mesut Rastgeldi. Onu da anmadan olmaz! Hepinizle gurur duyuyoruz gençler! Sağolun, var olun! Ellerinize dillerinize sağlık:)

Nasıl bir çocukluk?

   MİNİK ELLERDEN KURU KALPLERE…

            Urfa, üzüntüden dolan gözlerin isotun acısı bahanesiyle boşaldığı sıcak, uzak ve çıplak diyar… Acısıyla nam salmış bir şehirde yaşamak başlı başına bir zorluktu. Bir de bunun üstüne babamın çalışmak için neden buranın da en kötü okullarını seçtiğini, neden kimsenin civarından bile geçmek istemeyeceği mahallelerde öğretmenlik yapmak istediğini o zamanlar hiç anlamamıştım. Hele bir de öğretmenler gününde hediye diye gelen bir selpak mendil, birkaç yumurta ve bazen de giyilmiş bir çift çorap gibi garip hediyeleri gördüğümde babama sormadan edemiyordum: “ Baba, niye bunlarla uğraşıyorsun ki? Kıdemini kullanıp merkezdeki iyi okullardan birine geçsene”. Bu saçma soruyu her soruşumda babamın yemyeşil gözleri önce hüzünle dolar; ardından acı bir tebessüm yüzünü kaplardı.

          Mesleğinin 30. yılında, yine kuş uçmaz kervan geçmez, eski, yıkık bir okuldan emekli olduğu gün taa eskiden sorduğum o sorunun cevabımı aldım. Babam elinde büyük bir çantayla döndü geldi. İçinde eğri büğrü el yazısıyla yazılmış yüzlerce yaprak vardı. Öğrencilerin mektupları, ödevleri, çalışmaları, paragraflar, yazdıkları her şey bu çantadaydı. “Bir bak bakalım” dedi. Hacettepe İngilizce Öğretmenliğini bitirmiş, Yıldız Teknik Üniversitesinde yüksek lisans yapmış, İstanbul’un en iyi özel okulunda çalışan 25 yaşında genç bir öğretmen olarak mesleğimle ilgili neredeyse her şeyi bildiğimden o kadar emindim ki okuduklarımın hayatımı nasıl değiştirebileceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Okumaya başladım. Eşref’i, İbrahim’i, Haşim’i,Ayn-Zeliha’yı, Şekha’yı, Hanım’ı, Aliyegül’ü tanıdım. Ne yediklerini, nasıl yaşadıklarını, izledikleri filmleri, şahit oldukları olayları, bazen gördükleri rüyaları bazense hayallerini okudum sararmış sayfalarda. Bazen okuduğumdan tek kelime anlamadım, bazen karnım ağrıdı gülmekten, bazense sabaha kadar uyuyamadım ağlamaktan.

        Okul, bu demekti; öğretmenlik bu demekti. “Türkiye’nin nehirlerini yaz! En yüksek dağımızı, en soğuk ilimizi  yaz!” ödev değildi. “En çok korktuğun günü anlat, yaptığın iyilikleri anlat, en büyük derdini anlat…”  ödevdi. Çünkü hiçbir ansiklopedide yazmıyordu bunun cevabı. Ya da bir ablaya, abiye sorularak kolayca bulunamazdı bu bilgi. İçine bakmalıydı çocuk; hatıralarına, yaşamına ve düşünmeliydi: “Bunu nasıl sözcüklere dökebilirim?”.

Acaba nasıl döktüler sözcüklere yaşamlarını?

Her biri başka bir şekilde… Kimisi ödev tam sayfa yazılmalı diye aynı şeyleri farklı sırayla söyleyip durdu : “Ben et seviyorum. Et çok seviyorum. Ben etleri çok çok seviyorum. Ben et yemeği çok seviyorum. Et görsem her gün yerim. Ben iztiyorum, önüme çıksın, yiyeceğim ben et çok seviyorum.” Kimisi konuştuğu gibi yazdı: “…pirten biskilet göt kaldırtı yere tüstüm…” Kimisi de bayağı ayrıntıya girdi: “…Ben küçükken bana JAVA motosiklet çarptı… ”, “Sikorta hastanesine gittim romantis hastalığına düştüm”

 Daha nice öykü, başta acemice sonraları ustaca döküldü Urfalı çocukların minik ellerinden kağıda. Eşsiz yaşamlar, çocuk gözüyle, çocuk diliyle kazındı beynime. Her satırda tattığım başka bir duygu beni daha “insan” yaptı. Yüzlerce kâğıdı okumayı bitirdiğimde artık ben, eski ben değildim. Eğlenmiş, ağlamış, utanmış, sevinmiş, şaşırmış, acımış, umutlanmış, üzülmüş, gülmüş ve her şeyden önemlisi değişmiştim. Çok değişmiştim…

Urfa’nın kavruk çocukları neler yaptıklarının farkında hiç olmayacaklar belki ama gelin siz kendinize bir iyilik yapın, bu mucizenin farkına varın!

         Vesile YILMAZ        

Anneanne-Dede

İşte İpek’in anneannesi ve dedesi. Onlar Şanlıurfa’da yaşıyorlar. Babam emekli bir öğretmen; yaptığı besteler ve muhteşem kanun çalışıyla herkesi büyüler. Annemse “Urfa’nın en çok kitap okuyan kadını”. Bunu ben demiyorum, ödülü bile var:) Böyle olunca onunla sohbetlerimiz o bizi kovana kadar sürer. Gece, damda, yıldızların altında dizinin dibinden hiç ayrılmak istemeyiz. Konuştukça konuşuruz. 

Malesef İstanbul’a pek yolları düşmüyor ama biz yaz aylarında, cennetten bir köşe olan Tülmen köyündeki yazlık evlerine onları ziyarete gidiyoruz.  Kocaman bir bahçe içinde bir çok meyve ağacı, bostan, çimenler, çardaklar, temiz hava, bol gıda ve hepsinden önemlisi sevgi ve ilgi dolu baba ocağı 🙂 Bu yaz Urfa’da kalışım İpek’e çok şey öğretti. Döndüğümüzde hem yürümeye hem de konuşmaya başlamıştı. İpek herkese bir anı bırakarak, herkesten de birşeyler öğrenerek süper bir yaz geçirdi. İstanbul’un stresinden, karmaşasından bunaldığım anlarda gözlerimi kapatıyor, köyümüzde yemyeşil ağaçların altında, mis gibi akşamsefası kokusu içinde güneşin batışını izlediğim hamakta hayal ediyorum kendimi. Köy havasını yaşayabilecek bir yerimizin olması büyük nimet. Herkese tavsiye ederim, hadi kalkın bu tatilde de yolunuzu köyünüze çevirin. Huzura yolculuk bu olsa gerek.