Archive for Kemal Yilmaz

Corona ve yaşam

Vesile genelde yazıyor ama o da henüz 3 aydır hiçbir şey yazmamış. Ben ise bir kaç yıldır yazmamışım. 🙂

Son birkaç ayı bir arada anlatmak vakit alacak ama aklımda kaldığı kadarıyla sizlerle paylaşayım.

Mart ayının son haftasında Wisconsin’de valinin “Safer At Home” (#EvdeKal) demesinden sonra öncelikli ve açık kalması gereken yerler (hastane, polis, vs.) haricinde hemen her işyeri dükkanları kapattı. Hatta bazıları emre rağmen kapatmayınca, polis zoru ile son dakikada kapatanlar bile oldu. İlk haftalarda herkes; bu geçici, yakında açılır, biraz mola veriyoruz hissiyatında idi. Ama 1 ay geçtikten sonra Wisconsin sağlık departmanı emri 1 ay daha uzattığını duyurdu. Evde kalma işi uzadıkça işyerleri devletin yardımına rağmen işten eleman çıkarttılar ve zarar etmeye devam ettiler. Trump’ın “Amerika’yı yeniden açacağım” demesi üzerine, valiye ve eyaletin sağlık departmanına dava açtılar. Yüksek mahkeme (Supreme court) kararı iptal edince, işyerlerinin çoğu birer birer açılmaya başladı. Açılmadan önce sadece paket servis hizmeti veriyorlardı, restoranda veya barda oturma imkanı yoktu. İşyerleri açılınca yerlerde 6 feet (1.80 cm) mesafe bırakın diye yazılar yapıştırıldı ve mesafeyi gösteren etiketler konuldu.

Şimdi işyerlerinin çoğu açık, müşteri de kabul ediyorlar. Biz bu konuda hala çekimseriz galiba. Haftada 1-2 defa alışverişe gidiyoruz, zorunlu olmadıkça dışarıda pek zaman geçirmiyoruz. Online alışverişler Mart ayından bu yana oldukça arttı, doğal olarak teslim süreleri çok uzadı. Bu olaylardan önce 1-2 gün olan süreler 2 haftaya kadar çıktı. Genellikle yaşlı insanlar online alışveriş yapıyor ve kalabalıktan uzak durmaya gayret ediyorlar. Elbette bunlar benim gözlemlediklerim.

Bunun yanında virüsü hiç ciddiye almayan bir kesim de var elbette. Trump taraftarları da bu kesimin içinde diyebiliriz, zaten valinin kararını dava etmelerinden anlayabilirsiniz.

Bütün bunlar yaşanırken, benim en çok etkilendiğim durum saç meselesi oldu 🙂 Vesile ve Defne saçlarımı güzelce kısalttılar, fakat kısa süre sonrasında yeniden saçlar uzadı. Berberler açıldıktan bir süre sonra bir sabah aynada kendimi gördüm ve dayanamayıp taktım maskeyi, “Ne olacaksa olsun” deyip randevu alıp gittim berbere 🙂 Önceden kapıdan “selamın aleyküm” deyip gidilebilen (Walk-In) berberler artık randevu ile çalışmaya başladılar. Kapıda birisi karşılıyor, içeride herkes maskeli ve içeri maskesiz almıyorlar. Giriş çıkışta sosyal mesafe kuralına uyulması gerekiyor.

Duyduğum en komik (ve bir o kadar da saçma) olay ise; marketlere öncelikle anlık müşteri sayısı kısıtlaması getirildi. Ve marketlere insanlar hücum edince, alınacak ürün sayısına da kısıtlama getirdiler. Örneğin ilk başlarda alışveriş mağazasına aile başına 1 kişi girebiliyor ve günde 1 düzine yumurta alabiliyordu. Bir çok yerde tavuk yoktu, hatta şu anda bile bazı yerlerde olmayabiliyor. Böylesi günlerden birinde; adamın birisi 1 yerine 2 paket hindi salam (veya hindi göğüs eti de olabilir) almak istemiş. Kasiyer çocuk, 2 tane alamayacağını söyleyince; “Kafana silah dayamamı ister misin” diye tehditte bulunmuş ve istediğini alıp gitmiş. Mağaza da polisi arayıp durumu anlatmış, güvenlik kameralarından adamın plakasını ve sonra da evini bulmuşlar. Tehditte bulunduğu için, silahı bulmak için adamın evinin altını üstüne getirmişler. İşin komik tarafı adamın silahı bile yokmuş 🙂

Hayat yavaş yavaş normale dönüyor burada ama bir yandan da rakamlar normalleşmeden daha hızlı bir şekilde yeniden yükselmeye devam ediyor.

Avustralya mı Kanada mı?

Göçmen olarak kendinizi hayal ettiğinizde eminim sizin de aklınızdan bu ikilem çok geçmiştir. En azından biz de Avustralya’ya gitme kararımızı vermeden önce bu ikilemi yaşamıştık ve en ağır basan (en ayırt edici) özellik olarak Avustralya’nın sıcak iklimini tercih etmiştik. (Şimdiki bulunduğumuz yerle kıyaslama yapmazsanız sevinirim 🙂 )
» Read more..

Happy Thanksgiving (Şükran günü)

Yarın Amerika’da Thanksgiving ve resmi tatil.

Türkiye’deyken ve hatta Avustralya’da da yaşarken, şükran gününü dini bir gün zannederdim. Avustralya’da bu gün kutlanmıyor. Amerika’da, Kanada’da ve Amerika’ya bağlı (karayipler vb. ülkelerde) kutlanıyormuş sadece.

Bunun yanında, daha bu yıl (Amerika’ya geldikten sonra) öğrendim ki, aslında bu günün din ile hiç ilgisi yokmuş ve sadece bir önceki yıl elde edilen hasat için şükretmek için kutlanıyormuş. Bu yüzden Amerika’da Kasım ayının 4.Perşembe günü ve diğer ülkelerde farklı aylardaki farklı günlerde kutlanan şükran gününde bol bol yemek yapılıyor, tüm aile bir araya geliyor ve yemekler bolca paylaşılıyormuş.

Nereden ve nasıl çıktığına dair çeşitli rivayetler söz konusu. Türkçe kaynak için şuraya bakabilirsiniz.

Aynen Türkiye’deki dini bayramlar gibi, insanlar şükran gününün önündeki veya sonundaki günleri izin alıp tatillere çıkıyor veya (çoğunlukla) aile ziyaretlerine gidiyorlar.

Bu yazıyı size (Amerika’da) Çarşamba günü yani aslında lükran gününün arifesinde yazıyorum. İş yerinde bugün o kadar az çalışan var ki anlatamam. Hele şükran gününün sonrasında Cuma günü bina neredeyse bomboş olacak. Tam bir bayram havası var, herkes bir birine “Happy Thanksgiving” diyerek kutluyor bu günü! Avustralya’da alışık olduğum ama Amerika’da gördüğümde ilk anda yadırgadığım bir tablo 🙂

Herkes birbirine “Şükran gününde ne yapıyorsun, planın nedir?” diye soruyor. Ve mutlaka bir plan yapmış olduğunuzu varsayıyorlar.

Bugün öğle arasında asansörde karşılaştığım iş arkadaşımın üzerinde buranın yerel futbol (Amerikan futbolu) takımı olan Green Bay Packers forması vardı. Arife günü olduğu için epey bir rehavet var havada 🙂

Tatillerden bahsetmişken, Avustralya’daki tatil sürelerinin ne kadar çok olduğundan, iş ve yaşam dengesinden (Work-Life Balance) ve uzun süreli çalışma izni (Long Service Leave)’den bahsettiğimde buradaki iş arkadaşlarımın ağzı açık kalıyor. İlk söylediğimde inanmamışlardı ve Google’dan teyit ettikten sonra inandılar ancak. Ama bugünlerde Avustralya’daki koşulları anlattığımda artık bana “tamam, ama orası Avustralya” diyorlar 🙂 Çünkü burada işverenin eklediği en küçük bir ekstra hak (imtiyaz) sanki çok büyük bir farkmış gibi sunuluyor.

Yarın tatil, Cuma günü çalışıyorum. Sanırım Cuma günü evden (uzaktan) bağlanarak çalışacağım. Happy Thanksgiving 🙂

Yeniden taşınma

Merhaba,

Vesile’nin bir önceki yazdıklarından sonra ben de benim tarafta olan biteni sizlere biraz özetleyeyim istedim.

Başlamadan önce, bir önceki Vesile’nin postuna gelen yorum & soru üzerinde kısa birkaç kelime etmek istiyorum.

Avustralya ve Amerika kıyaslamasına burada okuduklarınız üzerinden girmeyin lütfen. Çünkü Vesile daha önceki yazılarından birisinde bahsetmişti, aslında biz Batı Avustralya Perth’ten Wisconsin Milwaukee’ye taşınıyoruz. Taşınma nedenimiz ise aslında durup dururken bir şekilde Amerika Green Card çıkmış olması. Avustralya’ya taşınmadan önce  Türkiye’deki bir aracı şirkete çok komik bir para ve Green Card başvurusu için birkaç bilgi bırakmıştık. (Bu başvuru bilgilerimizi bırakırken Avustralya aklımızdan henüz geçmiyordu) Yıllar sonra biz artık Perth’te hayatımızı kurarken Green Card çıktığı bilgisini verdiler ve ondan sonrası malum.

Burada (Milwaukee’deki) iş arkadaşlarıma da, yeni tanıştığımız Türk arkadaşlara da hep bahsettiğim Perth sakinliği, doğal güzellikleri, sahilleri ve hayat standartları ile yaşanabilecek bir şehir. Ama tahmin edersiniz bunların en başında iyi bir işiniz olması gerekiyor. Ben Perth’te çalıştığım yerlerden iş tatmini alamadım, kazandığım para yeterli geliyor olmasına rağmen (ortalama bir maaşa çalışıyordum) beni mutlu ettiğini pek söyleyemem. Bu gibi kişisel ve dolayısıyla aileyi etkileyecek sebepleri bir araya getirdik ve beraberce “hadi bir gidip deneyelim” kararımızı verdik. Biliyorum, takip edenlerin aklına ilk gelen soru;

-Türkiye’yi tamamen bırakıp gitmişken, neden Avustralya’yı da bırakıyorlar. Acaba bir problem mi var ?

oluyor.

Avustralya sosyal bir devlet. PR (kalıcı oturum) aldıktan sonra işsiz kalırsanız veya geliriniz yetersiz olursa, zengin etmese de yardımı dokunabilecek kadar bir destek bile veriyor. Sağlık konusuna girmeyeceğim herkesin görüşü farklı bu konuda ama kişisel olarak çok şikayetçi olmadığımı söyleyebilirim. Neyse, Avustralya hakkında burada zaten epey bir yazı okuduğunuzu varsayıyorum.

Amerika ile bu türde kıyaslamaları sadece “taşınalım mı?”, “gitmeye değer mi?”, “doğru mu yapıyoruz?” sorularını sorarken yaptık.

Sonuç olarak kısa süreli bile olsa, (henüz kısa süreli olacağını bilmiyoruz ama öyle varsayarak) “Hadi deneyelim” dedik.

Amerika’da sağlık sistemi hakkındaki genel algı; berbat, çok pahalı, elini verince kolunu kaptırıyorsun, vs. vs. Henüz deneme şansımız olmadı, umarım olmaz da. Ama şikayet edenler olduğu gibi memnun olanlar da var olduğunu söyleyeyim sizlere. Tüm olay, özel sağlık sigortası yaptırmanız gerekiyor! Eeee… bunu zaten Avustralya’da da yaptırmanız gerekiyor (devlet sizi bunu yaptırmaya zorluyor, aksi halde ileriki dönemlerde daha pahalıya malolabilir) Türkiye’de de durum aynı değil mi? Belki devlet zorlamıyor ama özel sağlık sigortası ile daha iyi hastanelerde muayene olabiliyorsunuz, öyle değil mi? (gerçekten unuttuğum için soruyorum)

Amerika’da maaşlar iyi değil! Doğru. Çünkü yaşadığınız şehirdeki hayat standartları ve daha da önemlisi çalıştığınız sektördeki oranda maaşlar almanız sözkonusu. Ama şunu da söylemek lazım; eğer belli başlı şehirleri seçerseniz (San Francisco ve California’da bir yer, New York, Seattle, Hawaii…) buralarda hayat oldukça pahalı hatta o kadar pahalı ki dünya pahalı şehirler listesinde en yukarıdalar diyebilirim.

Suç oranları Avustralya’dan daha yüksek olan şehirler olduğu gibi daha düşük olan yerler de var. Polisin yetkileri çok fazla, mümkün oldukça polislerden ve polislik işlerden uzak durmak en iyisi. Ama Avustralya polisinden farkı, ihbar olması durumunda çok kısa sürede polisler etrafınızda bitiyorlar! Avustralya polisinin yanıt verme süresi biraz daha uzun. Yine de nerede olursanız olun, polise düşecek işiniz olmasın.

Amerika’ya (Florida/Jacksonville’e) Haziran ayında gelmiştim. Birkaç ay süren iş arayışından sonra Milwaukee, Wisconsin’deki bir recruitment şirketi buradaki banka için aradı ve contractor (sözleşmeli) olarak başladım. İlk başlangıçta projenin 6 ay sürmesi öngörülüyordu ve sonraki 6 ay opsiyonel idi. Proje başladıktan bir süre sonra (3-4 hafta içerisinde) yeni ve daha büyük bir proje nedeniyle ertelendi. Kalkıp buralara kadar geldim, şimdi ne olacak? diye düşünürken, bankadaki yöneticim büyük projede önemli bir rol verdi ve kalmamı istedi. Önceki (esas geldiğim) proje ise yeniden planlanacak ama süresi daha da uzatılacak gibi görünüyor. Uzun lafın kısası 2019 yılı ortalarına kadar benim contract devam ediyor gibi görünüyor şu anda. Bir yandan da benim Amerika’daki vize durumumu ve permanent (kalıcı olarak) rol düşünüp düşünmeyeceğimi vs. konuşuyoruz. Bakarsınız burada kalıcı olurum. Aslında fena olmayan bir ortamda çalışıyorum, mutluyum diyebilirim.

Eh iş konusunda adım attıktan sonra ev bulup, yerleşmemiz gerekiyor doğal olarak. Perth’teki eşyaları getirmemeye karar verdik, zaten aşağıda okumuşsunuzdur.Bu kararı verirken, birden fazla kez kararımızda gidip gidip geldik. Sosyal medyanın gücü diyelim, bu tecrübeyi yaşamış insanların yorumlarını ve görüşlerini aldıktan sonra Avustralya’dan Amerika’ya eşya getirmenin hiç mantıklı olmadığını gördük. Biz de şimdilerde Vesile’nin orada halletmeye çalıştığı gibi, birkaç parça şahsi eşya haricinde herşeyi odaya kapatıp evi o oda olmadan kiraya vermeye karar verdik.

Vesile aşağıda listelediği işleri bir yandan Perth’te yetiştirmeye çalışırken, ben de burada çocukların okulları ve kiralayacağımız evler hakkında bir yandan bilgi almaya çalışıyorum bir yandan da ev görmeye gidiyorum. Sanırım ilk başlarda apartman (Türkiye’dekinden biraz farklı) veya condo denilen bir apartman kompleksinde yer kiralayacağız. Condo ile başlangıç yapmak bizim için daha kolay olacak gibi. Condo’nun ne demek olduğunu daha sonra ayrıca (ev kiraladıktan sonra) anlatırız sanırım.

Bir yandan da online devam ettiğim kurs başladı ve vaktimi oldukça dolduruyor. Hatta şu anda bile bu yazıyı epey uzattım, aslında ders çalışmam lazım 🙂

Uzun lafın kısası arkadaşlar, Avustralya veya Amerika veya Avrupa/Kanada her nereye gidiyorsanız veya niyetlendiyseniz sizin için koşulları en iyi olanını seçin derim. Hakkınızda en doğru kararı ancak siz verebilirsiniz.

Kardeş sitemiz yayında

Herkese merhaba,

Birkaç zamandır üzerinde çalıştığım kardeş sitemiz www.defneyilmaz.com web sitesi artık yayında.

Yeni sitemizde yazılardan daha çok videolar yayınlamayı hedefliyoruz. Hatta ilk amatör videomu yayınladım 🙂 Yorumlarınızı ve eleştirilerinizi bekliyorum. Beklentilerinizi iletirseniz, bize ışık tutmuş olursunuz.

YouTube kanalına da şu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Misafirlikteki çocuk

Nereden esinlendim bilmiyorum, geçenlerde öylesine düşünürken aklıma birden bire bir benzeşim geldi.

Doğup büyüdüğünüz topraklardan uzaklarda yaşamak, misafirliğe gitmeyi çağrıştırdı, özellikle de çocukluğumdaki misafirlikleri. Hani hiç tanımadığınız bir eve gidersiniz, anne-babanız gittiğiniz evdeki büyükleri zaten uzun zamandır tanıyordur. Size de ister akranınız olsun, ister olmasın evin çocuğu/çocuklar ile mecburi bir beraber oynama görevi düşer. Ama adımınızı attığınız ilk andan itibaren, yadırgamaya başlarsınız ve kendi kendinize durmadan; “Burası neresi?”, “Biz şimdi niye buraya geldik ki?”, “Bu evdeki hiçbir şey tanıdık değil” dersiniz ya, bende tam bu hissiyatı oluşturduğunu fark ettim.

 

Misafirliğe girdiğiniz o evin havası, size ikramları (her ne kadar ikram ediliyorsa artık), yemek yiyorsanız masada tabağınıza konulduğu kadar yemek, ve o yemek yetmemiş ise biraz daha fazla iste(yeme)me çekingenliği, ayakların birbirinin içine girip kaybolması isteği, o minnacık ellerin birbirine kenetlenip büyük bir yumruk olduktan sonra iki dizin arasına sıkışması veya ayrı ayrı duran ellerin yanlardan bacaklarınızın altında kalması. Evde büyüklerin konuşmasını bir sure dinlemeye çalışıp henüz 1 dakika dolmadan konuşmalardan sıkılmak.

 

Hele o ev sahibinin çocukları bir de patronluk taslayan ve “topbenim değil mi, oynatmıyorum” tavırlarında birisi ise, iyice yalnızlık hissettirmesi.

 

 

Büyüsek bile, bu hislerimiz bizimle hep birlikte aslında. O dönemleri ve hisleri yasayan çocuk biziz ve güzel haber o çocuk hiçbir yere kaybolmadı aslında. Hep bizimle birlikte idi ve halen de bizimle birlikte. O çocuğa yaşı ilerledikçe o kadar (çoğu gereksiz) sorumluluk yüklediler ve o çocuksu heyecanını o kadar bastırdılar ki, sanki o dönem hayatimizin bir parçası değilmiş ve o çocukluğu başkasının hayatından kesitmiş gibi yasamaya başladık. Çoğu gereksiz sorumluluk derken; toplum baskısını, “ayıp” kavramı ile yüklenenleri, “başkaları ne der” diyerek ne kadar yük varsa sırtımıza yüklenenleri, ve aklınıza gelebilecek mantık dışı ne kadar yük varsa hepsini kast ediyorum. Ve biliyor musunuz bunu ancak 40 yaşıma yaklaştığım donemde fark ettim. Bu farkındalıkta yaşadığım ülkenin etkisi olduğu doğru ama ilk başlangıcı Avustralya’ya taşınmadan önce 1 haftalığına bile olsa katıldığım “Yaratıcı Drama” kursunda sevgili Tülay Üstündağ öğretmenimden aldım. Avustralya’da hayatımıza başladıktan sonra ister istemez ülke, yasam sekli, toplumsal değerler, kişisel haklarınız ve değerleriniz gibi olguları kıyaslamaya başlıyorsunuz. Bunları öğrendikten ve etkili bir şekilde “bu hayatta ben de varım” hissiyatını aldıktan sonra o yükleri birer birer atmaya çalışıyorum. Doğanın kanunu, o kadar yılda yüklediğim / yüklenen yükler öyle birkaç günde/ayda/yılda atılmıyor. Değişim zaman gerektiriyor, hele kişiliğinizde ve hayata bakış seklinizdeki değişim çok büyük emek ve zaman gerektiriyor. Ve ben değişimin istesenizde istemesenizde hayatınızda var olduğu gerçeğini kabullenenlerdenim. Önemli olan etrafınızdaki değişimle birlikte siz hangi yönde gidiyorsunuz? Değişimle birlikte mi hareket ediyorsunuz, yoksa akıntıya karşı mı kürek çekiyorsunuz? (Vesile’nin başka bir muhteşem yazısından)

 

Kendimi sorgulamayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum, Türkiye’den ayrıldıktan sonra ne kadar değişebildim acaba? Kendi hayatıma ve etrafımdakilere ne kadar faydalı olabildim acaba? Bunları sorguluyorum, ama tüm cevaplar elbette bende değil 🙂

 

Misafirlikteki çocuğumuza dönersek; kendi evinizde, kendi oyun alanınızda değilsiniz ve size verildiği kadarıyla yetinmek, oyun oynamak, yemek yemek durumundasınız. Bu yeni oyun sahasına ne kadar çabuk adapte olursanız, o evin çocuğu ile ne kadar kısa surede arkadaş olursanız, bu yeni ortama o kadar kısa surede yerleşebilirsiniz. Kendi farkındalığınızı da o ölçüde görebilirsiniz.

Bir sonraki yazacağım yazıda buna biraz örnekler getirmeye çalışacağım

Jung

Jung’a göre, dünyadaki tüm kötülükler insanlar kendi hikayelerini anlatamadıkları için ortaya çikiyormuş. Herkes özgür olsa, yolculuğunu yargılanmaktan korkmadan, utanmadan, sıkılmadan anlatsa dünya daha huzurlu bir yer olurmuş. Ben psikologa gittiğimde de adam bana “test tube” den bahsetti. Agzı mantar tıpa ile kapalı bir test tüpü, içindeki maddeyi kaynatan da alttaki ısı kaynağı. Bu ısı kaynağı her şey olabilir, boşanma, ayrılık, taşınma, işsizlik, depresyon, anksiyete ve diğer tetikleyici şeyler. Hayatımızdaki zorluklar yavaş yavaş test tüpünün içindeki maddeyi ısıtıyor, kaynama noktasına getiriyor. Psikologun görevi, test tüpündeki musluğu arada sırada açıp içerideki basıncın güvenli bir şekilde dışarı çikmasını sağlamak. Anlatıp rahatlamak dediğimiz şey aslında bu. Yabancılar get it out of your chest diyorlar buna. Bazı insanlarda, özellikle bazı erkeklerde bu musluk yokmuş. Dertlerini üzüntülerini kendilerine saklar sonunda da madde bağımlığı veya başka başka şekillerde aşırı uçlara kayarak üzerlerindeki baskıdan kurtulmaya çalışırlarmış. – Erkek okuyucular alınmasın, ben psikologumun yalancısıyım-

Benim test tüpümde birden çok musluk var. Sürekli açarak içeride bir barometrelik bile basınç oluşmasına izin vermiyorum. Buraya yazmak bana en iyi gelen şey.

Dün Kemal’le konuştuk. Kontratlı çalışmanın nasıl bir şey olduğundan bahsetti. Her gün işe gidip geliyorsun, sen oraya aracı bir şirket tarafından gönderilmişsin, aslında onların çalışanısın. Kendini banka personeli olarak göremiyorsun Apex sistem çalışanısın. Bir proje var, onun üzerinde çalışıyorsun ve proje Mart’ta bitiyor. Mart’ta sana teşekkür edip veda edebilirler. Ne redundancy paket ne başka bir ödeme. Öküz öldü ortaklık bozuldu! Veya 6 ay daha devam edelim birkaç iş daha var tamamlanacak diyebilirler. Devam etsen bile 6 ay sonra kendini yine eşikte bulabilirsin. Bunun performansla, bilgiyle veya başka bir şey ile ilgisi yok. Her şey proje bazlı. Normal banka çalışanından daha yüksek ücret alıyorsun çünkü sen geçicisin dolayısıyla seni bu ücretle daha fazla tutmak onların işine gelmiyor. Eğer işler çok yoluna giderse ve şans rüzgarı senden taraf eserse abi biz bankaya zaten eleman alacağız, seninle de çalıştık, gördük, seni beğendik. Eğer istersen şu pozisona şu maaşla başlamak ister misin? diye sorabilirler. Bunların hepsi varsayım. Ve bildiğimiz tek şey var önümüzdeki 1 yıl tamamen belirsizliklerle dolu.

Bu durumda son kararımız, ben işimden istifa etmiyorum. Bizim okul Aralık 8 de kapanıyor. Subat 5 te yeniden açılıyor. Okul açıldıktan 1 ay sonra Kemal’in kontratının ikinci 6 ayı başlıyor veya başlamıyor. Eğer istifa edip tası tarağı toplayıp gidersem, bir ay sonra kendimizi işsiz güçsüz sigortasız güvencesiz Allahın Milwaukee’sinde kışın karın içinde bulabiliriz. Avustralya’da hiç olmazsa sağlık ve sosyal yardım var, en kötü ihtimalle hayatta kalma şansımız Amerika’dakinden daha yüksek:) Hiç olmazsa hava soğuk değil haha:)

Şimdi yine bize hasret düştü. Çocuklara anlattık. Biz Avustralya’da baba Amerika’da yaşamaya devam edecek. İşler netleşip de kalıcı bir iş oluncaya kadar biz Amerika’ya taşınmayacağız. Şimdilik en mantıklı olanı bu.

Sizin fikirleriniz nedir bu konuda?

 

 

Kahramanın Yolculuğu

Joseph Campbell tarih boyunca yazılan, anlatılan bütün önemli masalları ve mitolojik öyküleri incelemiş ve sonunda Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı bir kitap yazmış. Bu kitaptan ilk olarak Judith Liberman sayesinde haberdar oldum. O günden beri de bu konu ile ilgili birşeyler yazma niyetindeydim. Hava sıcaklıgı dünden bu güne 24’ten 14’e düşünce, biz de gezmeye bir gün ara verelim de odada zaman geçirelim diye düşündük. Kızlar çizmeli kedi izliyorlar ben de hemen yazmaya koyuldum.

Hayatımız ancak anlatılınca anlam kazanıyor. Hepimiz varolma yolculuğumuzda farklı tecrübeler ediniyor farklı maceralar yaşıyoruz. Bu taa geçmişten beri böyle. Ancak bütün toplumlar, halklar, kültürler, efsaneler incelendiğinde yaşamın bir ritmi olduğu ve hepimizin evrensel bir döngüde ilerlediğimiz ortaya çikiyor. Bu döngüde bir çok ortak noktada buluşuyoruz. Ne tür bir hayat yaşarsak yaşayalım aslında hepimiz kendi öykümüzün kahramanıyız. Kahramanın yolculuğu ise şöyle başlıyor.

Kendi halimizde sıradan bir hayat yaşarken birşeyler oluverir ve bu bizi bir değişiklik yapmaya zorlar. Bu comfort zone’umuzdan çıkmak anlamına gelir. Bugüne kadar sahip olduğumuz beceriler ve bilgi bu yeni hayatta işe yaramayacaktır ve bu yüzden biraz çekiniriz ama öte yandan bu yeni hayat bize yeni birşeyler öğretmeyi de dönüşüm geçirmeyi de vaad eder. Tek sorun sonunu yola çikmadan asla görememizdir. Bu noktaya “the call” diyorlar. Bizi yolculuğa çıkmaya davet eden veya zorlayan böylesi bir çağrı bizi korkutabilir de heyecanlandırabilir de. Bir yandan gözlerimizi kapatıp yok saysak da mesaj durmadan kulaklarımızda çınlar ve o çağrı asla yok olmaz. Ok yaydan çıkmıştır artık. Gözümüzü nereye çevirsek onu görürüz, kapıdan kovsak bacadan girer ve sonunda düşünmekten bıkıp Ya Allah deyip yola çıkmaya karar veririz.

Bize göz kırpan yolculuğa niyet ettiğimizde artık yola çıkmış sayılırız ve geri dönüş yoktur. Bu yolda “allies” , yoldaşlarımız vardır. Bu kişilerle ya yolda karşılaşırız veya başından beri yanımızdadırlar. Bize yardımcı olurlar, destek verirler, yalnızlığımızı ve korkularımızı paylaşırlar. Bu aile, dostlar, gizemli bir obje, tanrı veya bir hayvan bile olabilir. Benim yoldaşım tabi ki Kemal ve internet üzerinden ulaştığım göç tecrübeleri olmuştu. Bu adımı atan insanlardan ilham alıp cesaretlenmiştim. Mesela Melbourne bound

  melbournebound.wordpress.com blogunu hep okurdum Avustralya’ ya taşınmadan önce.

Bu bizi 3. aşamaya getiriyor “The preparation” hazırlık. Hazirlik için Göçmen danışmanı Ebru hanıma gittik. Attığımız ilk somut adım buydu. Bilgi topladık, para biriktirdik, bizi limana bağlayan kalın iplerimizi yavaş yavaş gevşetmeye başladık. Hazırlık fiziksel, psikolojik veya ruhsal olabilir. Karar verilmiştir artık ve bilinmezliğin getireceği her ne ise ona hazırlanmaya başlar insan.

“The guardians of the treshold” eşik bekçileri sizi yolunuzdan döndürmeye çalışanlardır. Bilerek veya bilmeyerek yolunuza engel koyan, bacaklarınızın titreyerek adım atmanızı engellemeye çalışan duygular, korkular veya kişiler olabilir bunlar. İtiraf etmeliyim, Kemal’in Amerika yolculuğunda bu eşik bekçisi bendim. Doğrudan veya dolaylı her şekilde onun gitmemesi için çok çalıştım.

Eşikten geçmek (“crossing the treshold”) demek yabancı bir dünyaya doğru adım atmak demek. Burada yeni beceriler edinmenin gerekliliğinin farkına varıyoruz. Yolculuğumuz gerçek anlamda başlıyor. Uçağa binip Avustralya’ya doğru yola çıkışımız böyle bir şeydi.

Road of trails, işte bu yolda yavaştan başlıyor problemler. Kahramanımız yani siz, biz bir dizi imtihandan geçiyoruz. Gücümüz, bilgimiz, cesaretimiz, inancımız test ediliyor. Sanki hiç düze çıkamayacak gibi sıkısmış , üzülmüş ve dipte hissediyoruz kendimizi. Umudumuz tükeniyor. Çoğu kez burda olduğumu hissettim, hatta zaman zaman hala bu durağa gelip gelip gidiyorum. Herşeyi sorguladığım, pişmanlıkla dolduğum, vazgeçmeye ve pes etmeye çok yakın olduğum bir yer bu. En büyük korkularımızla yüzleştiğimiz kapkaranlık bir mağara. Burada öleceğiniz kesin. Ölsen de kalsan da hiç bir şeyin artık aynı olmayacağını biliyorsun.

Ama en güzel şey, Kurtuluş “The saving experience”. Bu hep var, kaçınılmaz bir şekilde orda duruyor. İnancınızı yitirseniz de, umudunuzu kesseniz de hep var. Ayaklarınızla yere vurup hızla yüzeye çıkıp derin bir nefes aldığınız yer burası. Bir çaresi bulunuyor, karanlık gecenin ardından gün doğuyor. Aniden birisi çıkıyor karşımıza, çok güçlü, değerli ve özel bir şey geçiyor başımızdan, elimize o zor dağı aşacak bir araç geçiyor. Bir diplomayı alıyorsun, bir sertifikayı tamamlıyorsun, yeni bir bebek giriyor hayatına, veya bir bağlantı buluyorsun. Yolculuğunun gerçek amacını gerçekleştirecek bir mucize oluyor o anda. Bazen eski seni öldürüyor ve yeni birisini yaratıyorsun küllerinden.

İşte bu bizi dönüştürüyor. “Transformation” Değişiyoruz, dönüşüyoruz, farklı bir birey oluyoruz. Büyüyüp güçleniyoruz. Bize yeni dünyayı daha iyi görüp anlayacak bir aydınlanma, bilgelik geliyor. Oraya daha iyi ayak uydurabiliyoruz, alışıyoruz. Bu dönüşüm çoğu zaman duygusal, zihinsel ve ruhsal oluyor. Artık her şeye farklı bir gözle bakıyorsunuz. Arkasından koştuğunuz şeyin aslında bir serap olduğunu ve çok daha özel bir şey keşfettiğinizin farkına varıyorsunuz. Hiç ummadığınız sevinçler yaşıyorsunuz. Değerli bir taş gibi cebimizde taşıyoruz bu bilgiyi ve yeniden yola çıkmaya hazırlanıyoruz.

Geri dönüş “return” geliyor ardından. Sıradan hayatımıza geri dönüyoruz. Ama yolculuğumuz bize öğrettikleri sayesinde dünyaya farklı bir gözle bakabiliyoruz artık.

“Sharing the gift”

Hayatımızı yeni şekliyle yaşayıp öğrendiğimiz şeyleri paylaşıyoruz diğerleriyle ta ki yeni bir çağrı gelene kadar…

Bu döngü böyle kendini tekrar edip duruyor. Çok basit ve tahmin edilebilir ama benim için anlamlı. En çok sevdiğim yanı ise tabi ki kurtuluş.

 

Bunların ışığında kendi dua koleksiyonumu oluşturdum. Kendime not olsun diye buraya yazıyorum.

Allah’ım bizi korkularımızdan arındır, hedeflerimize yaklaştır. Bize olumlu düşünceler ver, gönlümüzü, göğsümüzü aç, dillerimizi çöz dertlerimizi anlatabilelim, anlaşılabilelim. Söyleyemediğimiz ama hissettiğimiz her sıkıntıdan bizi kurtar. Göğsümüzü daraltan her şeyden kalbimizi temizle. Yapmak istediklerimizi yapmak için bize güç, imkan ve zaman ver. Emeklerimizi boşa çıkarma, isteklerimizi geri çevirme. Önümüzdeki engelleri kaldır, işimizi gücümüzü rast getir. Bize bolluk bereket yağdır.  Helalinden bereketli, bol rızklar nasip et. Senin rehberliğinde, bilgeliğinde, korumanda zihnimizi ve bedenimizi dengede tut. Bizi iyileştir, rahatlat, ferahlat. Bize sahip olduklarımızın değerini görecek göz ver. Bize sahip olduklarımızla yetinmeyi öğret, gözümüüzn önündeki güzellikleri fark etmeyi nasip et. Ruhumuzu, zihnimizi, bedenimizi dinlendir. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık, aç gözlülükten koru. Kendimizi tanımamız için bize fırsatlar ver. Bizi iyi insanlarla karşılaştır, ihtiyacı olanlara yardımcı olma imkanı ver. Kendimize ve başkalarına karşı iyimser, affedici ve dürüst olmamıza yardımcı ol.  Allah’ım bize haberlerin en güzelini gönder, üzerimize iyilik ve güzellik kondur. Avunmalığımız olsun, bize hiç ummadığımız sevinçler nasip et. Bizi vesveseden, korkudan koru. Allah’ım bize “inşallah olur” diye dua edip hayalini kurduğumuz her şeyin “çok şükür oldu” sevincini yaşat. Allah’ım hayır nerdeyse bize onu takdir ve nasib et, sonra bizi ona razı kıl. Allah’ım ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından hayırlı eyle.

Amin…

 

Bizim buralar:)

Size biraz daha bizim buralardan bilgi vereyim. Dikkat edin bizim buralar diyorum, yavaş yavaş aramızdaki buzlar eriyor yani:)

Büyük bir sinema kompleksi var. Vizyon filmerinin oynatıldığı çok sayıda büyük salonu var. All tickets sadece 3 dolar. Salı günü ise 1 bucuk dolar. Adı Marcus Value Cinemas. Ailecek Emoji filmine gittik. Çok uzun zamandır ailece bir filme gitmemiştik. Çok keyif aldık, en iyi tarafı da hepimiz için sadece 12 dolar ödemiş olmamız. (Perth te en indirimli (Optus abonelerine) bilet 9 dolar. Ortalama sinema bileti de 15 dolar.)

Bu hafta sonu Kemal ile birlikte çok iş hallettik. Ona bir oda kiraladık. Whitefish Bay denilen bir semmte. Çocuklu aile olduğumuz için nereye yerleşeceğimizi tıpkı Perth’te yaptığımız gibi okullara bakarak seçiyoruz. O mahallenin okulları iyiymiş. Kemal geçici olarak (biz gelene kadar) kendine ait banyosu tuvaleti olan bir yerde kalacak. Ev sahibi odasını kiraya veriyormuş ve kendisi sık sık seyahat ediyor ve evin diğer katında yaşıyor o yüzden umuyoruz Kemal rahat edecek.

Hayvanat bahçesine gittik. Yaprak döken ağaçlar bu mevsimde çok güzel bir renge bürünüyor. Doğası çok güzeldi. Hayvanlar Perth’tekilerden daha kara yazılıydı (Urfa deyimi yine). Yerleri dardı ve Perth’teki gibi eğitici showlar filan yoktu. Kafeslerin arkasında sanki sahipsiz kimsesiz duruyorlardı. Perth’te bakıcılar ve gönüllüler öyle iyi bakıyorlar ki hayvanlara, etkinlikler yapılıyor, gösteriler yapılıyor, hele orangutanların yerleri dünyadaki en büyük özenle yapılmış muhteşem bir yapı. Orda bir community ruhu hissediliyor. Burda ise sanki bir tane bile görevli yoktu ortalıkta. Hayvanat bahçesinin içindeki kiosklar bağımsız 3. şahıslar tarafından kiralanıyor.Mini tren, Pony binme, yüz boyama, karikatür, dondurma, teleferik  vs. hep dışarıdan gelen alakasız kişiler tarafından işletiliyor. Öyle olunca da Perth teki hayvanat bahçesinin ruhunu güzelliğini burda bulamadık.

Bugün yine bilim müzesine gittik ailecek. Kızlar Design Lab denilen bir aktivitede saatler geçirdiler. Biz de Kemal ile taşınmanın detaylarını konuştuk. Çocuklar için tam da Mr. Maker usulu bir duvar boyunca 40-50 tane çekmecenin içinde craft yapma malzemesi vardı. Masalarda masking tape, hot glue gun, zımba, makas ne ararsan var. Çocuklar bir restoran menusu gibi duzenlenmiş menüden istediklerini yapıyorlar veya tamamen yaratıcı davranıp kendi istediklerini yapabiliyorlar. İpek kendine çok süslü bir üçgen bir yastık yaptı (sonra da bana 30 dolara satmaya çalıştı) Defne ise popsticklerden bir ev yaptı. Hot glue gun ile harikalar yarattı.Geri dönüştürülebilen malzemeler ne kadar güzel bir şekilde kullanıma sunulmuş, çok beğendim. Orada çoğunluğu Hintli aileler vardı. Çocuklu, normal, birlikte aktivite yapan normal (bak yine normal dedim!) aileler görmek güzeldi.

Ordan çıkıp berbere gittik. Kemal saçını kestirdi. Sonra aldığım bir saç ürününü iade etmeye gittik. Bir saç kremi alıp kullandım, başka yerde çok daha ucuz fiyata gördüm o yüzden iade etmek istedim. Utana sıkıla kasaya yaklaştım, fiş olduktan sonra sana sordukları tek soru kredi kartına mı iade edelim nakit mi istersin? Çabucak ve sorunsuz (no fuss diyorlar burda) iademi aldım, çıktım.

Buranın en güzel yanı gece yarısına kadar veya bazen 24 saat açık dev süpermarketlerin olması. Saat 4’te veya 5’te her yer kapanacak diye telaşa girmeye gerek yok. Non-stop alışveriş, her saat her zaman her bütçeye uygun şeyler var. Yeter ki sen iste. Kapitalizmi yuvasında yaşayarak görüyoruz.

Yarın da Domes denilen bir yere gideceğiz. Botanik parkı gibi bir yermiş. Ha bu arada her ayın ilk perşembesi şehir müzesi bedava. Her ay bir gün hayvanat bahçesi bedava. Pazartesi günleri de bu botanik parkı Milwaukee residents için öğlene kadar bedava. Bazı akşamlarda sanat müzesi filan da ücretsiz. Böylece herkesin önemli yerleri bir kere görmesi en azından böyle bir imkana sahip olması hedefleniyor. İyiymiş, o da hoşuma gitti.

Buranın aktivitelerini gördükçe daha ısınıyorum buraya. Öyle ahım şahım değil ama birkaç yıl yaşanılabilir. Yaşam giderleri çok yok. Restoranlar açık, insanlar sokakta, alışveriş hep var. Perth’teki gibi insanlar kabuğuna çekilince ıssızlaşan sokaklar pek yok ama Perth’teki muhteşem plajları, elit görünümlü insanları, çocuk oyun alanlarını, yeşil konforlu parkları, açık hava barbeküsünü, piknik masalarını filan çok arıyor gözlerimiz.

 

Bizim çarıklar ve onların makosenleri

Perth’te sokaklar, yeşil alanlar ve oyun parkları insanları dışarıda zaman geçirmeye davet eder gibi temiz bakımlı ve donanımlı. Burada sokakta gezen dolaşan insan görmek o kadar zor ki, arabasız hiç kimse yok gibi. Geçen gün otobüse binip şehir merkezindeki Discovery World (bilim müzesine) gittik çocuklarla.

Otobüs güzel ve bakımlı semtlerden de geçti, o kadar iyi görünmeyen semtlerden de. Yaklaşık 1 saat sürdü yolculuğumuz. Sonraki günlerde de otobüse binip gideceğimiz yerlere gittik. Otobüs ile seyahat Milwaukee de halkın içine karışmak için iyi bir yöntem sanırım. En arkada oturup gelene gidene bakıp ortamı tanımaya ve anlamaya çalışmama yardımcı oluyor.

Değişik değişik tipler binip binip indiler. Hani hayatımı anlatsam roman olur derler ya bazen, eminim bu gördüğüm tiplerin her birinden bayağı çok ciltlik kitaplar çikardı. Annemin bizi büyütme şekli geldi aklıma. Siyah giyme toz olur, beyaz giyme soz olur… Göze batma, ayıp, o çok abartılı, iddialı, vs. vs. Burada karşıma çıkan insanlar uçmuş!!! Kemal ile konuştuğumda burası Amerika, burda farklı olmak veya farklı görünmek problem değil, hatta bazen özellikle farklı olmak için böyle yapıyorlar, dedi. Gördüğüm tiplerin bazılarını size tarif etmeye çalışayım:

Kütüphanenin otoparkında arabasının tamponunu koli bandı ile tutturmuş, arabasının içi süpermarket broşürleri ile tıka basa (evet tıka basa!!!!) dolu saçı başı perişan bir 55-60 yaşlarında bir amca gördüm.  Sadece ön camının arkasında aynı broşürden yaklaşık 20 tane filan vardı.

Otobüse bir amca bindi, safran sarısı bir pijama üzerine aynı renkten ama çok daha parlak lame havalı bir kazak, kafada fötr şapka, kulakta kulaklık, müziğin ritmine kendini kaptırmış, adeta dans edercesine yürüyor…

Kaldığımız otelin otoparkında bir araba gördüm, steyşın vagon. Camların tepesine kadar naylon poşetlerle dolu. İçinde 3-4 parça (büyük ihtimalle) kıyafet olduğunu düşündüğüm ağzı bağlı naylon poşetler resmen arabayı tapa gibi doldurmuş. Ben deyim 100 siz deyin 200 naylon poşet dolusu eşya, arabada birbirinin üzerine dizilmiş. Ben arabaya hayretle bakarken karşıdan arabanın sahibi geldi, yaşlı, saçları bembeyaz tonton bir teyze, elinde poşetler taşıyordu arabaya. Çabucak selam verip yolumuza devam ettik…

Dün odaya girerken karşımızdaki odadan konuşmalar ve çocuk sesleri duydum. Ah bak ne güzel onlar da çocuklu bir aile. Keşke çağırabilsem de bizim kızlarla oynasalar diye aklımdan geçirdim. Geceleyin saat 3 gibi bağrışmalar duydum koridorda. Sesinden bir ergen olduğunu çikardığım bir erkek, you are all f…g    a….s. Mother of the year!!!! Welcome to homeless life!!! diye avaz avaz bağırarak kapıyı çarptı ve çıktı. Yine gece birileri geldi gitti. Bir kıropıro koptu!! (Bu söz Urfalıca)

 

Sokakta bir erkek yürüyor hani alttan bağlanan jimnastik mayoları vardır ya öyle bir şey giymiş belinin yanları açık, altına da düşük bel bir pijama. Şaka mı normal mi anlayamıyorsun. Yine başka bir adam, pantolunu düşük bel olmaktan çıkmış, bildigin bacaklarında sürüyor, boxerı görünüyor… Öte yandan simetriyi abartmış, cetvelle çizilmiş gibi bir takım elbise giymiş, gömlek pantolon, kıravat jilet gibi, kravat iğnesi takmış, saçı bir telin bile aykırı davranmasına izin verilmeyecek şekilde taranmış ve jölelenmiş, yüzünde garip bir gülümeseme ile dimdik robot gibi yürüyen başka birisi. Normal olmayacak kadar neat, anormal olamayacak kadar bakımlı, elinde bazı belgeler var, oturup onları okuyor filan. Müzede cansız mankenlerden oluşan gerçekçi diaromaların arasında geziyoruz, ortam loş, ışıklar sarı ve kimi yerlerde oldukça karanlık. Aniden oldukça yüksek desibelli bir bağırış ve çığlık, İpek ile Defne yerlerinden sıçrayarak bana sarılıyorlar, benim de ödüm patlıyor. Karanlığın içinden tekerlekli sandalyede bakıcısının ittiği zihinsel engelli bir kadını görüyorsun. Bu kadına müze gezimiz boyunca 3-4 kere rastladık. Sonra çığlıklarından korkmamaya başladık ama ani olması biraz fenaydı.

Bilim müzesine gittik, görevli kenarda korkulukların üzerine oturmuş, gözlerini bir noktaya dikmiş, heykel mi canlı mı belli değil. Giriş kapalı, bant çekilmiş. Biz ona doğru yaklaşıp soru sorma niyetimizi belli edince adamda hafif bir kıpırdanma oldu. Adama sordum açık mı diye, yes dedi. Girebilir miyiz dedim, no dedi. Çocuklar girebilir mi dedim, yes dedi. Sonra ben de girebilir miyim dedim, yes dedi. ama bunları yüzünde hiç bir ifade olmadan sanki bir rüyadaymış gibi, veya hipnotize olmuş gibi söylüyor. Kımıldamadan. mimiksiz öylece robot gibi duruyor bir de. Ben dumur oldum, bu ne diyorum kendi kendime. Sonra gözümüze virtual reality gözlüklerini taktı, reef mi istersin bilmem başka başka birşeyler söyledi ama hiç bir şey anlamadım, bir tek reef anladım, Reef olsun dedim, o dünyayı açtı gözlükte. Allahtan normal görünümlü ve davranışlı başka bir görevli de vardı da virtual reality gözlüğünü takabildim, yoksa gözlerimi bir an bile kapatamazdım.

Kıyafete, saça hiç değinmiyorum bile. Renkler, modeler, ölçüler sınırsız.Çko zayıf birisi kendinden 5 beden büyük bir şey de giyebiliyor, kilolu birisi 5 beden küçük bir şeyi de içine sığabilmişse eğer giyebiliyor.

Şimdiye kadar geçirdiğimiz bu 2 haftada normal görünen kişilere, normalce gülümseyen, selam veren, cevap veren kişilere nadir bir çiçeğe baktığım gibi hayranlık ve sevgiyle bakıyorum.

 

Yıllar önce depresyona girdiğimde gittiğim doktor bana beynimdeki şemalarla ilgili birşeyler anlatmıştı. Doğduğum andan itibaren bana işlenen, öğretilen, bazen dayatılan kurallar zamanla benim gerçekliğim haline geliyormuş. Mesela sigara içmek sağlığa zararlıdır diye öğreniyorum ama bir gün sigara içmeye başladığımda kendimle, bildiklerimle çelişiyor ve huzursuzluk yaşıyormuşum. Bu süreci bir kere yaşadım. Kendi doğrularımla yabancı bir kültürde yaşamak birbirine uymayan, doğru düzgün oturmayan dişlilerle bir çarkı döndürmeye benziyor, verimsiz ve anlamsız. Zamanla (5 yıl içinde) bu duygularla baş ederek bir ölçüde Avustralya’ya alıştım.  Şimdi aynı tuzağa düşmemek için çok daha dikkatli olmalıyım.

Kendime soruyorum. Normal olan ne? Kim belirledi normal olanı? Dünyada tek bir normal mi var? Tam olarak ne zaman normal olan şeyler listesi oluştu beynimde? Nerde öğrendim normali? Çocukluğumun sigara dumanı ile sislenmiş kabul günlerindeki tombul teyzelerden mi kaptım normal şeylerin ne olduğunu? Yoksa çamaşırların yenilerini öne eskilerini arkaya serip şaşırtmaca yapan kapı komşumuzdan mı? Belki de serviste yerini bana verip centilmenlik gösteren ama eve gidince karısını tekme tokat döven öğretmen arkadaşımdan öğrendim normalin ne olduğunu?

Küçükken oyunlarda peynir ekmek yaparlardı beni. Yani etkisiz eleman. Mesela yakan topta ortada gezinip dururdum, hiç bir takıma ait değildim, top bana değse de çıkmazdım, topu yakalasam da puan kazandırmazdım kimseye, peynir ekmektim yani… Belli belirsiz bir göz kırpma veya dil çıkartma ile karar verilirdi ve ben kandırılırdım. Herkesin bildiği ama benim farkında olmadığım hileli bir oyunda kazanmak için çabalayıp dururdum. Bir de paşa çayı vardır hani, içenin kendini büyük sandığı ama içtiğinin aslında musluktan üzeri doldurulmuş tatsız bir bardak su olduğunu ancak büyüyünce öğrendiği o sarımtrak çay.

Bunları niye yazıyorum? Çünkü 37 yıl sonra anladım ki, benim normal bildiğim şey aslında bir kandırmaca. Bu dünyada normal diye bir şey yok. Hepimiz anormaliz ama farklı biçimlerde. Göründüğümüz ile olduğumuz kişi arasındaki fark ne kadar büyükse yalanımız da o kadar büyük oluyor. Buradaki insanlar nasil hissediyorlarsa öyle giyiniyorlar, öyle konuşuyorlar, öyle yaşıyorlar. Doğadaki parlak renkli kurbağalar gibi, bana bulaşma zehirliyim diyorlar! Biz ise -miş gibi yapıyoruz. Otobüste anlayışlı ve esnek biriymiş gibi görgülü nezaketli davranıp, sahteden gülümseyip arkadan bloga yazıyorum gerçek düşüncelerimi.Kaba olmamak adına gerçek düşüncelerimi saklıyor, insanları kandırıyorum.

”Komşun hakkında hüküm vermeden önce iki ay onun makosenleriyle yürü” diye bir kızıl derili sözü vardır. Teyzem hep bu söz ile dalga geçer ‘makosen’ kelimesini farklı cümlelerde kullanarak kendi atasözlerini yaratır bizi güldürürdü. Dün gittiğim müzede gerçek kızılderili makosenleri gördüm ve bu söz yeniden aklıma geldi. Benim başkalarını yargılamaya hakkım yok. Arabasına poşet taşıyan teyze belki ağır bavul kaldıramıyordur ve her şeyini böyle poşetlere koymak zorunda kalmıştır veya sadece bavul alacak parası yoktur. Süpermarket broşürü toplayan amcanın kendince bir sebebi vardır. Hepimizin takıntıları var, ben de mesela parfüm tester kağıtlarını toplamayı seviyorum. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin veya nasıl davranırsa davransın kimseyi yargılamaya ve küçük görmeye hakkım yok. Karşılaştırma yaparken aslında duygu katmadan bakmayı öğrenmeliyim. Güven problemim olduğu için korkularım bu insanlara bakışımı şekillendiriyor. Bir gün ben de evsiz kalırsam diye ödüm patlıyor. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Bir arkadaşla konuştum, buraya gelince yaşlı bakım evlerinde gönüllü hizmeti vermeyi istiyorum. Hayatın her çeşit parkurunda koşan insanlarla barış, sevgi ve saygı içinde yaşamayı öğrendiğim gün huzur benim olacak. Bana şaka gibi görünen bu insanlar belki de benden daha gerçek ve asildirlar. Yargılamaya bir son vermeli, hiç bir olguya iyi veya kötü etiketini yapıştırmadan nötr bakmayı öğrenmeliyim.

Benim gerçeklerimden farklı, benim yaşadıklarımdan gördüklerimden başka türlü bir hayat var burda. Eğer kalkıp buraya taşınmayı seçmişsem kimseyi saçıyla başıyla yargılamadan kendi işime bakmalıyım.

Şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsini silesim var ama son 3 saattir bununla uğraştığım için elim silme tuşuna gitmiyor. Neyse kalsın!